16 Temmuz 2014 Çarşamba

LİBERALİZMİN SONU VE KAPİTALİST EMPERYALİZM

Kapitalist Emperyalizm

California Üniversitesi tarih prefösörü Geoffrey Barraclough,emperyalizmi 1970 yılında şöyle tarif ediyor: “Yeni Emperyalizm, 19.yüzyılın son yirmi yılına hırslı, yabani ve saldırgan damgasını vuruyor; dünya yeni bir tarihsel aşamanın eşiğine adımını atıyordu. Asya, Afrika ve Latin Amerika’nın gelişmemiş ulusları, -ya da henüz uluslaşmamış halk toplulukları- korkunç ya da güleryüzlü sert ya da yumuşak ama her zaman saldırgan ve çıkarcı ‘Yeni Emperyalizmin’ ağındaydı artık. Ne var ki bu yeni aşama karşıtını da birlikte getirmişti. Dünya yüzünde emperyalizme karşı yapılmış ve yapılacak en güçlü silah, ulusçuluk 20.yüzyıla biçim vermeye başlamıştı.”1
İngiliz iktisatçısı J.A.Hobson’ın 1902 yılında yazdığı Emperyalizm adlı kitabında yaptığı tanım: “Emperyalizm, sermaye yatırımları için kâr kapılarını arama savaşıdır” biçimindedir.2
Amerikalı ekonomist Harry Mogdoff ise emperyalizmi: “Birçok firmanın birbirleriyle rekabet ettiği ekonomik yapının yerini, her endüstri dalında bir avuç dev tekelin birbirleriyle rekabet ettiği bir ekonomik yapı”3 olarak tanımlamıştır.
Konuyla ilgili en özlü araştırma ve açıklamayı, 1916 yılında yazdığıEmperyalizm adlı kitabıyla Lenin yapmıştır. O’na göre: “Emperyalizm, tekellerin ve mali sermaye egemenliğinin kurulduğu, sermaye dış satımının birinci planda önem kazandığı; dünyanın uluslararası tekeller arasında paylaşımının başlamış olduğu ve dünyadaki bütün toprakların en büyük kapitalist ülkeler arasında bölüşümünün tamamlanmış bulunduğu bir gelişme evresine ulaşmış kapitalizmdir.”4

Kapitalizm Öncesi Emperyalizm

Emperyalizm yalnızca 20.yüzyılda ortaya çıkmadı. “Sömürge politikası da, emperyalizm de, kapitalizmin çağdaş döneminden, hatta kapitalizmden önce vardı. Kölelik üstüne kurulu bulunan Roma, bir sömürge politikası izliyor ve emperyalizmi uyguluyordu.”5
Tarihsel anlamıyla emperyalizm, bir devletin başka bir devlet ya da devletler topluluğu üzerinde siyasi, ekonomik, askeri, mali ve kültürel egemenlik kurmasıdır. 20. yüzyıl emperyalizmi ise, var olan üretim biçimi üzerinde yükselen ve yoğunlaşarak süren Kapitalist Emperyalizmdir.

Liberalizmin Sonu

Tanımların tümüne katılmak olanaklı. Tanımların dışında dikkat edilmesi gereken temel özellik, kapitalizmin liberal döneminin 19.yüzyıl sonunda kapanarak, tekelci yeni bir dönemin başlamasıdır.
Tarih sahnesine devrimci bir sınıf olarak çıkan kentsoyluluk (burjuvazi) yaklaşık 500 yıllık bir süreçten geçerek, manüfaktür üretiminden büyük sanayi üretimine ulaşmış ve bu süreç insanlık tarihinde önemli gelişmelerin gerçekleştiği bir dönem olmuştur. Serbest rekabetin itici gücü ve üretimin devrimci niteliği bu dönemde; yeni buluşların, bilimsel ilerlemenin olağanüstü boyutta artmasını sağlamıştır.
19.Yüzyılda hemen her iş kolunda ortaya çıkmaya başlayan tekelleşme eğilimi, rekabetin yarattığı serbestlik ortamını ve bu ortamın getirdiği politik kurumları ortadan kaldırmaya ya da yozlaştırmaya başladı. Toplumsal yaşamın biçimlenmesi tekel gereksinimlerine, bilimsel gelişme tekel kazancına bağımlı duruma geldi. Fiyatları artık, serbest piyasa koşullarında oluşan gerçek değerler değil, yüksek kazanç içeren tekel kararları belirliyordu. Üretimin doğal gelişimine uygun düşmeyen tekel kârı artık, ekonomik ve politik alanda her türlü geriliğin kaynağı olmuştu. Serbest piyasada rekabetin yerini “güce dayalı ilişkiler” almış; aracılıktanıtımcılıklobicilik ve siyasi nüfuzun geçerli olduğu piyasada mali sermaye (finans kapital) başlı başına büyük bir güç olmuştu.

20.Yüzyıla Girerken

Sanayileşmiş ülkeler 20.yüzyıla, iç pazarları doyuma ulaşmış olarak girdiler. Durmadan artmak zorunda olan üretim yeni pazarları, biriken sermaye de yeni yatırım alanlarını gerekli kılıyordu. Uluslararası gerilimlerin kaynağını bu gereklilik oluşturdu. Askeri çatışmaya varan bir dizi uzlaşmaz çelişki ortaya çıktı. Pazar gereksinimi büyük devletler için varlık koşulu haline geldi.

Kaçınılmaz Sonuç: Çatışma

Almanya’nın 1850-1913 arasında sağladığı gelişme olağanüstüydü. Hem tarım ve hem de sanayide güçlü bir korumacı ticaret politikası benimseyen Almanya’da, bu dönemde iç üretim yüzde 500, adam başına üretim yüzde 250 artmış; 1871 ile 1913 arasında kömür üretimi 29,4 milyon tondan 191,5 milyon tona çıkmıştı. 1910 da Almanya demir ve çelik üretiminde İngiltere’yi geride bırakmıştı. Kimya, elektrik ve optik aletler alanında Alman firmaları, İngiliz, Fransız ve ABD firmalarına dünya çapında meydan okuyordu.6
Benzer gelişmeler ABD ve Japonya’da da yaşandı. ABD, 19.yüzyıl ortalarından sonraki atılımlarıyla büyük bir sanayi ve mali güce ulaşmıştı. Bu güce yeterli gelecek pazar genişliği ancak 20. yüzyılın ortasındaki 2.Dünya savaşından sonra sağlanacaktır.
ABD Başkanı Eisenhower 20 Ocak 1953 günü başkanlığının ilk konuşmasında; “... Hür dünya halklarına yalnızca soylu bir düşünce ile değil, fakat bir zorunluluk gereği bağımlı olduğumuzu biliyoruz. Hiçbir hür halk, kendisini ekonomik olarak tecrit ederek sahip olduğu herhangi bir avantajını uzun süre devam ettiremez ya da güvenlik içinde olamaz. Bütün üstünlüğümüze rağmen, çiftliklerimizin ve fabrikalarımızın artı üretimleri için dünya pazarlarına ihtiyaç duymaktayız; ve bu çiftlikler, fabrikalar için uzak ülkelerden hayati maddeler, ürünler getirtmek zorundayız.”diyordu.7
Gelişmiş ülkelerde artan sermaye birikimi, yaratılmış ulusal varsıllık olarak, ülke insanlarının yaşam düzeylerinin arttırılması için kullanılmadı. Böyle bir uygulama sermaye sahiplerinin kazançlarını düşürmüş olacaktı. Bu nedenle biriken sermaye, yatırım olarak kâr oranlarının yüksek, ücretlerin düşük olduğu, alt yapıya sahip azgelişmiş ülkelere gitti.

Mali Sermayenin Artan Gücü

Mali sermaye, (finans kapital) ekonomik ve uluslararası ilişkilerde son derece etkili bir güçtür. Politik anlamda bağımsızlığa sahip devletlere bile boyun eğdirilebilir. Ekonomik alanda başlayan ilişkiler hızla siyasi düzeye çıkar ve bağımsız ülkeler yarı-bağımlı ya da yarı-sömürge ülke durumuna gelir. Dünyanın paylaşılmış olduğu bir çağda özellikle mali sermaye çağında, yarı-bağımlı ülkeleri ele geçirmek için yapılan savaşım sertleşir ve askeri boyut kazanır.
Mali sermaye işlemleri, toplam sermaye dışsatımında giderek daha çok paya sahip oldu. Devletler ve kurumlar arası borçlanma, banka kredileri, borsa ve kıymetli kağıt işlemleri, büyük artış gösterdi. Üretim dışı bu tür gelir kaynakları, ilerlemedeki itici öğeleri yok etti ve geçmişin liberal demokratları, tekelci oligarklar haline geldi.
Lenin, bu olguyu şöyle dile getirecektir: “‘Kestikleri kuponlarla’ yaşıyan herhangi bir girişimin çalışmasına katılmayan, meslekleri işsizlik olan adamlar tabakasının, başka bir deyişle rantiye sınıfının olaganüstü bir biçimde büyümesi bundandır. Emperyalizmin en esaslı temellerinden biri olan sermaye ihracı, rantiye tabakasının üretimden kopuşunu daha da arttırır ve hepsine birden deniz aşırı ülkelerle sömürgelerin emeğini sömürerek yaşıyan asalak damgasını vurur.”8


Para Satma

Mali sermayenin tatlı kârı rantiye sınıfını, üretimin “sıkıcı” sorunlarından kurtararak kolay para kazanmanın yoluna sokar. Borç verme ya da para satma, borç verilen ülkede o ülkenin alım gücünü geçici de olsa yükselttiği için sermaye dışsatımı mal talebini arttırır. Bu nedenle, rantiyeciler mal dışsatımına da karışır kendilerinin vazgeçilmez olduğuna inanır. Sahip olduğu büyük para kaynağını gerek kendi ülkesinde gerekse dış ülkelerde etkili olma aracı olarak kullanır. Bankalar, yatırım yapanlara sermaye sağlayan basit aracılar olmaktan çıkarak, toplumun her alanında söz sahibi büyük güçler haline gelir.
Mali sermaye etkinliği 20.yüzyılın başlarında oluşmaya başlamıştı. Bu etkinlik, varlığını egemenliğe dönüştürerek bugün de sürmektedir. Bilgisayarlar ve görkemli iletişim ağıyla sürdürülen günümüz mali sermaye işleyişinin, 1915’deki işleyişten küresel yoğunluk dışında bir ayrımı yoktur. 1915 yılında“rantiyelerin elde ettiği gelir, o günlerin en büyük ticaret ülkesi olan İngiltere’nin tüm dış ticaret gelirlerinden beş kat daha çoktu. ‘Rantiye devlet’ ya da ‘tefeci devlet’ kavramı emperyalizmi işleyen ekonomi literatüründe sık sık kullanılan bir deyim olmuştur. Dünya bir avuç tefeci devlete ve bir borçlu devletler çoğunluğuna bölünmüş bulunmaktadır.”9

Emperyalizmin Dünü Bugünü

Devletler arasındaki ilişki 20.yüzyıl başındaki biçimiyle sürmektedir. Ayrıca, mali sermaye etkinliklerindeki artış, üretime ayrılan sermaye paylarının azalmasına ve büyük boyutlu akçalı kaynağın banka ve borsa kasalarına akmasına yol açmaktadır. Rantiye devlet, bugün artık herhalde daha iyi anlaşılır bir tanım haline gelmiştir.
Yabancı ülkelere yatırılan sermaye tutarı 1872-1914 arasında hızlı bir artış gösterdi. İngiltere’nin 1872 de sermaye ihracı 15 milyar frank iken 1914 yılında 100 milyar franka çıktı. Aynı artış, Fransa için 10 milyar franktan 60 milyar franka, Almanya için sıfırdan, 44 milyar franka ulaşmıştı.10
Sermaye dışsatımının bugünkü boyutu ise bunların çok üzerindedir. 1980’lerde belli başlı borsaların işlem hacmi her yıl yüzde 300 arttı. Hisse senedi piyasalarının GSMH’ya oranı 1980’lerde ABD de yüzde 9’dan yüzde 93’e, Japonya’da ise yüzde 7’den yüzde 119’a yükseldi. Spekülatif para piyasasının global hacmi 1992 de 4 trilyon dolardan, 1994 de 20 trilyon dolara çıktı.11

Küreselleşme Yeni mi

Uluslararası sermaye dolaşımına ve bu dolaşımın sonuçlarına küreselleşme adı yeni takıldı. Oysa küreselleşmenin yüzyıllık bir geçmişi var. Bu olayın gerçek boyutu, nedenleri ve doğuracağı sonuçlar 20.yüzyıl başından beri yoğun olarak tartışılıyor. Yüzyıl öncesindeki saptamalarla günümüzdekiler arasında büyük benzerlikler var. Mali-sermayenin küresel dolaşımını gerekli kılan nedenler hala sürüyor. 1899 ile 1999 arasında niceliksel büyümeden başka niteliksel bir ayrım yok.
1916 yılında Lenin, sermaye dışsatımı konusunda şunları yazıyordu: “Geri kalmış ülkelerde kâr her zaman yüksektir; çünkü buralarda sermaye kıt, toprak fiyatları düşük, ücretler az, hammadde ucuzdur. Sermaye ihracı imkanı bir kısım geri kalmış ülkenin öteden beri dünya kapitalist çarkına kapılmış olmasından ileri gelmektedir; bu ülkelerde büyük demir yolları yapılmış ya da yapılmak üzeredir, sınayi gelişmenin gerektirdiği ilk şartlar yaratılmış bulunmaktadır.”12

Nitelik Değişmiyor

Dünün demiryolu ve telgraf yatırımlarına yönelik koşullu devlet kredilerinin yerini, bu gün Dünya Bankası kredileri aldı. Hammaddeye yakın olmaktaşıma giderlerinden kurtulmakucuz iş gücünden yararlanmak sermaye göçünün hala değişmeyen gerekçeleridir. Çevre kirliliğinden kurtulmak tek yeni yaklaşım.
Azgelişmiş ülkelerde kazanç oranı bugün de yüksek. Sermayenin dünya dolaşımında dünden bugüne niteliksel bir değişiklik yok. Değişim, yalnızca yeni araç ve yoğunluk artışlarında. 1902 yılında yabancı ülkelere gönderilen sermayenin tümü (akçalı yatırımlar dahil) tüm dünyada 106,5 milyar frank (5.41 milyar dolar)13 iken, 1950 yılında yalnızca üretim alanlarında 3.831 milyar dolar, 1966 yılında ise 22.050 milyar dolar oldu.14 1990’ların başında ise, sermaye piyasalarındaki para miktarı yıllık 338 milyar dolara, dünya ticaretindeki tutar ise 3 trilyon dolara çıkmıştı.15

Askeri Güce Duyulan Gereksinim

Uzak ülkelere yatırılan sermayenin korunması sorunu, gelişmiş ülke devletlerinin ana görevi durumundadır. Hükümet yetkilileri, sosyal güvenlik fonlarından cesur kısıntılar yapar ancak dev boyutlu askeri giderlere dokunmaz.
Askeri güce ve bu gücün uluslararası devinim yeteneğine duyulan gereksinim, yeni ekonomik ve siyasi egemenlik alanları elde etmekle sınırlı değildir. Ele geçirilen alanlarla bu alanlara yatırılan sermayenin korunması ve“düzenin sağlanması” için de askeri güç gereklidir. Uluslararası düzeyde yerleşik güç durumuna gelen askeri örgütlenme, dünyayı sürekli bir biçimde gerilim içinde tutar. Yarı-sömürge ülkelere karşı uygulanan baskı ve denetim, yatırılan sermaye oranında artar. ABD 1899’da İspanya’yı yenip Hawai, Filipinler ve Guam’ı, bölgede pasifik bir güç oluşturacak biçimde elegeçirdi ve hemen yeni‘mülklerini’ korumak amacıyla deniz kuvvetlerini geliştirecek bir izlence yürürlüğe koydu. ABD deniz kuvvetleri 1901 yılında dünyanın en büyük beşinci donanmasına sahipken, 1909 da İngiltere’nin ardından en büyük ikinci donanmaya sahip oldu.16
Ülkeler ve bölgeler için sıkça yinelenen ‘istikrar’ istekleri gerçekte, yatırımların ve elde edilen yüksek kazancın ‘istikrarlı’ biçimde sürmesini sağlanmasıdır. Bu eğilime uyum göstermeyen bağımsızlığına duyarlı ülkeler,‘istikrarlı’ ülke sayılmaz ve buralarda, ‘istikrarın’ sağlanması için“istikrarsızlaştırma” eylemlerine girişilir. Politik etkinlikborçlandırmaiç çatışmalarve ekonomik denetim, bu işin en etkili yöntemleridir.
Kaynak; Kuramsal Aktarim ve Metin Aydogan sitesi

3 Temmuz 2014 Perşembe

TÜRKİYE YÖNÜNÜ ARIYOR -- Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN



Türkiye Cumhuriyeti kendisini yönetecek bir başkanı aylardır ararken,  geçen haftalarda bir düşünce platformunda Türkiye’nin yönü tartışma masasının üzerine konuldu. Son yıllarda siyasetin içine iyice girmiş olan bir dini cemaatın önde gelen temsilcilerinin yönetiminde, Türkiye’nin önde gelen İslamcı, gayrimüslim, ateist,  liberal, küreselci, etnikçi, ayrılıkçı, bölücü, batıcı ve mandacı kesimlerinin içinden gelen bazı temsilciler, bir hafta sonunda Karadeniz kıyısındaki bir sahil kasabasında bir araya gelerek,  Türkiye Cumhuriyetinin yirmi birinci yüzyılda nereye gideceğini ve nasıl bir yöne doğru ilerleyeceğini kendi aralarında ele alarak bir sonuca varmaya çalışmışlardır. Ulusal Kurtuluş Savaşının bir kazanımı olarak öncü kadro tarafından kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyetinden yana olan ve Atatürk’ün devlet modelini antiemperyalist bir çizgide savunan millici, milliyetçi, ulusalcı, cumhuriyetçi ve antiemperyalist Atatürkçü kesimleri dışlayarak, düzenlenen bu toplantıda, gene çeyrek asırlık küreselleşme döneminin neoliberal düşünce kalıpları öne sürülmüş, büyük patronların hoşuna giden teslimiyetçi şarkılar söylenmiş ve küresel sermaye imparatorluğunun çıkarları doğrultusunda, Türk ulusunun cumhuriyet devletine bir gelecek çizgisi belirlenmeye çalışılmıştır. Finans kapitalin tosunları ile cami cemaatinin giderek kapitalistleşen temsilcileri,  küresel emperyalizmin zorla empoze ettiği ortak düşünceleri dışarıdan güdümlü manüplasyon senaryoları doğrultusunda birlikte ele alarak görüşmüşler ve Türk devletine bir yön çizmeye çalışmışlardır.


         Türkiye’nin hem geleceği hem de yönü bütün Türk vatandaşlarını yakından ilgilendiren yaşamsal bir konudur. Bu yüzden belirli toplum kesimlerinin,  bir takım zirve toplantıları yaparak bütünüyle Türk ulusunun ve devletinin geleceğine el koymaları ya da yönlendirmeleri, bağımsız bir devlet düzeni açısından mümkün değildir. İç ve dış bazı çıkar çevrelerini temsil ederek bu gibi bilimsellik ya da siyasal plancılık görünümündeki girişimlerin ülkeye yarar sağlamaktan çok kafa karışıklığı yaratarak zarar verdiği görülebilmektedir. Daha çok İstanbul merkezli kadroların bu gibi toplantılarda boy göstermeleri, finans kapitalin medyası tarafından da desteklenince,  ülke kamuoyu açısından yönlendirici olmakta ve Türk toplumunun gerçek temsilcisi olan Türk vatandaşlarının görüş ve düşünceleri dışlanarak, Türkiye bir yerlere doğru çekilmek ya da, batılı emperyalist devletlerin çıkarları doğrultusunda yarı sömürgeci bir çıkmaza doğru sürüklenmektedir. Küreselleşme süreci ile birlikte içine girilen zaman dilimi içerisinde,  Türk halkına, vatandaşlara ya da ulusal kamuoyuna bakmadan birbiri ardı sıra düzenlenen seminer ya da sempozyum görünümlü toplantılar, bütün ülkelerde olduğu gibi dışarıdan empoze edilen fikir ve planlar doğrultusunda belirleyici olmaya çalışmaktadırlar. Yirmi birinci yüzyılın ilk yılları geride kalırken ve bu yüzyılın içine doğru daha hızlı bir tempo ile girilirken, bütün dünya ülkelerine değişim görünümü altında ciddi dönüşüm programları zorla dayatılmaktadır. Uluslararası tekelci şirketlerin çıkarları doğrultusunda dünya halklarına ve devletlerine dayatılan plan ve programlar çerçevesinde, her ülkenin yapısal düzeni köklü değişikliklere doğru iteklenirken, bu gibi dayatmalardan Türkiye Cumhuriyeti de payına düşenleri almaktadır. Türk devletinin varlığını bir türlü içine sindiremeyen, kurucu önder Atatürk’ten gelen devlet modelini kendi çıkarları açısından kabul edemeyen iç ve dış çıkar çevreleri, Türklerin anavatanını kendi çıkarlarına uygun bir çizgiye çekebilmek üzere, küresel emperyalizmin mandacılığına soyunabilmektedirler. Mandacılık beraberinde taşeronluğu da bir misyon olarak gündeme getirince, Türklerin tam bağımsız devlet düzenini, çağdaş cumhuriyetini, laik ve üniter ulusal devlet yapısını demokrasi adına değiştirmeye çalışmaktadırlar. Var olan düzen ile sorunu olan kesimler, Atatürk ile cumhuriyet karşıtlığında birleşerek, Türklerin ülkesine yeni yönler vermeye çalışmaktadırlar.

         Amerikan emperyalizminin “Yeni Türkiye Cumhuriyeti“ tanımlamasına uygun bir doğrultuda İslamcı çizgiyi benimsemiş olan katılımcılar, devletin laik modeline karşı çizgide birleşirlerken, Türkiye’nin yönünü kaybettiğini, bu yüzden ciddi bir yönsüzlük sıkıntısı çektiğini,  ülkenin yönünü yitirmesiyle birlikte de, Türk ulusu ve devleti için geleceğe dönük ciddi bir yön krizinin ortaya çıktığı konusunda aralarında yapmış oldukları tartışmalar basın organlarına yansımıştır. Dünyanın merkezi coğrafyasının tam ortasında yer alan merkezi ülke Türkiye Cumhuriyetini, batı ile doğu arasında bir yerlerde kalmış önemsiz bir ülke gibi göstermeye çalışan küreselci neoliberaller, Türkiye için yeni bir tanımlama getirerek, Türk devletini batılı olmayan doğulu ya da doğulu olmayan batılı gibi bir çelişkili yaklaşım içerisinde, yeni bir tanım geliştirerek açıklamaya çalışmışlardır. Türkiye Cumhuriyetini doğu ile batı arasında yer alan merkezi bir devlet ya da ülke olarak, daha düzgün ve kalıcı bir biçimde tanımlamaya yanaşmayan zirve katılımcıları,  eskiden olduğu gibi bugün de Türk devletini merkezi bir güç olarak görmekten ya da tanımlamaktan kaçınmışlardır. Bu kesimlerin öncelikle bilmeleri gereken jeopolitik gerçeklik,  Türk devletinin doğu ve batı arasında yer alan merkezi bir güç ya da ülke olduğudur. Batı merkezli bir kafa yapısı ile hareket eden katılımcı kesimlerin,  akıllarının Türkiye’yi bir merkez ülke olarak kavramakta zorlandığı görülmüştür. Yuvarlak yerküre düzeni içerisinde kendisini batının emperyal devletlerine yakın bir konuma yönlendiren mandacı kesimlerin, jeopolitik biliminin ortaya koymuş olduğu en büyük gerçeklik olarak, Türkiye’nin merkezi konumunu görebilmekte zorlandıkları anlaşılmıştır. Batılı ülkelerde yetişen aydınların ya da bilim adamlarının batı merkezli düşünceden kurtulamadıkları için, bir türlü Türkiye’yi merkez olarak göremedikleri ve bu yüzden de çok ciddi politik hatalara sürüklendikleri, yıllardır ortaya çıkan örnekler ile anlaşılmıştır.

         Batıcı kafa yapısı ile hareket eden katılımcıların çoğunluğu, Türkiye’nin batı bloku ile ters düşmesinden çok rahatsız olduklarını dile getirmişler, Türk dış politikasının batı çizgisinden uzaklaşması yüzünden Türkiye Cumhuriyetinin son dönemlerde bir yön krizi içine düştüğünü ileri sürmüşlerdir. Orta Doğu bölgesine demokrasi getirme gerekçesi ile giren batı emperyalizminin, bu bölgeye uzun süren bir terör ve savaş çıkmazı getirdiğini görmezden gelmişlerdir. Türkiye’nin Arap coğrafyasında ortaya çıkan demokrasi taleplerinin karşılanmasında batı bloklunun dışına çıkarak daha bağımsız bir çizgi izlemesi, batıcı kesimlerde kuşku yaratmış, Türk devletinin bu yüzden içinde bulunduğu coğrafya da yalnızlığa sürüklendiği ifade edilmiştir. Büyük Orta Doğu Projesinin iktidara getirdiği hükümetin,  komşularla sıfır sorun sloganı ile işe girişirken,  komşularla sayısız soruna sürüklenmesi ele alınarak eleştirilmiş ve bu doğrultuda Türkiye’nin batı blokundan ayrılmadan hareket etmesinin daha doğru olacağı öne sürülmüştür. İkinci Dünya Savaşı sonrasının soğuk savaş dönemi koşullarında,  Türkiye güvenlik gerekçesi ile batı blokuna yakın durmuş ama bu durumdan faydalanmak isteyen batılı emperyal devletler de Türk devletini tıpkı Osmanlı Devleti gibi yarı sömürge konumunda kendilerine bağımlı kılabilmenin yollarını aramışlardır. Türkiye’nin jeopolitik konumundan yararlanmak isteyen batılı büyük devletler Orta Doğu bölgesine yönelik bütün siyasal açılımlarını,  Atatürk’ün ülkesi üzerinden geliştirmeye öncelik vermişler ve bu doğrultuda Türk devletinin sınır komşuları ile bütünüyle ters düşmesine hatta bazı durumlarda düşman konumuna sürüklenmesine neden olmuşlardır. İsrail’i korumak için Adana‘da yapılan İncirlik üssü yüzünden Türk devleti bütün güney komşuları ile düşman konumuna düşürülmüştür. Türkiye merkezi coğrafya da bir bölge ülkesi olmasına rağmen,  aynı zamanda batı ittifakı içinde yer aldığı için,  bölgeye yönelen birçok batılı operasyon da merkez üssü olarak kullanılmış ve bu nedenle de bütün komşu ülkeler ile batının emperyal yaklaşımları yüzünden sürekli olarak karşı karşıya gelmiştir. Böylesine çelişkili bir duruma düşürülen Türkiye Cumhuriyetinin batı ile Orta Doğu arasında kalınca hangi yönde hareket edeceği,  batı bloku ile mi yoksa bölge ülkeleriyle mi birlikte olacağı meselesi dünya siyasal gündeminin önde gelen sorunlarından birisi olmuştur.

         Türkiye Cumhuriyetinin kurucu önderi Mustafa Kemal Atatürk,  Türk Devletini dünyanın orta yerinde merkezi bir model ülke olarak kurmuştur. Birinci Dünya Savaşı ile beraber imparatorluklar tarihe mal olunca,  Osmanlı devletinin yerine,  bu imparatorluğun merkez toprakları olan Anadolu yarımadası üzerinde diğer ülke ve devlet modellerinden çok farklı bir siyasal örgütlenme gerçekleştirilmiştir. Batı bölgesindeki devlet yapıları liberal-kapitalist bir çizgide örgütlenirken,  Sovyet devrimi sonrasında da Türkiye’nin doğu sınırları yakınında bir büyük sosyalist imparatorluk düzeni oluşturulmuştur. Aynı dönemde Osmanlı halifesine bağlılıktan geride kalan bir büyük İslam coğrafyası da, Türkiye Cumhuriyetinin güney sınırlarından başlayarak dünyanın merkezi alanlarında İngiliz emperyalizminin destek ve öncülüğünde devletleşmeye başlamıştır. Kuzey Amerika ve Avrupa kıtalarında batı tipi liberal-kapitalist devletler kurulurken,  Sovyetler Birliği çatısı altında yeni geliştirilen sosyalist devlet modeli hızla örgütlenmiştir. Hilafetin kaldırılması üzerine başsız kalan İslam coğrafyasında da İngiliz emperyalizmi,  bu bölgenin çeşitli ülkelerinde İslam tipi devletçikler kurarak, dünya haritası üzerinde devletsiz ülke kalmaması için yoğun çaba göstermiştir. Böylece üç ayrı dünya arasında kalan Anadolu yarımadası üzerinde, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti bir merkezi devlet modeli olarak,  ulusal kurtuluş savaşı sonrasında kurulmuştur. Ulusal kurtuluşun önderi Mustafa Kemal, savaş içinde devleti kurarken,  batı tipi liberal-kapitalist, doğu tipi sosyalist ya da güney tipi İslam modeli devlet yapılanmalarını bir yana bırakarak,  üç dünya arasında Kemalist model adı verilen tamamen kendi koşullarına uygun merkezi bir özgün siyasal yapılanma modelini oluşturmuştur. Dünyanın merkezi imparatorluğu olan Osmanlı devleti yıkılınca,  bu büyük devletin geride kalan topraklarında Atatürk, dünyanın jeopolitik gerçeklerine uygun düşen bir denge sistemi ile yeni bir model oluşturmaya çalışmıştır.

         Cumhuriyetin ilanından sonra bir yabancı gazeteci cumhurbaşkanı Atatürk ile röportaj yaparken ilginç bir soru sorarak,  Türkiye’nin konumunu ve yönünü gündeme getirmeye çalışmıştır. Yabancı gazeteci Türk modelinin,  batı tipi liberal-kapitalist ya da doğu tipi sosyalist Marksist bir olmadığını,  ama ne olduğunun belli olmadığını,  Türkiye’nin hangi çizgide nasıl bir yöne doğru yönleneceğini sorunca,  devletin kurucusu olarak Atatürk bu soruya önemli bir cevap vermiştir. Ona göre, Türkiye ne batı tipi kapitalist ne de doğu tipi sosyalist bir devlet değildir. Bu nedenle,  Türk modelini birilerine benzetmeye çalışmak doğru değildir. Türkiye Cumhuriyetinin kurucu başkanına göre, Türkiye gelecekte hiçbir ülkeye benzemeyecek hatta Amerikalılaşmayacaktır. Türk devletini hiçbir modele benzetmek söz konusu değildir. Türkiye’yi kesinlikle birilerine benzetmek isteyenler, Türklerin hiç kimseye benzemediğini ama mutlak bir benzetme yapılacaksa o zaman ancak kendilerine benzetilebileceklerini dile getirmiştir. Bu çerçevede devletin kurucusu büyük önder Atatürk, bu açıklamasıyla hem Türk devletinin modelini hem de gelecekteki yönünü açıkça ortaya koymuştur. Türkiye Cumhuriyeti,  birinci dünya savaşı sonrasında kurulurken üç dünya arasında bağımsız ve hiç birisine benzemeyen merkezi bir devlet türü olarak öne çıkmıştır. Bu hali ile Türkiye’nin hiçbir başka siyasal modele benzetilmesi mümkün değildir. Türkiye Cumhuriyeti kendine özgü koşulların ortaya çıkarmış olduğu bir devlet olarak,  gene kendine dönük ve benzeyen bir çizgide ilerlemeler gösterecektir. Üç dünya arasında böylesine merkezi bir devlet kurulurken,  hiç kimseye ya da modele benzemeye çalışılmamış aksine, yıkılan imparatorluğun bıraktığı siyasal boşluk alanında hiçbir başka modele benzemeden, ülke halkının kuracağı tam bağımsız ulus devlet ve çağdaş cumhuriyet yapısı ile  Atatürk’ün geleceğe yönelik çizdiği model ve bunun dayandığı temel ilkelere dayanan bir gelecek inşa edilmeye çalışılmıştır. Böylesine bir oluşum sonucunda tarih sahnesine çıkmış olan Türk devletinin hiçbir başka modele benzetilmesi mümkün olmadığı gibi, başka yollara çekilmesi ya da kurucu iradenin ortaya koymuş olduğu yoldan çıkarılarak başka yönlere doğru çekilmesinin mümkün olmadığını, Türkiye’nin yönü üzerine toplantılar düzenleyerek halk kitlelerini kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çaba gösteren, iç ve dış çıkar çevrelerinin de görebilmesi gerekmektedir. Namaz kılarken selam durulan kıblenin yönünün değiştirilmesi nasıl mümkün olamıyorsa,  Türkiye Cumhuriyetinin de Atatürk’ün çizmiş olduğu yönden kaydırılması mümkün olamayacaktır.

         Türk Devletinin modeli Birinci Dünya Savaşı sonrası döneminin özelliklerine göre belirlenmiştir. İmparatorluklar dağılırken ulus devletlere geçilmesi dikkate alınarak,  Avrupa kıtasının hemen yanı başında benzeri bir ulus devlet, ulusal kurtuluş savaşı kazanılarak kurulabilmiştir. Böyle bir adım atılırken gelecekte batı emperyalizminin sömürgesi olabilecek bir liberal-kapitalist yapılanmadan uzak durulduğu gibi, Lenin’in başında bulunduğu Sovyetler Birliğinden de uzak durularak sosyalist ya da Marksist bir devlet yapılanmasına gidilmemiştir. Ayrıca,  halifelik kurumu bir yasal düzenleme ile iptal edilerek Türkiye’nin güney sınırlarının ötesinde uzanıp giden Müslüman devletleşme modellerine karşı da bir mesafe konulmuştur. Türkiye’nin sınırlarını çevreleyen her üç dünyaya karşı uzak durulması sayesinde,  bunların her üç tipinin ötesinde bir merkezi modele yönelebilmek mümkün olabilmiştir. Atatürk böylesine farklı bir siyasal yapılanmayı özgürce ortaya koyarken,  Türk Devletinin ve çağdaş cumhuriyet rejiminin temel ilkelerini de belirleyerek yeni devletin anayasası içerisine de koymuştur. Halen Türkiye Cumhuriyeti anayasasının, giriş kısmında cumhuriyetin temel ilkeleri olarak belirtilen genel kurallara,  Türk ulusu kurucu önderin siyasal mirası olarak Atatürk ilkeleri adı altında sahip çıkmaktadır. Atatürk ilkeleri ile dünya sahnesine çıkmış bulunan bir devletin, gene aynı ilkelere dayanarak ve sahip çıkarak ayakta kalabilmesi ve değişen dünya koşullarında yoluna devam edebilmesi bu temel ilkeler sayesinde mümkün olabilecektir. Türk devletine yeni elbiseler giydirmek ya da yepyeni yönler çizerek bir yerlere kaydırmak üzere harekete geçen kesimlerin de, bu gerçekliği görerek hareket edebilmeleri doğru ve gerçekçi sonuçlara varabilmek açısından yararlı olacaktır. İmparatorluklar cihan savaşı sonrasında dağılırken,  Türklerin yeni bir imparatorluğa yönelebilmeleri mümkün değildi. Sovyet devrimi gerçeği dikkate alınarak, devrimci bir atılımla çağın gereklerine uygun düşen tam bağımsız bir ulusal devlet çağdaş laik bir cumhuriyet rejimi ile birlikte inşa edilebilirdi ve Atatürk’te bunu yapmıştır.

          Atatürk, Türkiye Cumhuriyetini Birinci Dünya Savaşı sonrasının koşulları içerisinde tarih sahnesine çıkartırken,  soğuk savaşın getirmiş olduğu yeni dengeleri ve gerginlikleri dikkate alarak hareket etmiş ve bu gerçekler doğrultusunda yeni Türk devletine geleceğe dönük bir yön kazandırmaya çalışmıştır. Böylesine olumsuz koşullarda Ruslar ileri giderek, doğu Anadolu’dan toprak isteyecek kadar baskı yapmışlar ama Kemalist rejim merkezde oluşturduğu tam bağımsız çizgiden feragat etmeden bu tür yeni emperyalist taleplere karşı sağlam durarak, ortaya çıkışı sağlayan dengelerin korunması konusunda yeterince etkili bir tavır sergilemiştir. Sovyetler Birliğinin,  İkinci Dünya Savaşı sırasında fazlasıyla güçlenerek dünya sahnesinde öne çıkması ve bu doğrultuda Nazi imparatorluğunun yıkılmasında etkin bir rol oynaması, Rus emperyalizminin yöneticilerinin yeniden emperyalizme yönelerek, merkezdeki tampon ülke Türkiye Cumhuriyetinden toprak talep edecek kadar ileriye gitmelerine yol açmıştır. Bu durum giderek ağır bir tehdit halini alınca,  Türk devleti de batı bloku ile ilişkilerini daha da yakınlaştırarak,  kendi güvenliği açısından batı güvenlik şemsiyesinin altında bulunmayı bir güvence olarak görerek,  batılı savunma sistemi içerisinde yer almıştır. İşte bu aşamadan sonra Türk devleti bağımsızlığını elinden kaçırmış, savaş alanlarında kazanılmış olan tam bağımsızlık statüsünden batı güdümünde bir güvenlik şemsiyesi altında,  doğu batı çekişmesinin yaşandığı soğuk savaş ortamında batı blokunun ileri karakolu konumuna, Türkiye Sovyet tehdidinin dengeleri bozması yüzünden düşürülmüştür. İşte bu aşamadan sonra kurucu iradenin Türk devletine çizmiş olduğu tam bağımsız ülke kalabilme yönü yavaş yavaş batı hegemonyası doğrultusunda ortadan kaldırılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti hak etmediği bir bağımlılık ilişkisine doğru zorlanırken, kurucu önder Atatürk’ten miras kalan tam bağımsızlık çizgisinden ve yönünden uzaklaşmak zorunda kalmıştır.

         Birinci Dünya Savaşı sonrası dönemin koşullarında tam bağımsız merkezi devlet modeli ile ortaya çıkan Türkiye Cumhuriyeti,  ikinci dünya savaşı sonrası dönemin yeni koşullarında zorlanmaya başlamış ve değişen dünya konjonktüründe, geçmişten gelen merkezi bağımsız devlet modeli tehlikeli bir duruma doğru sürüklenmeye başlamıştır. İngiltere’nin geçmişten gelen Büyük Britanya İmparatorluğu yapısı içinde göreli olarak sürdürülebilen bağımsız devlet statüsü,  İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerikan emperyalizminin bölgeye gelişi ve bunun sonucunda da,  iki bin yıllık bir aradan sonra Filistin topraklarında bir Yahudi devletinin kurulması üzerine Atatürk’ün bağımsız cumhuriyeti bu iki yeni siyasal gücün baskısı altına girmeye başlamıştır. ABD yeni Atlantik gücü olarak dünya hegemonyasını İngiltere’nin elinden alırken,  Birleşik Krallık ’tan daha farklı bir siyasal yapılanmaya yöneliyor ve askeri üsler ile dünya ülkelerinin içine giriyordu. İngilizler Fransızlar ile birlikte girdikleri yerlerde yeni devletler kurarken,  Amerikalılar zaten önceden kurulu olan devletlerin içine girerek yeniden devlet kurmak yerine üsler tesis ederek varlıklarını dünya kıtaları üzerinde örgütlüyorlardı. İkinci dünya savaşına girmekten uzak kalan Türk devleti,  savaş sonrasında ABD hegemonyasının bölgeye girişi ile karşı karşıya kalıyor ve ülkenin her köşesinde üslerin kurulması önlenemiyordu. Sovyetler Birliğinin tehdit olarak görüldüğü bir aşamada,  batı emperyalizmi tehdit olmaktan çıkıyor ve bir anlamda komünizm yayılmacılığına karşı bir güvence olarak görülüyordu. Türkiye bu aşamada kendini Sovyet emperyalizmine karşı korumak için batı güvenlik sistemine kayıyor ve Amerikan emperyalizmi ile İsrail Siyonizm’i bu durumdan yararlanarak Türkiye’nin içerisine serbestçe girerek örgütleniyorlardı. Türkiye’nin batı güvenlik sistemine girdiği tarih bu yüzden bağımsızlığını elinden kaçırdığı aşamadır. İki kutuplu dünyada Türk devleti merkezi coğrafyadaki Sovyet yayılmacılığına karşı kendisini batı blokunun kucağına atarken,  devletin kuruluş aşamasından gelen tam bağımsız ve antiemperyalist politik çizgi terk ediliyordu. Birinci cihan savaşı sonrasında tam bağımsız bir siyasal yapı olarak ortaya çıkabilen Türk devleti,  ABD ve İsrail’in bölgeye gelişi ile birlikte bağımsızlığını elinden kaçırarak bu iki yeni siyasal gücün hegemonyası altına giriyordu.

         Amerikan emperyalizmi merkezi coğrafyaya gelmek için aylar önce vefat etmiş bir eski büyükelçinin na’şını bahane ederken,  Türkiye daha ne olduğunu anlamadan bir de güney bölgesinde İsrail’in kuruluşu vakası ile karşı karşıya kalıyordu. İkinci cihan savaşı sonrasında Stalin’in Kars ve Ardahan illerini yeniden talep etmesi Türkiye’yi batıya doğru sürüklerken, ABD bu durumdan yararlanmasını iyi bilerek, Türkiye’de üsler oluşturma yolu ile Atatürk’ün bağımsız devletinin içine giriyordu. Böylece Türkiye batı emperyalizminin merkezi alandaki üssü konumuna sürüklenirken,  bölgedeki Arap ve Müslüman çoğunluğa karşı İsrail’in korunması misyonu da İncirlik üssünün kurulmasıyla, Türkiye Atlantik emperyalizmi ile Siyonizm in şemsiyesi konumuna itekleniyordu. Bu aşamada,  Atlantik kıyılarında yetişmiş bazı politik kadroların taşeron olarak kullanılmaları nedeniyle Türkiye kuruluşundan gelen tam bağımsız dış politika çizgisinden çekilerek, Atlantik güçlerinin Truva atı konumunda bir çizgiye doğru yönlendiriliyordu. Çok kısa zamanda örgütlenen bu yeni durum Türk toplumunda büyük tepkilere yol açarken,  gerçeklerin anlaşılmasının önlenmesi doğrultusunda terör ve askeri darbeler çıkmazına doğru Türkiye dış baskılar ile yönlendiriliyordu. Türkiye’yi kurmuş olan bağımsızlık insiyatifinin sonraki kadrolarının bir kısmının gayrimüslim lobiler aracılığı ile Atlantikçi emperyalizm ile İsrailci Siyonizm’e yakın durmaları yüzünden, Türk devleti kendini koruma çizgisinde ulusal reflekslerini kullanamıyor ve her geçen gün bağımsızlık daha da fazla elden giderken,  Türk devletinin Atatürk’ten gelen tam bağımsızlıkçı antiemperyalist yönü zamanla ortadan kaldırılıyordu. Soğuk savaş döneminin son yıllarında Türkiye’nin her on senede bir askeri yönetimlere mahkum bırakılmasının ana nedeni,  batı güvenlik sistemi içinde Türkiye’nin bağımsızlıkçı yönünün batıcı bir çizgiye kaydırılmasıdır.

         İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk’ün antiemperyalist ve tam bağımsızlıkçı gelecek yönünden saptırılması, Türkiye’nin önde gelen aydın kesimlerinde büyük tepkilere yol açıyordu. Çeşitli çıkar hesapları ile toplumun sağ kesimindeki politikacıların satın alınması ya da pasifize edilmesi yüzünden, sol aydın kadrolar içinden çıkan iyi yetişmiş uzman kadroların öncülüğünde bir yeni yön arayışı, 27 Mayıs askeri yönetim dönemi sonrasında gündeme geliyordu. Amerikan ve Rus yayılmacılığı ile İsrail Siyonizm’i karşısında bağımsızlığını yitirme noktasına gelen Türkiye Cumhuriyetinin, eskisi gibi tam bağımsız bir geleceğe doğru ilerlemesini sağlayabilme doğrultusunda, ülkenin önde gelen sol aydınları bir araya gelerek önce yeni devletçilik adını verdikleri bir bildiriyi birkaç yüz aydının ortak imzası ile kamuoyuna açıklıyorlar ve daha sonrasında da oluşturdukları yön hareketini aynı ismi taşıyan bir dergi ile Türk kamuoyuna taşıyorlardı. Beş yıla yakın bir süre çıkan bu dergi,  İstanbul sermayesinin denetimi altındaki basının gözlerden kaçırdığı dünya ülkelerinin gerçeklerini dile getirerek,  iki kutuplu dünya koşullarında ulus devletlerin nasıl bir antiemperyalist ve bağımsızlıkçı politika ile ayakta kalabileceğini her yönü ile inceleyerek ortaya koyuyordu. Yön hareketi, tam da Türkiye’nin Atatürk’ten gelen bağımsızlık yönünün elinden alınmaya çalışıldığı aşamada devreye girerek,  Türkiye Cumhuriyeti devletinin yirmi birinci yüzyıla kadar yoluna devam edebilmesini sağlayan bilimsel birikimi siyasal alana aktarıyordu. Beş yıl süren Yön hareketi yayınladığı dergi ile gelecek kuşaklara önemli bir siyasal ve bilimsel birikimi aktarmış ve böylece Türkiye’nin Osmanlı devletinin son dönemlerinde olduğu gibi yarı sömürge durumuna düşürülmesini önlemiştir.

         Yön hareketinin dergisi incelendiği zaman,  batı tipi liberal kapitalizm ile Sovyet tipi Marksist sosyalizm arasında, antiemperyalist bir bağımsızlıkçı çizginin oluşturulmaya çalışıldığı görülmektedir. Bir anlamda,  Türkiye Cumhuriyetini var eden Kemalist bilgi birikimi Yön dergisi aracılığı ile yarım yüzyıl sonra yeniden ele alınarak değişen dünya koşulları çerçevesinde yenilenmeye çalışılmıştır. Bandung konferansı ile başlatılan üçüncü dünya hareketinin Amerikan ve Rus emperyalizmlerine karşı dünya ülkelerini bir araya getiren üçüncü yol arayışı içinde Türk kamuoyuna aktarılmasını,  Yön hareketi başarıyla gerçekleştirmiştir. Ne var ki, Türkiye’nin bağımsızlıkçı yönünü koruyabilmesi amacıyla ortaya çıkan bu hareket,  Amerikancı ve İsrailci kadroların ülkeye batıcı liberal yaklaşımları getirmesi, Atatürk ilkelerine dayanan Kemalist modeli ortadan kaldırmaya çalışmaları karşısında istenen başarılı çıkışları gerçekleştirememiş ve bir süre sonra dergi yayınına son verilmiştir. Yön hareketinin, azgelişmiş ülkeler için geliştirmeye çalıştığı üçüncü dünya sosyalizmi, Türkiye’nin Kemalist birikimi ile bir araya gelince önemli bir siyasal potansiyeli, batıcı yönlendirmeye karşı alternatif olarak öne çıkarıyordu. Atatürk’ün partisinin zaman içerisinde batıcı liberal kadrolara teslim olması yüzünden, Kemalizm devre dışı bırakılıyor ve Yön hareketinin canlandırdığı Kemalist düşünce ve projeler uygulama alanının dışına itiliyordu. Yön hareketinin demokratik ortamda ve siyasal yaşamda etkin olamaması yüzünden,  Türkiye için yaşamsal öneme sahip olan bazı düşünce ve projelerin ara rejimler ve ordu destekli olarak devreye sokulması eğilimi ülkenin her on senede bir askeri rejimlere sürüklenmesi doğrultusunda ele alınarak ara rejim senaryoları içinde değerlendirilmeye çalışılıyordu. Türkiye için yaşamsal öneme sahip olan birçok plan ve programın, batıcı liberal kadrolar tarafından engellenmesi yüzünden ara rejim senaryoları ile devreye sokulmaya çalışılması,  batı güvenlik sistemi içine girmiş olan Türk silahlı kuvvetlerinin kullanılmasını da gündeme getiriyordu. Demokratik ortamda Türk devletini güçlendirecek planlar engellendiği için,  yurtsever çizgideki sol aydınlar tepeden inmeci girişimler ile dönüşümlerin gerçekleştirilmesi gibi girişimlere alet olarak,  batı emperyalizmine tepki olarak geliştirdikleri karşı çıkışları ile de, askeri rejimlerin önünü açarak dolaylı yollardan gene batı emperyalizminin Türkiye’yi kıskaç içine alan siyasal plan ve projelerine alet olmaktan kurtulamıyorlardı. İyi niyetli girişimler siyaset sahnesinde engellenince,  antidemokratik arayışlar alternatif olarak kendiliğinden devreye girerek ülkenin ara rejimlere sürüklenmesine yol açıyordu.

         Kurucu önder Atatürk’ün Türk ulusuna emanet ettiği Türkiye Cumhuriyetinin tam bağımsızlıkçı bir çizgide geleceğe dönük bir yön arayışında,  toplumcu yön hareketinin başarısız kılınması üzerine,  daha bağımlı politikalar batı merkezleri tarafından geliştirilerek Türkiye’deki mandacı kadrolar aracılığı ile gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Bu gibi girişimlerin sonucunda Türk devleti daha fazla batı emperyalizminin kontrolü altına girmiş ve İsrail Siyonizm’i tarafından fazlasıyla bölge ülkelerine karşı kullanılmıştır. Soğuk savaşın son döneminde iyice batı blokunun yönüne angaje edilen Türkiye,  küreselleşme dönemine geçilmesiyle birlikte bir Atlantik sömürgesi konumuna düşürülmeye çalışılmıştır. Büyük Orta Doğu ya da Büyük İsrail Projelerinin bölgesel merkezi konumuna getirilen Türkiye,  bölge ülkelerine karşı geliştirilen çeşitli senaryolarda kullanılmıştır. Bu doğrultuda Atlantik kıyılarında yetiştirilen mandacı siyasal kadroların yönetime getirildiği bir süreç içinde,  bölgeyi batılı planlara uygun dönüşüme zorlayan projelere doğru,  Türk devleti yönlendirilmiştir. Britanya İmparatorluğunun sömürgelerine yönetici yetiştiren okullardan mezun olan bazı mandacı ve gayrimüslim kadrolar, Türkiye’nin ulusal çıkarlarına ters düşen birçok plan ve projenin taşeronu olarak kullanılmışlardır. Türkiye’nin önde gelen yazarlarından Atilla İlhan’ın eserlerinde ileri sürdüğü gibi,  Türk toplumunun yüzde onu civarındaki bir kontenjan Türkiye’nin ulusal çıkarlarına karşı batılı emperyalistler ile işbirliği içinde olmuşlardır. Yarım yüzyılı aşkın bir süredir devam eden bu gibi olumsuz gelişmeler yüzünden, Türkiye tam bağımsız bir gelecek yönüne sahip olma durumundan zamanla uzaklaştırılmıştır.

         Bugün gelinen yeni aşamada, çeyrek asırlık küreselleşme dönemi geride kalırken,  dünya çok kutuplu yeni bir denge arayışı sürecine doğru sürüklenmektedir. Hiç bir kutbun tek başına küresel bir hegemonya kuramadığı ve gelecekte de kuramayacağı yeni dönemde, emperyal devletler üstünlüklerini devam ettirebilmek için yeni senaryolara yönelerek,  bütün dünya ülkeleri üzerindeki etki ve baskılarını sürdürme çabası içerisine girmişlerdir. Yeni dönemde kendi adamlarını, Türkiye gibi bağımlı ülkelerin başına getirerek diğer kutup merkezi emperyal devletlere karşı üstünlük sağlamak isteyen batılı emperyalistler geri adım atmama konusunda ısrarcı oldukları için,  dünyanın çeşitli bölgelerinde sıcak çatışmaların önünü açmaktadırlar. Türkiye Cumhuriyeti yeni cumhurbaşkanını seçerken,  gelinen yeni aşamadaki uluslar arası konjonktürü iyi değerlendirerek hareket etmek zorundadır. Merkezi coğrafya için geliştirilen ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesi ile Siyonizm in Büyük İsrail Projeleri geride kalırken, dünya devleti olma iddiasındaki Büyük Britanya İmparatorluğunun da,  kendi kontrolü altında yeni bir İslam imparatorluğunu İslam Birliği senaryoları ile diğer dünya devletlerine karşı bir çizgide, Orta doğu bölgesinde bir dini yapılanma üzerinden gerçekleştirmeye çalışmasını da iyi değerlendirmek gerekmektedir. Türk ve İslam dünyasındaki tek aydınlanma devriminin gerçekleştirildiği Atatürk Türkiye’sinin emperyal projeler doğrultusunda laik ve çağdaş bir siyasal yapılanmadan koparak, yeniden Osmanlı dönemindeki gibi bir ortaçağ düzenine geri dönüşüne, Türk ulusu izin vermemelidir. Bu nedenle,  Türkiye’nin yönünün belirlenmesi işi de sadece dinsel cemaatlara bırakılamayacak kadar önemli ve yaşamsal bir konudur. Türk halkı cumhurbaşkanını seçmek üzere seçim sandığına giderken,  sadece bir devlet başkanını değil ama aynı zamanda kendi geleceğini de ve Türk devletinin yönünü de belirleyeceğini de iyi bilmek durumundadır. On bin yıllık Türk tarihi ile, merkezi coğrafyadaki bin yıllık Türk devlet geleneği,  Türk ulusuna yirmi birinci yüzyılda tam bağımsız gelecek için yeterli bir destek sağlamaktadır. Türk vatandaşları oylarını kullanırken,  dünyanın bugün geldiği durumu iyi görmek durumundadırlar. Her türlü psikolojik savaş ve algı yönlendirmelerine karşı çıkarak, Türk halkı ülkenin ulusal çıkarları doğrultusunda bir seçime yönelmek zorundadır. Türk ulusu cumhurbaşkanını seçerken,  halifelik düzeninin okyanus ötesinden İslam coğrafyasına yeniden taşınmak istendiğini de görerek hareket etmek durumundadır. Geçmişten gelen siyasal birikimi,  Türkiye cumhuriyetinin ve Türk ulusunun çıkarları doğrultusunda en iyi şekilde değerlendirecek ve her türlü emperyal baskıya direnerek zamanla güçlü bir önder olabilecek cumhurbaşkanının Türk ulusunca seçilmesi dünya barışına önemli katkı sağlayacaktır.