10 Haziran 2015 Çarşamba

Zümrüdü Anka Kuşu Simurg hikayesi


Simurg veya bir diğer ismiyle Zümrüdü Anka efsanevi bir kuştur. Pers mitolojisi kaynaklı olsa da zamanla diğer Doğu mitoloji ve efsanelerinde de yer edinmiştir. Sênmurw (Pehlevi) ve Sîna-Mrû (Pâzand) diğer isimlerindendir. Ayrıca zaman zaman sadece Anka kuşu olarak da anıldığı olmuştur. Türk mitolojisinde karşılığı Tuğrul kuşu’dur.Anka Kuşu, Doğu mitolojisinde tüyleri güzel, boynu uzun, büyük bir kuştur..
Mısır efsanesine göre üzerinde otuz çeşit kuşun rengi bulunur..
İranlılar ise Simurg olarak adlandırırlar… Gözle görülmeyecek kadar yükseklerde uçar ve Kaf Dağı’nda yaşar.. Bir efsaneye göre beş yüz yıl yaşar…

Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg ( Zümrüd-ü Anka ya da batıda bilinen adıyla Phoenix ), Bilgi Ağacı’nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş. Bu kuşun özelliği gözyaşlarının şifalı olması ve yanarak kül olmak suretiyle ölmesi, sonra kendi küllerinden yeniden dirilmesiymiş..
Dinlediğimiz Zümrüdü Anka kuşu efsanelerinin farklı kültürlerde ve farklı milletlerde muhakkak yer aldığını belirtmek isterim. Zümrüd-ü Anka kuşu Arap kültüründe Anka adı ile anılan bu efsane Türkler tarafından Zümrüd-ü Anka olarak tanımlanmıştır. Farklı kültürlerde yer alan bu efsane araştırmacıların bile böyle bir türün varlığının gerçekte var olduğunu düşünmelerine yol açmıştır.
Örnek olarak eski Yunan mitolojisinde kalın tüylü ver kartaldan biraz büyük olarak yer almış ve onun varlığına inanılmıştır.Oldukça uzun ömürlü ve herkesin göremeyeceği onu görenlerin ise mutluluğa uzanacağı söylentileri alıp başını gitmiştir.Birçok sanatsal figüre ve hikayeye konu olan Anka Kuşunun hikayesi farklı kültürlerde aynı şekilde yorumlanmıştır.


Anka Kuşu,ölümünün yaklaştığını hissetmeye başladığı an kendisine kuru dallardan bir yuva inşa etmeye başlar ve bunu ne olduğu bilinmeyen bir zamkla sıvar.
Daha sonra yuvanın içinde ölümünü güneş ışınlarının kuru dalları yakarak yuva içinde bekler.Yanarak ölür ve efsaneye göre küllerinden doğan yavru bir Anka Kuşu olarak bu yüzden Hristiyanlık dahil birçok dinde yeniden varoluş,diriliş sembolü olarak benimsenmiştir. En çok bilinen efsaneyi sizlere anlatmak isterim,Anka Kuşu rivayete göre bilgi ağacının dallarında yaşar ve her şeyi o bilirmiş.Kuşlar dünyasında ters giden her şeye Anka’nın çözüm bulacağına inanılırmış.Bir an gelir Anka ortalıkta görünmez olur,diğer kuşlar onu aramak için yola koyulurlar. Ona ulaşmak zorludur hatta o Kaf Dağı’nın tepesindedir oraya varmak için de zorlu vadiler ve tepeler aşmak gerekir.
“Masallara,şiirlere,şarkılara hatta beyaz perdeye konuk olan Anka Kuşu bir dönemin yeniden var oluş,diriliş sembolü rivayette anlatıyor ki kimse Anka’yı uzakta aramasın sabreden ve emek veren herkes aslında kendi Anka Kuşunu yaratıyor..”
Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg’un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg’un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg’un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler ancak Simurg’un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı’nın tepesindeymiş. Oraya varmak için yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş. Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. Yorulanlar ve düşenler olmuş.
Önce bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp..
Papağan tüylerini bahane etmiş (oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış)..
Kartal; yükseklerdeki krallığını bırakamamış..
Baykuş yıkıntılarını özlemiş..
Balıkçıl kuşu bataklığını..
Böylece kuşlar “Yedi vadi” üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış..
Simurg’un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı’nın tepesindeymiş. Oraya varmak için ise yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş, hepsi birbirinden çetin yedi vadi…

Birbirinden farklı ve zorlu vadiler:
– İstek
– Aşk
– Marifet
– Hayret
– Tevhid
– Yokluk Vadileri.

Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. İsteği ve sebatı az olanlar, dünyevi şeylere takılanlar yolda birer birer dökülmüşler. Yorulanlar ve düşenler olmuş…

1. vadi “NEFS” vadisi

Vadiye giren kuşlar öyle şaşırmışlar ki, burası sanki bir cennetmiş. Her şey varmış. Bir anda her şeyi isteyebileceklerini fark etmişler.. Hiç sınır yokmuş. Zevke, sefaya, bütün emellerine kavuşabilirlermiş. İnsanları anlatan masallarda ki gibi; çalışmadan, uğraşmadan mevki makam sahibi bile olabilirlermiş. Öyle çok kuş vadinin sihrine kapılmış, öyle çok şey istemiş ki…Bu vadide bir sürü kayıp vermişler.

2. vadi “AŞK” vadisi

Vadiye girince bütün kuşların gözünü bir sis kaplamış. Gördükleri biçimsiz şekilleri, taşları, odun parçalarını, birer sülün, birer kuğu sanmışlar. Gözleri kör olmuş. Kapılmışlar, sürüklenmişler…

3. vadi “CEHALET” vadisi

Her şey güzel gelmiş gözlerine… Simurg Anka kuşunu bile unutmuşlar. Nereye gittiklerinin ne önemi varmış ki. Orada da gökyüzü, burada da gökyüzü. İlginç nesneler görmüşler, kaya mı ağaç mı ne fark edermiş ki. Önemsemedikçe düşünmemişler. Düşünmedikçe unutmuşlar. Unuttukça yükleri hafiflemiş, gülümsemeye başlamışlar…

4. vadi “İNANÇSIZLIK” vadisi

Vadiye girdiklerinde birden her şey anlamını yitirmiş. Ne olacakmış ki Simurg’u bulsalar. Kesin öleceklerini iddia edenler olmuş. Simurg’un çözüm bulamayacağını söyleyenler olmuş. Bu kadar yolu boşa geldiğini, emeklerinin boşa gittiğini düşünenler olmuş. Kanadı yaralanan bir kuşun aşağıya düştüğünü, hepsinin başına geleceğini bağıra bağıra söylemişler. Yolu tamamlayamayacaklarını ya da tamamlasalar da hiçbir işe yaramayacağını söyleyip geri dönmüş bir sürü kuş…

5. vadi “YALNIZLIK” vadisi

Vadiye giren bütün kuşları korku salmış. Sadece kendileri varmış gibi endişeye kapılmışlar. Acıkan sadece kendi karnının doymasını düşünmüş. Tek başına avlandığı için de başarılı olamayıp daha büyük hayvanlara yem olmuş. Her biri kendi başına hareket etmiş ve yönünü bulmaya çalışmış. Sanki kimse yokmuş gibi yapayalnız hissetmişler. Oysa ki milyonlarca kuş aynı amaç için uçuyorlarmış…

6. vadi “DEDİKODU” vadisi

Vadinin her köşesinde fısıltılar duyulmaya başlamış. En arkada ki kuş, Simurg Anka’nın yeniden doğuşta tüylerinin yandığını söylemiş. Öndeki kuş bunu duymuş, yanan tüylerin tekrar çıkmadığını söylemiş. Bir öndeki kuş bunu duymuş, yanan tüyleri çıkmadığı için Simurg’un gizlendiğini söylemiş. Bir önde ki kuş bunu duymuş, morali bozuk olduğu için Simurg’un, saklanırken, onu görenlere zarar verdiğini söylemiş. Daha öndeki kuş bunu duyunca, herkese zarar veren Simurg’un, dayanamayıp kendini öldürdüğünü söylemiş. En öndeki kuşa, gitmeye gerek kalmadığı, Simurg’un toprak olduğu bilgisi gelmiş. Bir çok kuş geri dönmüş…

7. vadi “BENLİK” vadisi

Bütün kuşlar vadiye girer girmez, içlerinde değişik bir his uyanmış. Kiminin kanadı biçimsiz gelmiş kimine. Diğeri, her şeyi bildiğini iddia etmiş. Yanlış yoldan gidiliyor diye kargaşa çıkmış. Her kafadan bir ses çıkmış. Herkesin fikri varmış ve doğruymuş. Sanki milyonlarca farklı yol varmış gibi…Hepsi en önde lider olmak istemiş, öne geçmek için birbirlerini ezip durmuşlar… Ta ki vadiden çıkana “BEN”den uzaklaşana kadar…
Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış. Kaf Dağı’na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.
Sonunda sırrı, sözcükler çözmüş: Farsça “si”, “otuz” demektir… murg” ise “kuş”…
Simurg’un yuvasını bulunca ögrenmişler ki aslında Onların her biri bir Simurgmuş. 30 kuş anlarlar ki aradıkları sultan  kendileridir ve gerçek yolculuk aslında kendine yapılan yolculuktur.Yani kurtarıcı, bilge, mükemmel kuş;  bu yedi vadiyi geçen kuşmuş.
Nefsine hakim olan, körü körüne bağlanmayan, düşünen, kendini geliştiren, kendine ve başaracağına inanan, hep birlikte hareket edilmesi gerektiğini bilen, yalnız olmayı tercih etmeyen, dedikodu yapmayan ve en önemlisi egosunu eğiten kuşlar Simurg’muş…
Küllerinden yeniden doğan Zümrüdü Anka Kuşu…

6 Haziran 2015 Cumartesi

CUMHURİYET VE KÜRT AYAKLANMALARI - Metin Aydogan


Emperyalizmin Kürtlere olan ilgisi, petrolün öneminin artması ve Ortadoğu’da zengin petrol yataklarının bulunmasıyla yoğunlaşmıştır. Bölgeyi denetim altında tutabilmek için, bölgedeki devletlerin güçlenmesine izin verilmemiş, yörenin geri unsurları bu amaçla kullanmıştır. Kurtuluş Savaşıiçindeki gerici ayaklanmalarla, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki İslamcı-Kürtçü ayaklanmaların yoğunluğu bundandır.

Emperyalist Karışma

Kürt ayaklanmaları, gerek Kurtuluş Savaşı süresince ve gerekse, Cumhuriyet döneminin ilk on beş yılında; Ankara hükümetini uğraştırmış ve kıt olan akçalı olanakların önemli bir bölümünün bu yönde harcanmasına neden olmuştur. Ayaklanmaların hemen tümü, emperyalist devletlerle bağlantılıdır ve dinsel gericiliğe dayandırılmıştır.
Tarihsel ve toplumsal bir gerçeklik olarak, yüzyıllar boyu birlikte yaşamış ve iç içe geçmiş olan Türkler ve Kürtler, güçlerini ve gelecek umutlarını birleştirip, yoksulluktan ve gerilikten kurtulmaya giriştikleri bir dönemde, birbirlerine düşman edilmeğe çalışıldı. Ancak, özellikle İngilizlerin bu tasarı (planı), Kemalizmin uyguladığı gerçekçi politikalarla bozuldu, bu iki halk, özgür ve bağımsız bir ulusun eşit haklara sahip yurttaşları olarak birleştirildi.
Batılı büyük devletler, Kurtuluş Savaşı’nda ve Cumhuriyetin ilk yıllarında uygulamaya çalıştıkları ancak başarılı olamadıkları Kürt politikasını, hemen aynısıyla bugün yeniden gündeme getiriyor. Atatürk döneminde tam anlamıyla bozulmuş olan bu oyunu, 21.Yüzyılın başında yeniden oynuyor ve ne yazık ki bu kez daha başarılı oluyorlar. Devrim ilkelerinin resmi politikadan çıkarılmış olmasının olumsuz sonuçları, her alanda olduğu gibi bu konuda da etkisini gösteriyor ve 1930’lu yıllarda çözülmüş olan sorun, izlenen yanlış politikalar nedeniyle yeniden sorun durumuna geliyor.

Mustafa Kemal ve Kürtler

Mustafa Kemal Kurtuluş Savaşı’na başlarken, Misak-ı Milli sınırları içinde kalan Kürt unsurların, emperyalizmin ayrılıkçı yaymacasına (propagandasına) ve maddi çıkar sözverilerine kanarak, ulusal savaşıma zarar verecek bir davranış içine girmemeleri için yoğun çaba göstermiştir. Çabası, girişeceği savaşıma güç katacak bağlaşıklar (müttefikler) bulmak değildi.
Atatürk, Kürtleri hiçbir zaman, bağlaşma (ittifak) yapılacak bir dış, ya da yabancı unsur olarak görmemiştir. O’nun için, Kürtler, tarihsel, toplumsal ve kültürel olarak, Türk unsurlarla kaynaşmış çıkarları ve gelecek umutları Misak-ı Milli sınırları içinde yaşayan tüm insanlarla birlikte, bağımsız bir ulusun yaratılmasında saklı olan yerel unsurdur.
Savaşıma başlarken 15.Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa’ya gönderdiği yazıda şöyle diyordu: “... Ben Kürtleri ve hatta öz kardeş olarak bütün milleti bir tek nokta çevresinde birleştirmek ve bunu bütün dünyaya Müdafai Hukuk’u Milliye Cemiyetleri aracılığıyla göstermek karar ve azmindeyim. Esasen milli vicdandan doğan bu kadar büyük başka bir kuvvet tasavvur edemiyorum...”1
Erzurum Kongresi Kararları’nın 1.Maddesinde konuya şöyle değinilir.“Doğu Vilayetleri adını taşıyan, Erzurum, Sivas, Diyarbakır, Mamuretülaziz (Elazığ),Van, Bitlis... bölgesinde yaşayan bütün İslam unsurları, birbirlerine karşı hürmet ve fedakarlık hissi ile doludurlar ve ırksal, toplumsal ve çevresel koşullarına saygılı özkardeştirler.” 2
İsmet İnönü Lozan’da Türkiye adına okuduğu bildiriye; “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de hükümetidir; çünkü, Kürtlerin gerçek ve meşru temsilcileri, Millet Meclisi’ne girmiştir ve Türklerin temsilcileriyle aynı ölçüde ülkemiz hükümetine ve yönetimine katılmaktadırlar” der.3

Yurttaşlık Bağı

Anadolu’da yaşayan ve Türk ulusunu oluşturan tüm unsurların, birbirlerine yurttaşlık bağıyla bağlı, eşit ve özgür bireyler olduklarının kabul ve ilanı, ‘günün gereği olarak’ ortaya sürülen siyasi bir davranış değildir. Özellikle Türk ve Kürtlerin birbirlerinden ayrılmaları; gerek kültürel ve tarihsel oluşum, gerekse yaşadıkları coğrafya nedeniyle olanaksızdır. Kemalizmin konuyla ilgili saptamaları içtendir, bilimsel ve toplumsal gerçeklere dayalıdır.
Mustafa Kemal Türk ulusunun tanımını; “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” biçiminde yapmıştır.4 Burada kullanılan ‘Türkiye Halkı’ tanımı, bilinçli olarak seçilmiştir ve ulusu oluşturan, değişik etnik kökenden unsurları kapsamaktadır.
Belirleyici olan unsurun, ulusa adını ve dilini vermesi ise olağan bir sonuçtur. Önemli olan, ulus bireylerinin her yönden eşit olmaları ve bu eşitliğin, gerek devletin ve gerekse toplumun bütün birimlerinde gerçek anlamda yaşama geçirilmesidir.
Fransız Ulusunun adını Franklar verdi ancak Fransa Franklardan başka,Normanlar, Basklar, Brötonlar, Provensaller vb. gibi birçok etnik yapı ve ırkların karışımından meydana geldi. İtalyan Ulusu ise adını aldığı İtalyot’lardan başkaRomalılar, Germenler, Etrüskler ve Yunanlılardan oluştu. Türk Ulusu ise bunlardan çok daha zengin bir etnik yapı üzerine oturmuştur. Sümerler, Hititler,Lidyalılar, İyonlar’dan geçerek ve her çeşit Türk boyuyla birleşerek, Çerkezler,Arnavutlar, Kürtler, Türkmenler, Lazlar’dan oluşmuştur. Türk ulusunun asal unsuru kuşkusuz ki Türlerdir.

İzmit Konuşması

Mustafa Kemal’in 16 Ocak 1923 günü İzmit’te yaptığı konuşmada, Kürt sorunuyla ilgili dile getirdiği görüşler, o güne dek yaptığı açıklamalara, verdiği sözlere uygundur ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin resmi görüşünün temeli niteliğindedir. Vakit Gazetesi başyazarı, Ahmet Emin Yalman’ın, “Kürt sorunu nedir?” sorusuna verdiği yanıtta şunları söylemişti: “... Bildiğiniz gibi bizim milli sınırlarımızda var olan Kürt unsurlar, o şekilde yerleşmişlerdir ki, pek az yerde yoğundurlar. Fakat yoğunluklarını yitire yitire ve Türk unsurunun içine gire gire öyle bir sınır doğmuştur ki, Kürtlük adına bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye’yi mahvetmek gerekir. Sözgelimi, Erzurum’a kadar giden, Erzincan’a, Sivas’a kadar giden, Harput’a kadar giden bir sınır aramak gerekir. Ve hatta Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de gözden uzak tutmamak gerekir. Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlükdüşünmektense, bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür yerel özerklikler oluşacaktır. O halde hangi livanın (Osmanlı’da il ve ilçe arasında bir yönetim birimi) halkı Kürt ise onlar kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait sorun yaratmaları daima mümkündür. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Kürtlerin ve hem de Türklerin yetki sahibi vekillerinden oluşmuştur ve bu iki unsur bütün çıkarlarını ve kaderlerini birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmek doğru olamaz.”5

“Özerklikten” Kasıt

Burada sözü edilen “özerk yönetim” tanımını kimi çevreler, ayrımlı bir biçimde yorumlamış ve Cumhuriyet hükümetlerinin verilen bu söze uymadığını ileri sürmüştür. Oysa, burada ‘Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’ gereğince oluşturulacak ‘bir tür yerel özerklik’ sözleriyle anlatılan yerel yönetim biçimi, ırk ve etnik kökene dayanan ve bu unsurlara özel ayrıcalıklar tanıyan bir biçim değildir. Böyle bir anlayış, ulusal birliğe büyük önem veren ve yurttaşlar arasında hiçbir ayrıcalığa izin vermeyen Kemalizmin özüne aykırıdır.
Burada anlatılan, bütün ülkede geçerli olacak biçimde halka tanınacak yerel yönetimleri oluşturma hakkını, Kürtler de kullanacağı için, çoğunlukta oldukları yerlerde yerel örgütleri onların oluşturacak olmasıdır. “Bir tür özerk yönetimler” olarak tanımlanan yerel örgütler; belediyeler, belediye meclisleri, il özel idareleri gibi seçimle oluşturulan devlet kurumlarıdır.
Şunu da belirtmek gerekir ki, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, bu açıklamanın yapıldığı 1923’den 1938’e dek tam 15 yıl, Kürt-İslam ayaklanmalarıyla uğraşmıştır. Büyük çoğunluğu emperyalizme dayanan bu ayaklanmalar, yalnızca Kürt sorununda değil, tüm toplumsal yaşamda, demokratik açılımların gecikmesine neden olmuş ve Cumhuriyet yönetimlerini sürekli olarak tedirgin etmiştir. Buna karşın, Türkiye Cumhuriyeti Devleti verilen sözü tutmuş ve katılımcılığa dayanan yerel kurumları çeşitli desteklerle yaşatmış ve geliştirmiştir.

Kurtuluş Savaşı’yla Başlayan Ayaklanmalar

Mustafa Kemal, Samsun’a çıkıp ulusal savaşımı başlattıktan sonra, Kürt ayaklanmalarında büyük bir artış görüldü. Ayaklanmaların çıkış zamanlaması bunların bir merkezden yönlendirildiğini gösteriyordu. Nitekim 50 yılı aştığı için bugün açıklanmış bulunan, ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya gizli belgelerinde bu durum çarpıcı bir biçimde görülmektedir.
Mustafa Kemal, durumu bu belgeleri görmeden saptamıştı. Elazığ ValisiAli Galip ve Noel’in Sivas Kongresi’ni basacağı duyumunu aldığında Kongre’de şu konuşmayı yapmıştı: “İngilizlerin amacı, para ile memleketimizde propaganda yapmak ve Kürtlere Kürdistan kurma sözü vererek, aleyhimize ve bize karşı suikast düzenlemeye yöneltmek olduğu anlaşılmış, karşı önlemler alınmıştır.” 6

İngiliz Belgeleri ve Ayaklanmalar

İngiltere’nin İstanbul’daki Yüksek Komiser Yardımcısı Amiral Webb, Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a gönderdiği 19 Ağustos 1919 günlü yazanakta (raporda) şunları yazıyordu: “Amerika, Trabzon ve Erzurum’u içine alan bir Ermenistan’ı himaye edecek, geri kalan dört il ise bir Kürt devleti olarak İngilizler’in himayesine bırakılıyor.”7
Kürt aşiret reislerinin nasıl satın alındıklarını ve kime karşı kışkırtıldıklarını gösteren iki gizli belgeyi, bir başka İngiliz Yüksek KomiseriAmiral Calthorpe, 9 Temmuz 1919 ve 21 Temmuz 1919 tarihlerinde hazırlar ve Londra’ya gönderir: “Binbaşı Noel (Kürtler içinde çalışan binbaşı rütbeli bir İngiliz ajanı) Abdülkadir ve Bedirhanoğulları ile görüştü. Abdülkadir satın alındığı takdirde güçlük çıkarmaz.”8 “Binbaşı Noel, Kürt şefleriyle görüş birliğine varırsa, bundan büyük yararlar sağlayacağını söylüyor... Kürtler henüz Mustafa Kemal’e karşı ayaklanmadı. Noel bunu başarabileceğinden emin.”9
İngilizler’in, Kürtleri çıkarları için nasıl kullandığını gösteren kendilerine ait iki gizli yazanak, o gün olduğu gibi bu gün de geçerliliğini korumaktadır ve emperyalizmin az gelişmiş ülke insanlarına bakışını göstermesi açısından ilginçtir. Hohner imzalı ve 27 Ağustos 1919 tarihli yazanakta şöyle söylenmektedir: "Kürt sorununa verdiğimiz önem Mezopotamya’ya verdiğimiz önemdendir. Yoksa Kürtlerin ve Ermenilerin durumu bizi hiç ilgilendirmez.”10
Öbür yazanak, 28 Kasım 1919 tarihlidir ve İngiliz ajanı Kindston kaleme almıştır: “Kürtlere ne kadar inanmasak da onları kullanmamız çıkarımız gereğidir.”11

ABD Görüşü

O günlerin genç ve istekli yeni emperyalist ülkesi ABD’nin, İstanbul’a Yüksek Komiserlik göreviyle gönderdiği, İspanya Savaşına katılmış deneyimli subayı Amiral Bristol; Kürt sorununun gerçek temellerini, Washington’a gönderdiği, 20 Şubat 1922 tarihli gizli yazanakta ortaya koyar: “... Şimdi Kürdistan Mezopotamya’nın ünlü petrol yatakları nedeniyle yabancı entrikalar başladığı için kuşkusuz ciddi sorunlar yaratabilecektir. İngilizler herhalde, Kürdistan’ı denetim altına almak için Kürtleri Türklere karşı kullanmak isteyecektir... Batıdaki savaş Türklerin lehine biterse, Türkler yetenekli askeri liderlerinin biriyle Kürt sorununa son verebilir. İngilizler kuşkusuz bu durumu bilmektedir. Gene de Kürt sorunu ile uğraştığı sürece, Mustafa Kemal’in Musul’a el koyamayacağını düşünmektedirler. Dolayısıyla Kürtçülük hareketlerini desteklemektedirler.”12

Mayıs 1919: Ayaklanmalar Başlıyor

Kurtuluş Savaşı örgütlenip kalıcı bir güç olmaya başlayınca önce gerici ayaklanmalar, hemen ardından da Kürt ayaklanmaları ortaya çıktı. 1920 ve 1921 yıllarında irili ufaklı tam 60 gerici ayaklanma oldu. Bandırma, Gönen, Susurluk,Kirmasti, Karacabey, Biga, İzmit, Adapazarı, Düzce, Hendek, Bolu, Gerede, Nallıhan,Beypazarı, Bozkır, Konya, Ilgın, Kadınhanı, Karaman, Çivril, Seydişehir, Beyşehir,Koçhisar, Yozgat, Yenihan, Boğazlıyan, Zile, Erbaa, Refahiye, Zara, Viranşehir bu ayaklanmaların bir bölümüydü.13
Mustafa Kemal, Samsun’a çıkmadan bir hafta önce 11 Mayıs 1919’da, ilk Kürt ayaklanması başladı. Midyat’ın güneyindeki aşiretlerin reisi olan Ali Batı, Kürt devleti kurmak üzere ayaklandı. Üç ay süren ayaklanma, 19 Ağustos 1919’da bastırıldı.
Ankara Hükümeti’nin kurulmasından sonra arka arkaya patlak veren Kürt ayaklanmalarının ilki Koçgiri Ayaklanması’dır. 135 köye yayılmış olan Koçgiri aşireti, Yunan ordusunun Bursa’dan saldırıya geçmesinden iki hafta önce, saldırıya destek olurcasına, 6 Mart 1921 günü ayaklandı.
Bunların da amacı bir Kürt devleti kurmaktı. Oysa Mustafa Kemal, bu aşiretin ileri gelenlerinden Alişan ile Sivas’ta görüşmüş ve onu milletvekili adayı göstermişti. Ayaklanmanın çıktığı günlerde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 72 Kürt milletvekili vardı.14 Ayaklanma yaklaşık üç ay sonra 17 Haziran 1921’de bastırıldı.

Musul ve Nasturiler

Musul’un kime kalacağı tartışmalarının olduğu günlerde, İngiltere Musulsorununun ele alınması için Milletler Cemiyetine (dönemin Birleşmiş Milletleri) başvurdu. Bundan bir gün sonra, 7 Ağustos 1924’de Nasturi Ayaklanmasıbaşladı. İngilizler; Erbil, Kerkük ve Rewanduz bölgelerinde silahlandırdıklarıNasturileri (bölgede yaşayan bir Hıristiyan topluluğu) Hakkari bölgesinde ayaklandırdı.
Ayaklanma 28 Eylül 1924’de bastırıldı ve ayaklanmacılar İran’a kaçtı.Musul’u denetimi altına almak isteyen İngilizler bu ayaklanmayı tasarlı (planlı) ve örgütlü bir biçimde çıkarmıştı. Milletler Cemiyeti’nde, ‘Türklerin, kendi sınır boylarına bile hakim olamadıkları, Musul’u almalarıyla orayı da istikrarsızlaştıracakları’ yönünde yaymaca (propaganda) yaptılar.

Şeyh Sait

Nasturi Ayaklanması’nın bastırılmasından yaklaşık dört ay sonra, Sunni Şafi mezhebinden bir Nakşibendi olan Şeyh Sait, ayaklandı. Hamidiye alay komutanlarından Mutki aşireti reisi Muşlu Hacı Musa, Mayıs 1923 de Erzurumda, Kürt Azadı Cemiyeti’ni kurmuştu.
Şeyh Sait bu derneğin üyesiydi. Kürt Azadi Cemiyeti’nin 1924 yılındaki ilk kongresinde; en geç Mayıs 1925 tarihinde bir ayaklanma başlatılacağı, gerekli dış yardımın İngiliz ve Fransızlar tarafından yapılacağı, kongreye katılan delegelere bildirilmişti. Ayaklanma biraz da rastlantı sonucu saptanan günden önce, 13 Şubat 1925’te başladı. Türkiye’de düşünülen demokratik açılımların, zorunlu olarak, gerilemesine neden olan bu ayaklanma, 3,5 ay süren etkili bir savaşım ile 31 Mayıs 1925 tarihinde bastırıldı.
Şeyh Sait ayaklanması, aynı Nasturi Ayaklanma’sında olduğu gibi İngiltere kaynaklıydı ve Musul petrol bölgesinin ele geçirilmesine yönelikti. Bu durumu açık bir biçimde gösteren gizli belgelerden birisi de, Fransa’nın Bağdat’taki Yüksek Komiserliği’nin, Paris’e gönderdiği yazanaktır : “Şeyh Sait ayaklanması kendiliğinden birdenbire meydana çıkmadı. Kürdistan dağları yabancıların kışkırtması ve desteği ile ayaklandı. Ayaklanma işareti İstanbul’daki Kürt yanlısı çevrelerden geldi. Bu bölgede ortaya çıkan olaylar, İngilizlerin uğradıkları yenilgiden sonra hiç affetmedikleri Mustafa Kemal’e ve Ankara’daki Meclise karşı yürüttükleri siyasetin bir parçasıdır... Kürt ayaklanması bundan daha iyi koşullarda patlak veremezdi. Ayaklanma, Türklerin Musul üzerindeki iddialarını araştıran komisyonda, Türklerin kendi topraklarındaki Kürtler arasında bile huzuru sağlayamadığını gösterecekti.”15
Kürt ayaklanmaları, Şeyh Sait Ayaklanması’ndan sonra da sürdü. 1938’e dek süren bu ayaklanmaların adları ve tarihleri şöyleydi; Sasan Ayaklanması (1925-1937), Ağrı Ayaklanmaları (1926-1930), Koçuşağı Ayaklanması (1926), Zeylan Ayaklanması (1930), Oramar Ayaklanması (1930). Cumhuriyetin ilanından sonra meydana gelen bu ayaklanmalardan başka; Roçkotan ve Raman (1925), Biçar(1927), Tendürük (1929), Savur (1930), Pülümür Tedip (yola getirme) eylemceleri (harekatları) meydana gelmiştir.

Dersim’in Önemi


Dersim Ayaklanması’nın, gerek ayaklanmacılar gerekse genç Cumhuriyet açısından ayrı bir önemi vardır.

2 Haziran 2015 Salı

Kurulacak yeni hükümetin önceliği yapısal sorunlar olmalı - Prof. Vefa TARHAN


ABD’de Chicago Loyola Üniversitesi öğretim üyesi ve Anadolu Partisi milletvekili adayı Ekonomist Prof. Dr. Vefa Tarhan, 7 Haziran seçimleri öncesi ülke ekonomisini ve partilerin vaatlerini değerlendirdi.
ABD’de Chicago Loyola Üniversitesi’nde finans bölümünde öğretim üyeliği yaparken, Bilkent Üniversitesi İşletme Bölümü'nde misafir profesör olarak görev alan Ekonomist Prof. Dr. Vefa Tarhan, dış finansman ihtiyacının ekonomideki kırılganlıkların en başında geldiğini belirterek, “Dış finansman ihtiyacı ekonomide bir numaralı sorun, bu parayı Türkiye nasıl bulacak ” dedi. Partilerin, seçim beyannamelerinde yer alan asgari ücret artışının mutlaka kaynak sorunu yaratacağını ve bunun bir bedeli olacağını kaydeden Tarhan, partilerin bu konuda sorumsuz davrandıklarını söyledi. 
“216 milyar dolar para nereden bulunacak?” 
Anadolu Partisi’nden Ankara 2. Bölge birinci sıradan milletvekili adayı olan Tarhan, Türkiye ekonomisi ve 7 Haziran seçimlerine giderken partilerin seçim beyannamelerinde yer alan vaadleri satır başlarıyla şöyle değerlendirdi: "Ekonomide pek çok kırılma noktası var ancak bunun en başında dış finansman ihtiyacı geliyor. Türkiye’nin orijinal vadesi ne olursa olsun bir yıl içinde vadesi dolacak borçları için bu yıl toplam 216 milyar dolara ihtiyacı var. Bu milli gelirin yüzde 28’i kadar bir rakam. Yani en büyük kırılganlık noktası bu paranın bulunması. Türkiye sağlıklı iki finansman kaynağı olan doğrudan yatırımlar ve tasarruflarda sınıfta kalmış durumda. Sıcak paraya esir kaldık. Dış kaynak bir numaralı sorun. Bu ülke dış kaynağı nasıl bulacak. Bir ölçüde rezervleri eritiyoruz. Bir istatistiki şehir efsanesi ‘Türkiye’nin rekor rezervleri var.” Oysa o rakamın içinde örneğin İş Bankası’nın dolar mevduatı olduğu için koyduğu zorunlu karşılıklar da var. Net rezervler benim hesabıma göre 35 milyar dolar, yani 5-6 haftalık ithalat. Bu para ile TL’yi koruyamazsınız, bir işlem yapamazsınız. 
Bir başka şehir efsanesi 'IMF borcunu sıfırladık’ diyorlar. 2002 sonunda Türkiye’nin IMF’e 16 milyar dolar kadar borcu vardı, şimdi sıfır borcu var. 2002 sonunda Türkiye’nin şirket devlet, IMF, dahil toplam borcu 129 milyar dolardı. 16 milyar doları ödediniz ama toplam borcunuz 402 milyar dolar. IMF’e borcumuzu ödedik demek yanlış değil mi? 
“Yapısal problemlere el atılmadı” 
Son 12 yıla bakarsanız 2007 yılına kadar dünya bir lale devri yaşadı. Üretgenlik yüksekti, enflasyon, faiz düşüktü, Türkiye bundan payını aldı. Yapısal reformlar acı bir ilaçtır, bunu yapmak için en ideal ortam ekonomik koşulların iyi olduğu ortamdır. Bu ortamı yaşadık ama bizim yöneticilerimiz hiçbir yapısal probleme el atmadılar. Ülkenin kronik problemlerine yeni problemler eklendi. İşsizlik, vergi yapısının bozukluğu, tasarruf oranlarının düşüklüğü, sermaye piyasalarının cılızlığı kronik sorunlar. Bu sorunlara, cari açık, bireysel ve şirket kredilerindeki büyüme hızının artması, özel sektör borçları ile sıcak paranın hakimiyeti gibi yeni problemler eklendi. 
Mali disiplin yok 
Türkiye’nin bütçe açığına ve borç tutarına bakarsanız IMF’in her ikisi de 30 ülkeden oluşan iki tane örneklemesi var, bir tanesi gelişen ülkeler, diğeri gelişmekte olan ülkeler. Türkiye’de bu rakamlarlar yani borç –gayrisafi milli hasıla oranı ve bütçe açığı ortalaması gelişen ülkeler ortalamasında. Yani özel bir durum yok, mali disiplin yok.
Seçim beyannamelerinde yer alan asgari ücret artışı mutlaka kaynak sorunu yaratır. Sorumsuz bir davranış, bir müzayede var. Birisi “bin 500, diğeri 5 bin lira” diyor, “iki maaş ikramiye, mazot” diyor. Bizim partimizin böyle bir vaadi yok. Asgari ücretteki artışın bir bedeli var, bu bedeli birisi ödeyecek. Asgari ücretten vergi almazsan, mazotu bir buçuk liradan satarsan, bütçe açığı yükselecek. Ülkede bir israf var ama asgari ücreti artıracak, emekliye iki ikramiye verecek kadar da kaynak yok."
Cari açık için 4 ayaklı çözüm önerisi
Ben cari açık sorununun 4 konuya odaklanarak çözülebileceğini iddia ediyorum. Birincisi tarım, dünyada ihraç edilen domatesin yüzde 25’ini Hollanda ihraç ediyor. Hollanda’nın ekilebilir arazisi Türkiye’nin 28’de biri. Biz tarımı hor görmüşüz ama böyle bir lüksümüz yok. İkinci saha turizm, üçüncü saha lojistik, dördüncü alan yüksek katma değerli üretim. Bunun için de eğitim önemli.”

CANAN SAKARYA- ANKARA
DÜNYA Gazetesi