15 Şubat 2016 Pazartesi

Türkiye´de Bağcılık, Asma Üzüm Yetiştiriciliği, Üzüm Türleri



Bağçılık,Asma üzüm yetiştiriciliği, üzüm türleri



Ülkemiz bağcılık için en uygun iklim şartlarına sahiptir. Bu nedenle asma yetiştiriciliği yüzyıllardan beri yapılmaktadır.

Asma hemen her toprakta yetişir. Az sulamayla yetinmesi, yamaç arazileri de değerlendirmesi tercih edilmesini sağlamıştır. Ayrıca üzümün birçok değerlendirme şeklinin olması da dünya üzerinde en fazla üretilen meyve olmasına yol açmıştır.

Bağ yetiştiren ülkeler içinde Türkiye 1999 yılı verilerine göre 560.000 ha bağ alanı ile dördüncü, 3.650.000 ton yaş üzüm üretimi ile de beşinci sırada yer almıştır. Üzüm üretiminin tüm meyve üretimimiz içindeki payı %30.7'dir.

Üzüm sofralık, şaraplık, kurutmalık olarak üç şekilde değerlendirilir. Bunun yanında pekmez, pestil, köfter, sucuk, ezme gibi değerlendirme yolları da vardır.

Ülkemizde üretilen üzümün 2.235.000 tonu çekirdekli, 1.365.000 tonu çekirdeksizdir. Toplam üretimin %35.4'ü sofralık, %41.7'si kurutmalık, %5.5'i şaraplık olarak , %8.8'i çeşitli gıda ürünleri elde etmek amacıyla kullanılmaktadır.

Ülkemizde yer alan 9 tarım bölgesi içinde hem alan, hem de üretim yönünden Ege Bölgesi birinci sırada gelmektedir. Sadece bu bölgemiz bağ alanlarının %28.5'ine, üzüm üretiminin % 45.6'sına sahiptir. Modern bağcılık tekniği sayesinde dekara ortalama verim 1.000 kg'ın üzerine çıkmıştır. Son yıllarda tesis edilen bağlarda telli terbiye sistemleri kullanılmaktadır. Bölgede kurutmalık üzüm yetiştiriciliği yapılmakta olup, %90 oranında yuvarlak çekirdeksiz üzüm çeşidi üretilmektedir.

Bağ alanı ve üretim açısından ikinci sırada gelen Akdeniz Bölgesi erkenci üzüm yetiştiriciliği açısından önemlidir.Örtü altı bağ yetiştiriciliği son yıllarda artmıştır. Yalova İncisi ve Trakya İlkeren çeşitleri ile artık Mayıs ayı sonunda ilk turfanda ürün alınabilmektedir. Akdeniz Bölgesi'nde yayla bağcılığı konusunda da gelişmeler vardır.

Marmara Bölgesi'nin Trakya kesiminde şaraplık, Anadolu tarafında ise orta mevsim ve geç mevsimde olgunlaşan sofralık üzüm çeşitleri yetiştirilmektedir. Tekirdağ ve Edirne'de şaraplık üzüm üretimi çok yaygındır, ürünleri ise Tekel ve özel sektöre ait şarap fabrikalarında değerlendirilmektedir.

Ülkemizin diğer bölgelerinde de standart üzüm çeşitlerine ait bağlar bulunmaktadır. Güney Doğu Anadolu Projesi (GAP)'nin tamamlanması ile çalışmaya başlanmasından sonra Güney Doğu Anadolu Bölgemizde bağcılık daha önemli hale gelecektir.

Bağcılıkta filokseranın tahribatı nedeniyle aşılı-köklü fidan kullanmak zorunlu olmaktadır. 1998 yılı verilerine göre bir yılda üretilen fidan sayısı 2.7 milyonu aşılı, 1.25 milyonu aşısız Amerikan asma fidanı olmak üzere 4 milyon adettir. Bu rakamın yoğun tarım dallarından olan bağcılığın geliştirilmesi için artırılması gerekmektedir.

Türkiye bağlarının %80'i goble ya da mahalli terbiye sistemlerine göre kurulmuş bağlardır. Yüksek terbiye sistemleri daha çok Ege Bölgesi'nde yoğunlaşmıştır. Türkiye genelinde son yıllarda tesis edilen bağlarda telli terbiye sistemleri kullanılmaya başlanmıştır.

Bağcılık özel bilgi ve beceri isteyen tarım koludur. Bakım işlerinin zamanında uygulanması çok önemlidir. Hastalık ve zararlılarla mücadele mutlaka yapılmalıdır. Ancak zamansız ve gereksiz ilaç kullanımı doğal dengeyi bozar, insan sağlığına zarar verir, üründe kalite ve verim kayıplarına yol açar. Yanlış yapılan ilaçlı mücadele sonucu kuru üzüm ve şarap ihracatında, ayrıca yurt içi tüketimde, meyvedeki ilaç kalıntıları nedeniyle sıkıntı yaşanacaktır.

Ülkemizde üzümler çeşit ve ekolojiye göre Haziran başı ile Kasım ayı sonuna kadar olan periyotta hasat edilmektedir. Hasat zamanı ve şekli çeşidin sofralık, şaraplık ya da kurutmalık oluşuna göre değişir. Pazar isteklerine, tatlanma durumuna, salkım sapı ve iskeletinin rengine göre hasada başlanır. Ambalajlama özellikle sofralık üzümlerde önem taşır. Standartlara uyulmalıdır. Ülkemizde yıllık ortalama 5.000 ton civarında üzüm soğuk hava depolarında depolanmaktadır. Üretilen yaş üzümün 1/3'ü kurutmalık olarak değerlendirilmektedir. Ülkemiz bu yönden dünyada ilk sırada yer almaktadır.

Ülkemiz Uluslararası piyasada çekirdeksiz kuru üzüm ticaretiyle tanınmaktadır. Üzüm ihracatının %87 ila 91'i kuru üzümden oluşur. Sofralık üzüm ihracatımızın oranı %3.3'tür. Erkenci üzüm çeşitlerinin yaygınlaşmasıyla bu rakamın artması beklenmektedir.

Türkiye bağlarının büyük bölümünde (%80), mekanizasyona elverişli olmayan terbiye şekli kullanılmaktadır. Oysa insan iş gücünün azalması mekanizasyonun artması gerekmektedir. Bunun için geleneksel terbiye şekli olan Goble vBulletin. sistemlerden hızla yüksek telli sistem bağcılığa geçilmelidir.

Bağcılık gelir açısından önemli tarım kollarından biridir. Tabii olarak bu sektörü üzüm üreten işletmeler oluşturmaktadır. Bu işletmelerden 2,5 milyon kişi gelir sağlamaktadır. Ülkemizde bağcılık genellikle küçük işletmelerde yapılmaktadır. Küçük alanlarda yapılan bağcılık büyük alanlar üzerinde yapılırsa karlılık artar.

Dünya şarap üretiminde ve ticaretinde Türkiye'nin payı % 0.11 ile son derece küçüktür. İhraç edilen şaraplar çok az miktarda şişelenmiş olarak, daha büyük miktarda ise dökme olarak satılmaktadır.

Üzümün diğer değerlendirme ürünleri pekmez, sucuk, reçel, köfter, bastık, samsa, pestil vBulletin. iç pazarda tüketilmektedir.

Bağcılık dünyanın en uygun iklim kuşağında yer alan ülkemiz için vazgeçilmez tarım kollarından biridir. Ülkemiz bağcılığını geliştirmek için modern bağcılık tekniklerini kullanmak, üretim-pazarlama zincirini sağlamak gerekmektedir.

1.2. Bölgelere Göre Standart Üzüm Çeşitleri
MARMARA BÖLGESİ 

Sofralık Çeşitler 


Amasya Beyazı, Alphonse Lavallée, Alpehlivan, Cardinal, Çavuş, Değirmendere Siyahı, Erenköy Beyazı, Edincik Karası, Hafızali, Hacıbalbal, Hacıoğlu Siyahı, Hamburg Misketi, İtalia, Kozak Beyazı, Kozak Siyahı, Muscat Reine des Vignes, Müşküle, Razakı.

Şaraplık ve Şıralık Çeşitler

 Adakarası, Beylerce, Clairette, Cinsaut, Gamay, Karalahana, Karasakız, Papazkarası, Pinot Chardonnay, Pinot noir, Riesling, Semillon, Vasilaki, Yapıncak.

EGE BÖLGESİ

Sofralık Çeşitler 
Alphonse Lavallée, Cardinal, Hamburg Misketi, İtalia, Kozak Beyazı, Kozak Siyahı, Muscat Reine des Vignes, Razakı, Osmancık, Pek, Pembe Çekirdeksiz, Pembe Gemre, Perlette, Sultani Çekirdeksiz, Yuvarlak Çekirdeksiz.

Şaraplık ve Şıralık Çeşitler Alicante Bouschet, Cabernet Sauvignon, Carignane, Çalkarası, Merlot, Semillon.

Kurutmalık Çeşitler Sultani Çekirdeksiz, Yuvarlak Çekirdeksiz.

KARADENİZ BÖLGESİ 
Sofralık Çeşitler Çavuş, Hafızali, Hamburg Misketi, Kömüş Memesi.

Şaraplık ve Şıralık Çeşitler Boğazkere, İzabella, Narince, Öküzgözü.

İÇ ANADOLU BÖLGESİ

Sofralık Çeşitler 
Alphonse Lavallée, Çavuş, Hafızali, Hamburg Misketi, Muscat Reine des Vignes, İtalia, Razakı, Gül Üzümü, kadın Parmağı, Parmak.

Şaraplık ve Şıralık Çeşitler Akdimrit, Emir, Hasandede, Kalecik Karası, Karadimrit, Papazkarası.

Kurutmalık Çeşitler Akdimrit, Karadimrit, Besni.

AKDENİZ BÖLGESİ

Sofralık Çeşitler 
Alphonse Lavallée, Muscat Reine des Vignes, İtalia, Razakı, Adakarası, Cardinal, Hönüsü, Işıklı, Pance Page Rankingécose, Perlette, Perle de Csaba, Tarsus Beyazı, Yıldız.

Şaraplık ve Şıralık Çeşitler Burdur Dimriti, Dökülgen, Kabarcık, Sergi Karası.

GÜNEYDOĞU ANADOLU BÖLGESİSofralık Çeşitler Ağ besni, Dımışkı, Hönüsü, Tahannebi.

Şaraplık ve Şıralık Çeşitler Boğazkere, Dökülgen, Horozkarası, Kabarcık, Öküzgözü, Rumi, Sergi karası.

Kurutmalık Çeşitler Besni

DOĞU ANADOLU BÖLGESİ 
Sofralık Çeşitler Karaerik, Tahannebi, Şilfoni.

Şaraplık ve Şıralık Çeşitler Boğazkere, Kabarcık, Narince, Öküzgözü.

Kurutmalık Çeşitler Besni
1.3. Bazı Standart Üzüm Çeşitlerinin Tanıtımı
ÇAVUŞ :Türkiye'nin her yerinde rastlanmakla beraber daha ziyade Marmara Bölgesinde ve Bozcaada'da geniş olarak yetiştirilmekte olan erkenci sofralık bir çeşittir. Tanesinin gevrek sulu ve hoş aromalı olması, çekirdeklerinin kolay ezilmesi nedeniyle çok sevilen bir çeşittir. Tek kusuru fizyolojik dişi çiçekli olması ve dölleyici bir çeşide ihtiyaç göstermesidir. Kara sakız, Hacıbalbal ve Hamburg Misketi çeşitleri dölleyici olarak kullanılmaktadır. Omcalar kuvvetli gelişir, iri taneli, verimli bir çeşittir. Kısa budanır. İnce kabuklu ve beyaz renklidir.

HAFIZALİ: Trakya Bölgesinin en yaygın sofralık beyaz çeşididir.Balkan ülkeleri ve İtalya'da çok yetiştirilir. Omcaları iyi gelişir ve verimlidir. Kısa veya karışık budanır. Orta Anadolu'da da iyi sonuç vermektedir. Orta kalın kabuklu ve beyaz renklidir.



MÜŞKÜLE:


İznik ve Geyve civarında yetiştirilen son turfanda sofralık bir çeşittir. Omcaları kuvvetli gelişir. Kordon şeklinde terbiye edildiğinde iyi ve kaliteli ürün alınmaktadır. Kısa budanır. Omcaların üzerinde bekletilerek veya soğuk hava depolarında muhafaza edilerek pazar süresi uzatılmaktadır. İhraçlık çeşitlerimizden biridir. Kalın kabuklu ve beyaz renklidir. 


RAZAKI :


Ülkemizin hemen hemen her bağ bölgesinde Razakı adıyla bilinen gösterişli, yol ve muhafazaya uygun bir sofralık çeşittir. Verimli bir çeşit olup karışık budanır. İnce kabuklu ve beyaz renklidir.


TARSUS BEYAZI :



Adana ve Mersin civarında geniş olarak üretilen, piyasaya erken çıkan yerli üzümdür. Omcaların gelişmesi ve verimi iyidir. Kısa budanır. Biraz bekletilince tanelenme yapar. Bu özelliği sofralık karakterini olumsuz yönde etkilemektedir. Erkenci olması nedeniyle bir miktar ihraç edilmektedir. Kalın kabuklu ve beyaz renklidir.




TAHANNEBİ:



Güneydoğu'nun en erkenci çeşididir. Verimi ve gelişmesi iyidir. Karışık budanır. Fizyolojik dişi çiçeklidir. Bu nedenle babalık çeşide ihtiyaç gösterir. Kabarcık ve Sergi Karası dölleyici olarak kullanılmaktadır. İnce kabuklu ve beyaz renklidir.


ALPHONSE LAVALLÉE :



Koyu mor renkli, iri taneli, gösterişli, yola dayanıklı, pazar değeri yüksek sofralık bir çeşittir. Kuvvetli ve verimli taban topraklara uygundur. Kısa budanır. Kordon terbiye sistemiyle iyi sonuç verir. Kalın kabuklu ve siyah-mor renklidir.


CARDİNAL :



Çok iri taneli ve salkımlı erkenci sofralık bir çeşittir. Son yıllarda Akdeniz, Ege ve Marmara Bölgelerinde süratle yayılmıştır. Omcaları kuvvetli gelişir. Verimi çok iyidir. Kısa budanmalıdır. Kordon terbiye sistemleri önerilir. Çiçekten önce somak seyreltmesi, kaliteyi artırır. Sıcak yerlerde güneş yanığı, taban yerlerde tane çatlaması görülebilir. Orta kalın kabuklu ve kırmızı renklidir.


YUVARLAK ÇEKİRDEKSİZ :Ege bölgesi bağlarının yarıdan fazlasını teşkil eden çekirdeksiz üzümlerin %90'nı bu çeşit oluşturur. Çok kaliteli kehribar sarısı renkte kuru üzüm elde edilir ve çoğu ihraç edilir. Sofralık olarak değerlendirilen ve aranan bir çeşittir. Kendine has karamelize bir lezzeti vardır. Çekirdeksiz olduğundan taneleri küçüktür ve pazara ulaşıncaya kadar tanelenme yapar. Hormon uygulanması, bilezik alma ve salkım seyreltmesi yapılarak tane irileştirilebilir. Uzun budama gereklidir. İnce kabuklu ve beyaz renklidir.


DÖKÜLGEN :Güneydoğu Anadolu ve Akdeniz bölgelerinde yetiştirilen çok verimli bir çeşittir. Orta kalitede sofra şarabı verir. Daha çok şıralık olarak yetiştirilir. Karışık budanır. Güneydoğu da Hönüsü çeşidinin dölleyicisi olarak kullanılmaktadır. Sek ve likör şarabı yapılır. Şarabı altın sarısı renkte, kuru madde ve gliserince zengindir. Alkol derecesi %11-13 arasında değişir. Genel asidi 4 gr/L. civarında olup, biraz düşüktür. Kabarcık veya Hasandede şarabı ile karıştırılarak paçal da yapılmaktadır. Orta kalın kabuklu ve beyaz renklidir.


EMİR :



Nevşehir, Kırşehir, Kayseri ve Niğde çevresinde yetiştirilen, Orta Anadolu'nun kaliteli şaraplık çeşididir. Sek şarabı yapılır. Alkol derecesi %10-11 asidi 5-6 gr/L. civarındadır.Kuru madde ve pH' sı kalite şaraplar için belirlenmiş sınırdadır. Omcaları iyi gelişir. Kısa veya karışık budanan verimli bir çeşittir. Orta kalın kabuklu ve beyaz renklidir. Kapadokya bölgesinin (Nevşehir, Kırşehir, Kayseri, Niğde ) suyu bol olan bir üzüm çeşididir. Adını hükümdarların özel şarabı olmasından ötürü emirlerden almıştır. Özellikle Hititler ve Romalılar döneminde büyük değer kazanan Emir üzümü bölgede geniş alanlara yayılmıştır. Bazı dönemlerde bölgedeki şaraplık çeşitler yerine sofralık üzüm çeşitlerini yerleştirmeye yönelik çalışmalar olmuş ise de, bölgenin toprak yapısı ve ikliminin kaliteli sofralık üzüm yetiştirmeye uygun olmaması nedeniyle başarısız olunmuştur. Son derece zarif bünyeli ancak dolgun gövdeli şarap verir. Sek şarap yapımında kullanılır. Emir üzümünden üretilen şaraplar yeşil sarı ya da açık sarı olur.Kapadokya bölgesinin (Nevşehir, Kırşehir, Kayseri, Niğde ) suyu bol olan bir üzüm çeşididir. Adını hükümdarların özel şarabı olmasından ötürü emirlerden almıştır. Özellikle Hititler ve Romalılar döneminde büyük değer kazanan Emir üzümü bölgede geniş alanlara yayılmıştır. Bazı dönemlerde bölgedeki şaraplık çeşitler yerine sofralık üzüm çeşitlerini yerleştirmeye yönelik çalışmalar olmuş ise de, bölgenin toprak yapısı ve ikliminin kaliteli sofralık üzüm yetiştirmeye uygun olmaması nedeniyle başarısız olunmuştur. Son derece zarif bünyeli ancak dolgun gövdeli şarap verir. Sek şarap yapımında kullanılır. Emir üzümünden üretilen şaraplar yeşil sarı ya da açık sarı olur.


BOĞAZKERE



Diyarbakır yöresinin kırmızı şarap yapımında kullanılan bir üzüm türüdür. Çakıllı, zaman zaman kalkerli ve killi topraklarda hayat bulur. Dicle ve Fırat nehirleri arasındaki alüvyonlu ovalar ve o bölgenin iklim koşulları bu üzümün yetişmesi için son derece uygun koşullar sağlar. Bu üzüm de tarihte Ermeni ve Süryani vatandaşlarımızın şaraplık olarak yetişttrip bize miras bıraktıkları bir üzüm çeşididir.Ancak aynı Boğazkere üzümünde yaşandığı gibi, daha sonra dinsel nedenler, büyük kentlere göç sonucu bölgenin boşalması ve Güneydoğu Anadolu bölgesinin son derece sağlıksız toprak dağılım yapısından dolayı unutulmuş ancak son yıllarda yine üretimi arttırılmış bir üzüm çeşididir.

Boğazkere adı tadından gelmektedir. Yendiği zaman insanın boğazında bıraktığı yanma-ekşime duygusu bölgede 'kermek ' diye adlandırılmaktadır. Küçük taneli, koyu renkli,kalın kabuklu ve güçlü taninli bir üzüm türüdür.

Boğazkere üzümü çoğunlukla şaraplarda Öküzgözü üzümüyle kupaj edilerek ,ona üçte bir (1/3) oranında katılmak suretiyle kullanılır. Bu şekilde çok başarılı şaraplar elde edilir. Bu şarapların bazıları şunlardır :

Doluca Özel Kav, Kavaklıdere Selection Kırmızı , genç birşarap olan ve birkaç ay içinde tüketilmesi gereken Kavaklıdere- Primeur Kırmızı, Turasan Öküzgözü- Boğazkere, Kocabağ Öküzgözü - Boğazkere, Pamukkale Diamond (Öküzgözü- Boğazkere) Tekel- Buzbağ .

Boğazkere şrabı monosepaj olarak da şarap üretir ve bu şaraplarda yine oldukça iyi kalitede olup, yıllanmaya uygun olurlar. Boğazkere şarabı morumsu koyu kırmızı renkte yoğun taninli bir şaraptır. Boğazkere'de vanilya, tarçın, kuru erik aromaları hissedilir. Dengeli bir burukluğa sahiptir. Ağızda meyve tadı ve meşe fıçıdan kaynaklanan hafif yanık bir tad bırakır. 


NARİNCE : 



Tokat ve Amasya yöresinde bağların %80-90'nı bu çeşitten kurulmuştur. Yerli çeşitlerimiz arasında en kaliteli sek ve dömisek şarap yapılan çeşitlerden birisidir. Verimli bir çeşittir. Kısa veya karışık budanır. Sek şarabın alkol derecesi %11-13 arasında, asidi 6-7 gr/L civarındadır. Sek şarapları gibi, dömisek şarapları da kimyasal bileşim ve aroma maddeleri bakımından iyi ve kaliteli olmaktadır. Orta kalın kabuklu ve beyaz renklidir.
İç kuzey Anadolu'da Tokat yöresinde üretilen bir beyaz üzüm çeşididir. Karadeniz kıyısına yakın dağların güneyindeki yaylada yetişir.Bu bağlık bölge Yeşilırmak boyunca devam eder. Burada genelde karasal iklim vardır ve bağlar ortalama 500 m.yükseklikte bulunur. Narince adı, ince kabuğundan kaynaklanıyor olabilir.Nefis bir aroması vardır. Dömisek şaraplarda çok iyidir. Yıllandırmaya ve meşe fıçıda bekletmeye uygun ender beyaz üzüm türlerinden biridir. 


SEMİLLON



 Dünyaca meşhur şaraplık bir çeşittir. Şarabında incir aroması vardır. Sıcak yerde yetiştirilirse mükemmel kalitede tatlı şarap verir. Yurdumuzda yaygın olarak Tekirdağ yöresinde yetiştirilmektedir. Sek şarabı yapılmaktadır. Ege veya Güneydoğu Anadolu'da yetiştirildiğinde kaliteli tatlı şarap verebilir. Erken olgunlaşan verimli bir çeşittir. Kısa ve karışık budanır. Uzun budandığında daha fazla ürün almak mümkündür. Şarabı dolgundur, oksidasyona kısmen dayanıklıdır ve 1-1,5 yılda şişeleme olgunluğu kazanır. Orta kalın kabuklu ve beyaz renklidir.

CABERNET SAUVİGNON : 



Çok kaliteli şaraplık bir çeşittir. Şaraplarında karakteristik tat, buke, alkol-asit dengesi ve renk mükemmeldir. Dünyanın en iyi kırmızı şaraplık çeşitlerinden birisidir. Tane tutumu seyrek ve gayri mütecanis olduğundan verimi az ve gelişmesi orta bir çeşittir. Karışık budama gerektirir, serin bölgelere iyi adapte olur. Tekirdağ yöresine iyi uyabilir. Verimi az ve salkımları gayri mütecanis olduğundan yurdumuzda arzu edilen düzeyde yetiştirilmemektedir. Kalın kabuklu ve siyah renklidir.



KALECİK KARASI



orta Anadolu, Ankara, Kalecik ve Kırıkkale dolaylarında yetiştirilen çok kaliteli sek şarap yapılan bir çeşittir. Dolgun bukeli ve dengeli şarap verir. Orta Anadolu'nun en kaliteli siyah şaraplık çeşididir. Verimi iyidir ve karışık budanır. Şarabında %12-13 alkol, 5-7 gr/L. toplam asit ve 23-24 gr/L. şekersiz kuru madde vardır. Kalın kabuklu ve siyah renklidir.


ÖKÜZGÖZÜ :



Tek başına şarabının toplam asidi yüksek, alkolü az olmasına rağmen, dolgun bukeli kaliteli ve kendine has aromalı şarap veren bir çeşittir. Boğazkere çeşidinin şekeri daha yüksek olduğundan Öküzgözü-Boğazkere 2:1 oranında paçal yapılmaktadır. Bu paçal şarabın alkol derecesi %12-13, toplam asidi 5-6 gr/L. ve şekersiz kuru maddesi 22-24 gr/l. olup dengeli ve dolu bir yapıdadır. Karışık budanır, orta verimliktedir. Orta kalın kabuklu ve siyah renklidir. Elazığ, Malatya'nın Arapgir ilçesi ve Tunceli yörelerinde yetiştirilen bir şaraplık üzümdür.Bu bölgenin tarihsel coğrafyasına bakıldığında birçok köyün 20. yüzyıl başı ve Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar Ermeniler tarafından iskan edildiği görülür. Yoğun ermeni göçleri sonucu gerek köylerin boşalması gerekse müslüman nüfusun şaraplık üzüme dinsel nedenlerden dolayı uzak durması ve daha sonrasında bölgeden başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlere göç yaşanması sonucunda genç nüfusun azalması gibi nedenlerle bu üzümün miktarında ve kalitesinde ciddi gerilemeler olmuştur. Ancak son yıllarda bazı devlet ve özel kuruluşların çabaları ve şaraplık üzümün katma değerinde meydana gelen artış sonucu Öküzgözü'nün üretimi artmaya başlamıştır.
Öküzgözü üzümünün yetiştirildiği bölge yaklaşık 1000 metre yüksekliğnde dağlarla çevrili bir bölgedir. Dağların arasından , dar ve uzun vadiler oluşturarak akan ve daha sonra Fırat nehriyle birleşen dere ve çayların yarattığı mikroklima sonucu bölgesel iklim yumuşaması olmakta ve bu değerli üzümün yetişmesi için ideal koşullar oluşmaktadır. Ayrıca son yıllarda bölgede inşa edilen barajların göllerinin ( Keban barajı ve Karakaya barajı ) iklimi yumuşatması sayesinde bu üzümün yetişme alanı genişlemiştir. Öküzgözü, etli ,sulu ve iri taneli bir üzümdür. Adı ,büyüklüğünden gelmektedir. Sofralık olarak da bölge halkı tarafından değerlendirilmekte, ayrıca kurutulup satılmaktadır. Şarap yapımına son derece uygun bir üzümdür. Ancak bu üzüm çoğunlukla yalnız olarak değil, Boğazkere ile kupaj yapılarak şarap olmakta ve bu şaraplar piyasanın genelde en aranan şarapları olmaktadır. Monosepaj olarak da kullanılmakta ve vanilya,siyah frenk üzümü, böğürtlen , kiraz aromaları hissedilen şaraplar üretmektedir. Yıllanmaya son derece uygun şaraplardır. Önemli Öküzgözü şarabı markaları , Kulüp Öküzgözü, Kocabağ Öküzgözü ( Kapadokya yöresinin bir üretici firması ), Turasan Öküzgözü, Cankara Öküzgözü #8216;dür.


SERGİ KARASI :Gaziantep bölgesinin kırmızı şaraplık üzüm çeşididir. Şarabı orta kalitede koyu kırmızı renkte ve alkol derecesi %11-14, genel asidi 5 gr/L ve şekersiz kuru maddesi 28-29 gr/L civarındadır. Tanesi fazladır. Eskitildiğinde iyi bir buke kazanır. Gelişmesi kuvvetli, verimi iyidir. Karışık budanır. İri taneli ve gösterişli olduğundan sofralık ve kurutmalık olarak da değerlendirilmektedir. Orta kalın kabuklu ve siyah renklidir.

BESNİ:




Güneydoğu'nun en önemli kurutmalık çeşitlerinden birisidir. Omcalarının gelişmesi ve verimi çok iyidir. Sofralık olarak da kullanılır. Karışık budanır. İnce kabuklu ve beyaz renklidir.


SULTANİ ÇEKİRDEKSİZ:



Yuvarlak çekirdeksizle birlikte Ege Bölgesi bağlarının yarıdan fazlasını oluşturan, dünyaca meşhur mükemmel kaliteli kurutmalık bir çeşittir. Sofralık olarak da değerlendirilmektedir. Bu durumda tanelerinin irileşmesi için hormon atılır, bilezik alınır ve çilkim seyreltmesi yapılır. Tanelerin salkıma bağlantıları zayıf olduğundan pazara ulaşıncaya kadar tanelenme yapar. Omcaları kuvvetli gelişir. Bu yüzden budamada fazla göz bırakılmalıdır. Karışık budanır. İnce kabuklu ve beyaz renklidir.Etli, az asitli çekirdeksiz beyaz üzümdür.Aslında sofralık ve kurutmalık olarak tüketilir. Tadının ne kadar güzel olduğu isminden bellidir.' Sultanların ağzına layık' anlamındadır.Yetişme alanı Ege Bölgesi olup, Manisa ovası ve daha güneyde Denizli'nin Çal platosu'dur. Sultaniye üzümü son yıllarda Kapadokya'nın Emir üzümüyle kupe edilerek başarılı sonuçlar vermiştir. Emir gibi yine İç Kuzey Anadolu Bölgesi'nin yerel üzümü olan Narince üzümüyle de sonyıllarda karıştırılmakta ve oldukça başarılı sonuçlar elde edilmektedir.Kavaklıdere'nin Sultaniye-sek ve Doluca'nın Angora-Beyaz şarapları çok başarılı Sultaniye örnekleridir. Ayrıca Kavaklıdere'nin Çankayave Doluca'nın Villa Doluca- Beyaz şaraplarında Emir üzümüyle karıştırılarak kullanılır.Yoğun konsantre aromalı Sutaniye özellikle tatlılarla,pastalarla ve meyvelerle soğutularak içilebilir. Ayrıca iyi bir aperitif olabilir.

HAMBURG MİSKETİ.Hem sofralık hem de şaraplık olarak değerlendirilen kokulu bir çeşittir. Yaygın olarak Marmara ve Orta Anadolu Bölgesi'nde yetişir. Omcaları kuvvetli gelişir, verimi iyidir. Kısa veya karışık budanır. Orta kalın kabuklu ve siyah renklidir



HASANDEDE:Ankara, Çorum ve Çankırı yöresinde yetiştirilen bir çeşittir. Orta Anadolu'da yapılan beyaz şarapların çoğu bu çeşidin şarabıdır. Tatlı doyumlu ve kendine özgü aromalı olması nedeniyle sofralık olarak da kullanılır. Kısa budanır. Sek ve dömisek şarabı yapılır. Sek şarapları sofra şarabı niteliğinde orta kalitededir. Alkol derecesi % 12 dolayında, toplam asidi beyaz şaraplar için gerekenden biraz düşüktür. Orta kalın kabuklu ve beyaz renklidir.



İZABELLA:Karadeniz sahil kesiminde özellikle Samsun'dan Rize'ye kadar, ağaçlara sarılmış olarak en fazla rastlanan bir çeşittir. Mantari hastalıklara dayanıklıdır. Tane sıkıldığında içi bütün olarak fırlar. Ekşi ve çilek kokulu bir üzümdür. Esas olarak şıralık olmasına rağmen Karadeniz Bölgesinde sofralık olarak değerlendirilmektedir. Kalın kabuklu ve siyah renklidir.

YALOVA İNCİSİ:Ege ve Akdeniz Bölgesi'nde yetiştirilen, ıslah çalışmaları sonucu elde edilmiş yeni bir çeşittir.Sofralık olup, erkencidir. Taneleri beyaz renkli, oval ve iridir. Kısa budanmalıdır.

ATA SARISI :Ege ve Akdeniz Bölgesi'nde yetiştirilen beyaz sofralık, çok iri, yuvarlak taneli, kısa budama orta mevsimde olgunlaşan bir çeşittir.Kısa budanmalıdır.

TRAKYA İLKEREN :
Siyah renkli, çekirdekli, erkenci, sofralık olarak tüketilen, örtü altı yetiştiriciliğine uygun özellik gösteren, Marmara, Ege, Akdeniz Bölgesi'nde yetiştirilen, yuvarlak ve orta büyüklükte taneleri olan bir çeşittir. 



------------------------------------------------
SÖZLÜK
Kupaj: Farklı özellikteki küvlerin veya fıçıların şaraplarının harmanlanması işlemidir. Bu işlemde, bağların farklı kısımlarında elde edilen şarapların, değişik yılların, değişik işlemlerden geçmiş ayrı karakterde şarapların ya da farklı sepajların birbiri ile harmanlanması yolu ile, daha kaliteli şarapların üretilmesi hedeflenir.

Monocepage: Yalnızca bir çeşit üzümden şarap yapma işlemidir.
Tanen: Üzüm kabuklarında, çekirdeklerinde ve saplarında bulunan ve ağızda burukluk hissi uyandıran maddedir. Kırmızı şaraplarda daha çok bulunan tanenler, bu şarapların gövdesine katkıda bulunurlar ve aynı zamanda yıllan

malarında önemli bir rol oynarlar. Şaraba tanen, üzüm dışında, yıllandırıldığı fıçıdan da geçebilir.

11 Şubat 2016 Perşembe

BATI ÜÇGENİNDEN DÜNYA DÖRTGENİNE - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN




 Türkiye Cumhuriyeti dünya ana karasının tam ortasında yer alan merkezi bir jeopolitik konuma sahip olan orta boy bir ülkedir. Dünya haritasına bakıldığı zaman görülen bu durum, Türk devletinin bugünün koşullarında Türkiye’nin nasıl bir konuma sahip olduğunun en açık göstergesi olarak öne çıkmaktadır. Türkiye dünyanın kenarında kıyısında ya da en ucundaki bir ülke değil ama merkezi coğrafyanın tam ortalarında yer alan önemli bir ülkedir. Bir imparatorluğun yıkılmasından sonra kurulmuş olmasına rağmen,  Türkiye’nin büyükçe sayılabilecek orta boy yüzölçümü böylesine zengin ve güçlü bir jeopolitik konum ile birleşince, dünyanın önde gelen süper güçlerine ya da emperyalist büyük devletlerine karşı direnebilecek ve kendini koruyabilecek bir önemli avantajı da beraberinde getirmektedir. Selçuklu-Osmanlı- Türkiye sıralamasıyla bin yıldır devam edip gelen Türklerin merkezi coğrafya hegemonyası bugünkü durumların hem anlaşılmasında hem de değişiminde anahtar sayılacak bir öneme sahip bulunmaktadır. Türklerin Malazgirt savaşı ile Anadolu’ya girişi sonrasında başlayan bin yıllık süreçte, merkezdeki Türk devletleri büyük güçler olarak dünya tarihinin belirlenmesinde önde gelen bir role sahip olmuşlardır.
       
Yeryüzü haritasında Amerika kıtası sol tarafta ana karanın dışında yer alırken ve Avustralya kıtası da doğu bölgesinde dışarıda kalmış bir kıta olarak göze çarparken, Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarının bir araya gelerek ortak bir kara topluluğu meydana getirmesi üzerine dünya anakarası bu üç kıtanın birlikteliğinden ortaya çıkmıştır. En büyük kıta olarak Asya konumunu korurken, Avrupa bu kıtanın batıya doğru uzanan parçası olmuş, Afrika da güneye inen bir doğrultuda kıtasal bir konuma sahip olmuştur. Bu üç kıtanın birlikteliği beş kıta arasında dünya ana karası olarak birlikte bir yapılanmayı gündeme getirmiş ve bu doğrultuda üç kıtanın kesişme noktasında yer alan ülkelerin bulunduğu bölgeye merkezi coğrafya ya da yeni moda olan deyimi ile orta dünya adı verilmiştir. Daha önceki dönemlerde var olan Atlantik ve MU kıtalarının okyanusların altında kalarak batması üzerine yeryüzü beş ana kıta etrafında oluşmuş  ve böylesine bir dünya yapılanması binlerce yıl ötesinden gelerek ortaya çıkarken, bugünkü Türkiye ve komşusu olan ülkeler üç kıta arasında merkezi alan olarak bir jeopolitik konuma sahip olmuşlardır. Ana karayı oluşturan üç kıta birlikteliği, bu birlikteliğin ortasında yer alan geniş bölgeyi merkezi coğrafya olarak öne çıkarırken, doğu-batı ve kuzey-güney eksenleri bu duruma göre biçimlenmiştir. Bu duruma göre, Türkiye’nin batısı batı, doğusu doğu, kuzeyi kuzey güneyi de güney olarak adlandırılmaktadır. Bir anlamda Türkiye merkezi konumu ile yönlerin belirlenmesinde kriterleri oluşturan ana çıkış noktası durumuna gelmiştir. Dünyanın doğusu ile batısı ya da kuzeyi ile güneyi belirlenirken, Türkiye hareket noktası olmuş ve bu ülkenin durumuna göre diğer ülkelerin jeopolitik konumları belirlenebilmiştir.
        Türkiye merkezi konumu ile dünyanın ortalarında yer alırken, dünyanın batı bölgesinde ya da doğusunda ya da kuzeyi ile güneyindeki bütün gelişmeler ister istemez merkezi coğrafyayı etkilemiştir. Doğu bölgesi olan Asya kıtasında ortaya çıkan büyük devletler ya da imparatorluklar kıtasal hegemonya sonrasında merkezi alana gelerek Anadolu ve Arap yarımadaları üzerinde de egemen olmaya çalışmışlardır. Bu çerçevede doğu güçlerinin dünya egemenliği için merkezi bölgeye kesinlikle gelerek buraları da kendi sınırları içerisine katmaya çalışmışlardır. Benzeri bir gelişme batı dünyasında ortaya çıkmış, batı ülkelerinde egemen olan büyük güçler dünyanın ortalarına gelerek merkezi alanı da ele geçirebilme doğrultusunda girişimlerde bulunmuşlardır. Dünya tarihi incelendiği zaman, doğudan ve batıdan büyük güçlerin Orta Doğu denilen bu bölgeye gelerek merkezi egemenlik peşinde koştukları görülmüştür. Tarihin ilk dönemlerinde daha çok Asya kıtasından çıkan uygarlıklar batıya doğru kayarken,  Mezopotamya üzerinden merkezi alana girmeye çalışmışlardır. Hint yarımadası ile Mezopotamya arasında bir uygarlık geçişi çizgisi her zaman için gündeme gelebilmiştir. Dünya haritasının doğu kıyılarında beliren ilk uygarlıklar daha sonraları Mezopotamya ve Mısır bölgelerine doğru kayma gösterirken, merkezi alanda bir doğu etkisi uzun süre etkin olmuştur.
        Mezopotamya ile merkeze gelen uygarlık daha sonraki aşamada Mısırın, Eski Yunan ve Roma aşamalarından geçerek batıya doğru yöneldiğinde merkezi coğrafya bir anlamda uygarlıklar köprüsü olarak dünya tarihinde önde gelen bir kilit rol oynamıştır. Doğudan merkeze kayan uygarlık çizgisi daha sonraki aşamalarda Mısır ile Eski Yunan ve Roma İmparatorluğu üzerinden batı uygarlığına giden yolu açmıştır.  Bu aşamada, daha önceleri var olan merkez ile doğu çekişmesi zamanla merkez ile batı çekişmesine dönüşmüştür. Mezopotamya ve Mısır uygarlıkları döneminde doğu ve batı baskısından uzak bir merkezi bağımsızlık dönemi yaşayan orta dünya bölgesi, Milat dönüşümü aşamasında batı dünyasının büyük imparatorluğu olan Romalıların kontrolü altına girmiştir. Roma İmparatorluğu bir Akdeniz yapılanmasına dönüştüğü aşamada ortadan ikiye bölünmüş ve Roma merkezli bir doğu imparatorluğu ile birlikte, bir de Konstantinapolis merkezli batı imparatorluğu olarak ikili bir yapıda devam etmiştir. Büyük imparatorluğun asıl merkezi Roma kenti olduğu için, doğu bölgesindeki Bizans yapılanması gene merkezi coğrafyada ortaya çıkan yeni bir dönem olmuştur. Orta dünyadan çıkan Hristiyanlık Roma imparatorluğunu yıkarak bütün Avrupa kıtasına yayılınca merkezdeki Yahudi devleti olarak İsrail dağılmıştır. Merkezi alandaki Mezopotamya gücü Babil Krallığı ile, batıdan gelen güç olan Roma İmparatorluğunun merkezi alanda sağladıkları egemenlik düzeni, Yahudiliğin merkezi gücünü kırınca, Hristiyanlık bütün Avrupa kıtasında ve Akdeniz kıyılarında hızla yayılarak batı üzerinden merkezi alanı da etki altına almak istemiştir. Nitekim bu doğrultuda ondan fazla haçlı seferi düzenlenerek merkezi alan da Hristiyan egemenliği kurulmaya çalışılmış ama Asya kıtasının içlerinden gelen Türk boylarının akınları sayesinde haçlı örgütlenmesi önlenmiştir.
        Üç büyük tek tanrılı dinin ortaya çıktığı merkezi alan toprakları bu yüzden kutsal topraklar olarak adlandırılmış ve bu doğrultuda üç büyük din arasında, orta dünya çekişmesi genişleyerek devam etmiştir. Bizans’ın çöküşü üzerine merkezi coğrafyadan büyük göçler gündeme gelmiş ve Avrupa üzerinden batılı ülkelerin denizlere açılması ve okyanuslar üzerinden dünya kıtalarını ele geçirmesi tarihsel bir süreç içerisinde tamamlanmıştır. Bu yüzden merkezdeki ülkelerin nüfusu azalınca Bizans devleti çöküşe sürüklenmiştir. Güneş görmeyen karanlık Avrupa bütün orta çağ boyunca batılı insanları rahatsız edince, Avrupalılar çareyi denizlere açılmakta ve okyanuslar üzerinden diğer kıtalara göç etmekte bulmuşlardır. Ege ve Akdeniz kıyılarında yaşayanlar denizlere açılınca merkezi coğrafyada ciddi bir nüfus eksilmesi meydana gelmiş ve bu durumda merkezi alan imparatorluğu olan Bizans devleti çökmek zorunda kalmıştır. Bizansın çöküşe geçmesiyle birlikte Orta ve Kuzey Asya bölgelerinden gelen Türk kavimleri Horasan üzerinden Kafkasya, Anadolu, Suriye ve Irak bölgelerine yerleşmişlerdir. Böylece çöken merkez doğulu güçlerin eline geçmiş ve Bizans sonrasında gündeme gelen Haçlı seferleri ile Avrupalı Hristiyanlar yeniden merkezi alanı ele geçirme girişimlerinde bulunduğu aşamada, Selçuklu İmparatorluğu ile orta dünyaya gelen Türk toplulukları buna karşı çıkarak savaşmışlar ve Bizans devleti sonrasında merkezi alanın Türkleşmesini bin yıl önce sağlayarak Avrupalı Hristiyanlara izin vermemişlerdir. Böylece binli yılların başlarında, merkezi alanda Türk boyları üzerinden bir Türk hegemonyası tesis edilmiş ve bu durum günümüze kadar sürüp gelmiştir.
        Doğudan gelen uygarlık rüzgârları Mezopotamya, Mısır ve Eski Yunan gibi merkezi bölgelerde yeni uygarlık bölgelerini ortaya çıkarırken, merkezi alana en büyük saldırı Roma İmparatorluğu üzerinden gelmiş ve putperest Romalılar merkezi devlet olan İsrail’i yıkarak orta alanı kendilerine bağlamışlardır. Bu durumda batı insiyatifinin merkezi alana kayması ile önce Yahudi devleti yıkılmış, sonra da buna tepki olarak Hristiyan dini bu bölgede çıkmış, tek tanrılı dinler merkezi alanda ortaya çıktıktan sonra hızla batıya doğru yayılmışlar ve bu sürecin sonunda bütün Avrupa Hristiyanlığın kontrolü altına girince,  Roma İmparatorluğu yıkılmış ve bu yapının doğu uzantısı olarak Bizans devleti de, Türkler İstanbul’u fethederek merkezi alana egemen oldukları ana kadar beş yüz yıl boyunca Bizans üzerinden Avrupa Hristiyanlığı etkili olmuştur. Batı uzantısı Bizans’ın yıkılması üzerine Orta Doğu bölgesinde meydana çıkan otorite boşluğunu doldurmak üzere Avrupa ülkeleri Haçlı seferleri ile saldırılara geçerken,  Horasan bölgesinde orta ve kuzey Asya’dan gelen Türk boyları ile bir doğu gücü olarak Selçuklular merkezi alana el koymuşlardır. Asya kıtasındaki doğulu Türk devletlerinin uzantısı olan Selçuklular, dünyanın orta yerinin yeniden Avrupalı güçlerin ya da Hristiyan ordularının eline geçmemesi için merkezi alana egemen olmuşlar ama İstanbul’u fethedemedikleri için doğu ve batıdan gelen saldırılara çok fazla direnemeyerek, iki yüz yıl sonra gene doğulu bir güç olan Moğol ordularının saldırıları sonucunda dağılmış ve Anadolu yarımadasında beylikler dönemi başlamıştır.
        Beyliklerin içinden Osman Bey, teker teker merkezi alan beyliklerini kendisine bağlayarak Osmanlı Devletini kurmuş ve daha sonraki aşamada da İstanbul’u fethederek batıya doğru yönelmiştir. İstanbul’u alan Fatih merkezi alandaki egemenliğini güvence altına alabilmek için batıya doğru seferlere çıkmış, Akdeniz üzerinden İtalya’ya kadar giderek merkezi devleti yanı başındaki Avrupa kıtasının büyük devletlerine karşı korumaya çalışmıştır. Kafkasya ile Balkanlar arasında yer alan Osmanlı devleti merkezi siyasal yapılanma olarak ortaya çıkmış, daha sonraları çevre ülkelerde yayıldıkça kendisini en büyük devlet anlamında Devlet-i Aliye olarak adlandırmaya başlamıştır. Üç kıta ortasında yer alan Osmanlı İmparatorluğu kıtaların birleştiği noktada aslında üç yarımada üzerine kurulmuştur. Asya kıtasından Asya minör adı ile uzanan Anadolu yarımadası, Avrupa kıtasından doğuya doğru uzanan Balkan yarımadası, Afrika kıyılarından başlayarak Anadolu’ya kadar uzanan Arap yarımadası bir anlamda Osmanlı devletinin topraklarını meydana getirmiş ve üç kıta ile üç yarımada üzerine kurulu bulunan Devlet-i Aliye, Osmanlı ordusunun sürekli olarak üç kıta toprakları üzerinde savaşmasıyla yedi yüzyıllık bir zaman dilimi içinde merkezi coğrafyanın egemeni olmuştur. Roma ve Bizans’ın batı uzantısı olmasına rağmen Selçuklu ve Osmanlı doğu uzantısı güçler olarak merkezi alanın egemen devletleri olabilmişlerdir.
        Orta çağ sonrasında batılı devletler bütün dünyaya denizler üzerinden yayılırken, ortaya altı büyük sömürge imparatorluğu çıkmış ve bunlar da daha sonra dünya hegemonya yarışına girmişlerdir. Onlar arasındaki çekişme on beşinci asırdan yirminci yüzyıla kadar devam etmiştir. Avrupa’nın Atlantik kıyısındaki devletler birbirleriyle yarışarak dünyanın her yerini sömürge imparatorluklarına çevirirken kıtaları kendi aralarında paylaşmışlardır. Beş yüzyıl dünyaya egemen olma mücadelesini yürüten batılı sömürge imparatorlukları, yirminci yüzyıla gelince merkezi alanı kendine hedef olarak seçerek Akdeniz üzerinden, dünyanın merkezi sayılan Orta Doğu’ya gelmişlerdir.  Böylece gene batılı güçler merkezi alanı kendi hegemonyaları altına alabilme doğrultusunda yeni bir merkezi bölge yapılanmasını gündeme getirmişlerdir. Dünya tarihinde sürekli olarak doğu ve batı güçleri arasında kalan bölgede, bu gibi güç merkezleri kendi hegemonya düzenlerini evrensel bir imparatorluğa dönüştürürken yer kürenin doğusundaki ya da batısındaki egemenlik alanları içerisine merkezi alanı da dahil ederek, mutlak bir egemenlik peşinde koştukları tarihin çeşitli evrelerinde görülmüştür. Yirminci yüzyıla girerken, dünyanın merkezinde yer alan Osmanlı devleti çöktüğü için batılılar Devleti Aliye’nin topraklarına girmişlerdir. Bu aşamadan sonra da merkezi kontrol batı dünyasının eline geçmiş ve böylece Selçuklular ile başlayan bin yıllık doğu hegemonyası dönemi sona ermiştir.
         On dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde kuzeyden Ruslar, Balkanlar ve Kafkaslar üzerinden güneye doğru inerlerken merkezi alanı yeni bir Asya gücünü kaptırmak istemeyen batılı ülkeler Doğu Akdeniz’e gelerek Kıbrıs adasına yerleşmişlerdir. Avrupa kıtası adına bütün dünya kıtalarını sömürgeleştiren İngiltere ve Fransa ikilisi, Kıbrıs adası üzerinden bütün merkezi alana yayılarak Osmanlı imparatorluğunun topraklarını zamanla paylaşarak işgal etmişlerdir. Böylece merkezdeki büyük devlet daha çökmeden büyük bir saldırıya uğramış ve toprakları emperyal güçler tarafından paylaşılmıştır. Bu aşamadan sonra dünya büyük bir hesaplaşmaya sürüklenmiş ve yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde ortaya çıkan cihan savaşı ile merkezde yer alan Osmanlı İmparatorluğu ile birlikte Rus Çarlığı ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, batılı emperyalistler tarafından uzun süren savaşlar sonucunda yenilerek merkezi alan üzerinde İngiltere ve Fransa sömürge imparatorlukları aracılığı ile batı hegemonyası tesis edilmiştir. Beş yüz süre ile bütün dünya kıtalarını denizler üzerinden kontrol eden bu batılı birliktelik en sonunda dünyanın merkezi coğrafyasına da gelerek merkezin mutlak egemenliğini ellerine geçirmiştir. İngiliz donanmasının İstanbul boğazına girmesiyle birlikte, Devleti Aliye’nin merkezi hegemonya dönemi sona ermiştir.
        Merkezi alanın ortalarında böylesine bir gelişme ile batı üstünlüğü kurulurken, merkezin kuzeyinde yer alan Rus bölgesindeki Çarlık düzeni de, Amerika Birleşik Devletlerinin desteklediği Japonya’nın ordularının Rusya topraklarına dünyanın arkasından girmesiyle yıkılma noktasına gelmiştir. 1856 yılında dünya denizlerine açılan Amerika Birleşik Devletlerinin donanmaları aynı dönemde hem İstanbul’a hem de Tokyo’ya gelerek yeni bir dünya açılımı başlatmışlardır. Osmanlı devletinde ABD destekli Amerikan okulları imparatorluğun parçalanmasının yolunu açarlarken, Japonya gibi bir büyük deniz gücü de Büyük Okyanus kıyılarından Rus topraklarına girerek, bu büyük imparatorluğun çökertilmesine giden yolu açmıştır. Ön taraftan yıkılamayan Rus emperyalizmi, ABD destekli Japonların arkadan saldırmaları sayesinde dağıtılarak batı emperyalizminin en büyük rakibi ve düşmanı konumundaki Rus Çarlığı tarihe mal edilmiştir. 1905 yılında çökertilen Rusya Birinci Dünya Savaşına bu hali ile sürüklenmiş, sosyalist devrimin gerçekleştiği 1917 yılına kadar on yılı aşkın bir süre içinde bir türlü toparlanamamıştır. Böylece dünyanın merkezi bölgesi olarak atlaslarda yer alan Avrasya bölgesinin kuzeydeki büyük ülkesi olan Rus İmparatorluğunun, batılı güçlerin merkezi alana geldikleri Birinci Dünya Savaşı sırasında emperyalizme karşı direnme gücü ortadan kaldırılmıştır. İngiltere ve Fransa Avrasya’nın güneyinde yer alan merkezi imparatorluk olan Osmanlı devletini yıkarken, yeni büyük güç olarak dünya sahnesine çıkan Amerika Birleşik Devletleri de Japonya’yı hem kullanarak hem de destekleyerek, Avrasya’nın kuzeyinde yer alan büyük merkezi güç olarak Rus İmparatorluğunu ortadan kaldırmıştır. Yirminci yüzyılın ilk yılları iki büyük merkezi devletin çöküşü ve güçlerinin tasfiyesi dönemi olarak tarihe geçmiştir.
        İngiltere ve Fransa ortaklığı bütün dünya kıtalarını Atlantik okyanusu kıyılarından yönetirken karşı kıyıdaki Amerika Birleşik Devletleri eski bir İngiliz sömürgesi olmaktan çıkarak yeni büyük güç olarak uluslar arası alana çıkış yapmıştır. Osmanlı ve Japon imparatorluklarını Avrupalı emperyalistlere karşı kendi yanına çekmeye çalışan ABD emperyalizmi, İngiliz ve Fransız ordularının tam Kafkasya üzerinden Rusya alanına girmeye hazırlandığı aşamada, New York borsasından yüklü bir miktarda Amerikan dolarını Troçki isimli bir devrimci aracılığı ile Rusya’ya göndererek, bu para aracılığı ile Kızıl Ordu’yu kurdurmuşlar ve daha bütün ülke ele geçirilmeden Kızıl Ordu Azerbaycan’a gönderilerek Avrupa ordularının önü kesilmiştir. Tam bu aşamada Almanya’da Osmanlı ordusunu devreye sokarak Amerikan ve İngiliz projelerine karşı kendi planını bölgede oynamak istemiş ama Rus devrimini Avrupalıların Rusya topraklarını işgal etmesine karşı destekleyen Amerikan emperyalizmi, İngiltere ile işbirliği yaparak böylesine bir karşı manevraya izin vermemiştir. Bir anlamda dünya hegemonyası kavgasında büyük bir kapitalist devlet olarak ortaya çıkan Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa emperyalizminin Rusya gibi çok geniş bir ülkeyi işgal etmesini önlemek amacıyla sosyalist devrimi karşıt bir çizgide desteklemiştir. Amerikalılar Birinci Dünya Savaşı sırasında savaş alanlarında görülmemişler, İngiltere’yi arkadan desteklemişler ama Avrupalıların yıktıkları Osmanlı İmparatorluğu üzerinden merkezi alanının kuzeyindeki büyük ülkede kapitalizmin karşıt kutbunu oluşturarak, geleceğe dönük bir biçimde kendi hegemonya düzenlerini kurmaya çalışmışlardır. New York borsasından gönderilen dolarlar ile Sovyet devriminin finansmanı sağlanmış ve savaş sırasında da Amerikan ordusu Vladivostok’tan Rusya’ya girerek hem Kızıl ordunun kuruluşunda hem de Sovyetler Birliği devlet düzeninin kurulmasında içeriden katkı sağlamışlardır. Savaş bitince gizlice ülkeye girdikleri Vladivostok’tan sessizce ama resmi törenle geri çekilerek Sovyetler Birliği gibi bir büyük dev siyasal yapılanmayı hem Avrupalı ülkelerin karşısına çıkarmışlar hem de bu büyük ülke üzerinden oluşturulan sosyalist kutbu ABD merkezli batı kutbunun karşıt gücü olarak gündeme getirmişlerdir.
        Yirminci yüzyıla girerken yüzyılların yorgunluğu ile İngiltere ve Fransa Pirus zaferleri kazanmışlar ama yeni bir dünya düzenine geçilirken de geri cephe de kalan ABD, ikinci dünya savaşına giden yolda hazırlıklarını yaparak yirminci yüzyılda geleceğe dönük bir çizgide yeni bir yapılanmanın önünü açıyordu. Avrupa emperyalizminin önü Rusya’da karşıt bir kutup başı yaratılarak önlenirken, Birinci Dünya Savaşı sonrasında İngiliz donanmasının İstanbul’a geldiği bu kez de İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerikan donanması İstanbul boğazına gelerek, merkezi alanın yeni patronu konumunda bu kez de Osmanlı devletinin mirasçısı olan Türkiye Cumhuriyetinin tepesine çıkıyordu. Savaşın hemen bitiminde İstanbul’a gelen Amerikan donanması yeni dönemin merkezi bölge egemeni olarak Amerika Birleşik Devletlerini öne çıkarıyordu. Yahudi nüfusun kontrolü altında bulunan Amerikan ordusu merkezi coğrafyaya gelir gelmez, hemen Siyonist planın amacı olan İsrail devletinin kuruluşunu sağlıyor, böylece iki bin yıl sonra orta dünyada üçüncü kez bir Yahudi devleti olarak İsrail’in kurulmasıyla birlikte dünyanın merkezinde, Avrupa hegemonyası olan İngiliz-Fransız düzeni geride bırakılarak, yerine ABD ordusu aracılığı ile bir Amerikan-İsrail ortaklığı oluşturuluyordu. Orta Doğu devletlerinde yaşamlarını sürdürmekte olan açık ve gizli Yahudi nüfus da bu doğrultuda harekete geçince, hem İsrail’in kuruluşu hem de bölgede Siyonizm çizgisinde bir Atlantik insiyatifi kolaylıkla oluşturulabiliyordu. Yirminci yüzyılın başlarında merkezi alandaki Osmanlı egemenliği sona erdirilirken yerine İngiliz ve Fransız insiyatifinin etkinliği devreye giriyordu. Ne var ki, kısa bir süre sonra gündeme gelen İkinci Dünya Savaşı merkezi alandaki Avrupa hegemonyasını sona erdirirken Amerikan döneminin önü açılıyor ve bu aşamadan sonra da yeni kurulan İsrail’in öncülüğünde bir Siyonist yapılanmaya giden yolda emin adımlarla ilerleniyordu.
        İki büyük dünya savaşı aslında dünyanın merkezi bölgelerini ele geçirme kavgalarının sonucu idi. İlk savaşta İngiltere, ikinci savaşta Amerika merkezi alanın yeni efendileri olarak öne çıkarlarken, yıkılan Osmanlı devletinin topraklarında ulus devlet modasına göre kurulmuş olan yirminci asır devletlerinin de yeni yüzyılda ortadan kaldırılmasıyla, İsrail’in öncülüğünde bir üçüncü dünya savaşı senaryosu dünya devletlerinin gündemine sokuluyordu. Merkezdeki batı hegemonyası süreci İngilizlerin bölgeye gelmesiyle başlıyor, ABD ile yoluna devam ediyor ve bu süreçte kurulmuş olan İsrail’in öne çıkmasıyla birlikte, merkezi alanda gerçekleştirilecek bir kutsal savaş olan Armegeddon çatışmalarıyla, orta dünya merkezli yeni bir dünya imparatorluğunun kutsal kitaplarda anlatıldığı gibi kurulması söz konusu oluyordu. Almanya,Fransa ve Rusya gibi büyük devletler Anglo-Saksonlar ile Yahudilerin ittifakına dayanan böylesine bir geçiş dönemini kabul etmekte zorlanırlarken, başta Türkiye olmak üzere, Osmanlı sonrasında kurulmuş olan bütün merkezi coğrafya devletleri terör ve savaş yolları ile tasfiye edilme noktasına getiriliyorlardı. Merkezi alanda hegemonya oluşturma aşamasına gelen her üç batılı güç kendi varlıklarını merkezde güçlendirecek plan ve projeleri hem bölge devletlerine empoze ediyorlar hem de kendi dış politikalarını bu doğrultuda geliştirerek merkezde kendi çıkar düzenlerine en kısa zamanda sahip olmak istiyorlardı. Sahip oldukları güçlü konumları ile uluslararası alanda etkili olarak kendi istediklerini gerçekleştirecek bir konjonktürü kendi çıkarları doğrultusunda merkezi alanı biçimlendirme amacıyla harekete geçirebiliyorlardı.
         Merkezi alanın kuzeyindeki ve güneyindeki büyük imparatorlukların dağıtılmasıyla birlikte, yirminci yüzyıl sonrasında orta dünyada bir batılı üçgen kurulmuştur. Türkiye ve komşuları bu noktada Avrupa üzerinden İngiltere ile, okyanus ötesinden Amerika Birleşik Devletleri ile muhatap olurken ikinci dünya savaşı sonrasında da merkezi coğrafyanın güney bölgesinin tam ortasında kurulmuş olan İsrail olgusu ile karşı karşıya getiriliyordu. Merkezin çöküşü ile batının merkeze saldırısı bir yüzyılı geçmiş ve Türkiye ile komşuları Avrupa-Amerika ve İsrail üçgenine sıkışıp kalmışlardır. Bu nedenle, Türkiye ve Orta Doğu’nun durumu batı üçgenine hapsolup kalmaktır. Türkiye’nin batı ile ilişkilerinde her zaman için Avrupa kıtası ön planda olmuştur. İngiltere bir Avrupa ülkesi olarak Türkiye ile ilişkilerinde diğer Avrupa ülkeleri ile birlikte hareket ederek yalnız kalmamaya gayret etmiş, hem bir dünya devleti hem de bir Avrupa ülkesi olarak değişik konumlarından yararlanarak Türkiye üzerindeki etkinliğini pekiştirmiştir. İngilizler Türkiye’nin batı bloku ile olan ilişkilerini Avrupa kıtası üzerinden ayarlarken, kendi çıkarlarına da öncelik vermeyi unutmamışlar ve kalıcı kadrolar aracılığı ile bölge devletlerinin içine girerek yerleşmişlerdir. Benzeri girişimleri Amerika Birleşik Devletleri de yapmış ve İngilizlerin kurdukları devlet yapılarının içine askeri ve sivil üsler kurarak, bölgedeki hegemonyayı İngilizlerin elinden alabilmenin arayışı içinde olmuşlardır. İsrail ise zengin lobilerin ve gerçek kimliklerini gizleyen kripto ırkdaşları ile yakın bir işbirliği içinde ellerinde tuttukları dünya ekonomisi üzerinden, kendi plan ve projelerini öncelikli olarak devreye sokmaya çalışmıştır. Bu çerçevede, gelişen olaylar doğrultusunda merkezi alanda ABD, İngiltere ve İsrail üçlüsünün bir batı üçgeni oluşturduğu rahatlıkla söylenebilmektedir. Batı üçgeni, uygulamada Atlantikçilerin ve Siyonistlerin batı dünyasındaki Almanya, Fransa, İtalya gibi rakiplerini de geride bırakarak Orta Doğu bölgesine egemen olmasını ana hedef haline getirmiştir.
        Osmanlı devleti sonrasında merkezi alanda örgütlenen batı üçgeni, her geçen yıl daha da güçlü bir biçimde Orta Doğu bölgesine yerleşerek dünya merkezi ni batının denetimi altına almıştır. Bu dönemde merkezde yeni kurulmuş devletlerin kendi kadrolarını kurarak kendi özgür yönetimlerini gerçekleştirmesine izin vermemişler, sürekli olarak kendi okullarından yetişen dil bilen işbirlikçi ve mandacı kadroların merkezi devletlerin üst düzey görevlerinde bulunmalarını sağlayacak bir biçimde kendi kontrolleri altında yeni bir sömürge düzeni kurmaya yönelmişlerdir. Batı tipi demokrasicilik oyunu görünümünde geliştirilen işbirlikçi ve mandacı sömürgecilik oyunu merkezi devletlerin hepsinin zaman içinde sömürgeleşmesine yol açmıştır. İki dünya savaşı sonrasında batı sömürgeciliği orta dünyaya köklü bir biçimde yerleşirken, merkezi alanda doğulu güçlere yer verilmemiş doğudaki büyük devletlerin merkezi alandan uzak tutulmasına çalışılmıştır. Böylesine bir hedef doğrultusunda Sovyetler Birliği ve de sosyalist sistem bir engel olarak öne çıkarılmış, komünizm öcüsü ile bölge halkları korkutulurken, merkezi devletlerin batı üçgeninde sömürgeleştirilmeleri süreci hızlandırılmaya çalışılmıştır. Soğuk savaş dönemi komünist korkutma ile emperyal baskı ve müdahalelerin artırıldığı bir aşama olmuştur.
        Küreselleşme dönemi soğuk savaş aşamasını geride bırakırken, merkezi alanda batı üçgenine hapsedilmiş olan orta dünya devletlerinin batı baskısından kurtulmasının da başlangıcı olmuştur. Demirperde çizgi yüzünden yanı başındaki komşuları ile yakın ilişki içine giremeyen merkezi devletler blokların ve sosyalist sistemin ortadan kalkması üzerine dış dünyaya batı baskısı ya da müdahaleleri olmadan açılmaya başlamışlardır. Soğuk savaş döneminde sosyalist ülkeler ile ilişkilerin yasaklanması yüzünden doğunun büyük dev ülkesi Çin ile kuzey bölgesinin büyük devi olarak Sovyet Rusya, merkezden uzak tutulmuşlardır.  Sosyalist sistem ülkeleri ya da üçüncü dünya devletlerinden batı baskısı ile uzak tutulan merkezi devletler, dış dünyaya normal yollardan açılamayarak ve ilişkiler kuramayarak batı emperyalizminin sömürgesi durumuna düşürülmüşlerdir. O dönemde sosyalizm öcüsünü karşı oluşturulan uluslararası savunma örgütleri tam anlamıyla merkezi devletlerin baskı ve hegemonya altına alındıkları bir anlamda hapishaneleri olmuştur. Soğuk savaş dönemi batı emperyalizminin iyice merkeze yerleştiği bir devir olurken, bölge ülkelerine karşı kurulmuş olan batının emperyal üçgeni her geçen gün merkezi devletleri içinden çıkılmaz bir biçimde çeşitli sorunlara ve karışıklıklara sürüklemiştir. Batı üçgeni sürekli olarak batının çıkarları doğrultusunda çalışırken, merkezi devletlerin bu durumdan fazlasıyla zarar görerek çıkmasına neden olmuştur.
        Sovyetler Birliğinin dağılmasından hemen sonra Basra körfezine gelen ABD orduları on yılı aşkın bir süre de bu bölgedeki devletler ve Müslüman halklar ile savaşırken, batı üçgeninden gelen güçlü yapısını Amerikan devleti yeni dönemde de korumaya çalışmıştır. Ne var ki, İsrail’in önce küçük bir devlet olarak kurulması ve daha sonraları da Büyük İsrail İmparatorluğu oluşturmak üzere savaşları ve terörü bölgeye yayması ile merkezi alan yavaş yavaş batı hegemonyasından çıkmaya başlamış ve kuzey ile doğu bölgelerinin büyük devletleri merkezi devletler ile kurdukları yakın ilişkiler aracılığı ile merkezdeki batı üstünlüğüne son verecek düzeyde etkinliklerini artırarak hareket etmeye başlamışlardır. Küreselleşme aşamasında her devletin dışa açılması tavsiye edilirken, merkezdeki devletlerin soğuk savaş döneminde olduğu gibi içe kapalı bir durumda kalmaları düşünülemezdi. Dışa açılma girişimleri beraberinde çeşitli ülkeler ile yakın ilişkilerin geliştirilmesine yardımcı olarak, Türkiye ve diğer merkezi ülkelerin dünya konjonktüründe daha serbest hareket edebilmelerinin önünü açmıştır. Sınırlar kaldırılırken, sınır ötesi örgütlenmeler bütün dünyada özendirilerek desteklenirken, Türkiye ve komşularından batı üçgeni hapishanesinde kalmalarını beklemek gerçekçi olmayacaktır. Dışa açılma batı ülkeleriyle olduğu gibi kuzey, güney ve doğu ülkeleriyle de yakın ilişkileri gündeme getirecek ve her devlet kendi çıkarları doğrultusunda bütün devletler ile işbirliğine girerek kendi bağımsız geleceğinin kurucusu olacaktır. Bu durumu sömürgeci emperyalistlerin yeni dönemde normal koşullarda benimsemeleri gerekmektedir. Batı üçgeni döneminin hapishane günleri artık geride kalmaktadır.

         Yeni dönemde Türkiye ve merkezi devletler için batı üçgeni yoktur ama dünya dörtgeni vardır. Bölge ülkeleri bu durumu dikkate alarak yeni aşamada ilişkilerini çok yönlü olarak geliştireceklerdir. ABD, İsrail ve de İngiltere üçlüsü yeni sömürgeci yöntemler ile merkezi devletleri eskisi gibi baskı altına alamayacaklardır. Bu durumu iyi bildikleri için, geçmişten gelen merkezi hegemonyalarını koruma doğrultusunda terör ve savaş olgularını destekleyerek öne çıkarmaktadırlar. Onların savaş ve terör organizasyonları kutsal kitaplara da dayansa, insanlığı korkutacak derecede kıyamet senaryolarını da bölge halklarına dayatsa da, normal koşullarda insanlık ve bölge halkları böylesine oyunlara eskisi gibi alet olmayacaklardır. Dünya dörtgeninde doğu-batı ve kuzey-güney ekseninde geliştirilecek yeni ilişkiler ağı, dünya devletleri ile halklarını her açıdan batı odaklı emperyalist ve sömürgeci oluşumlara karşı koruyacaktır. Ülkede, dünyada ve merkezi bölgede barış ancak bütün devletlerarasında geliştirilecek çok yönlü ve dengeli ilişkiler ağı ile önlenebilecektir. Batı üçgeninden dünya dörtgenine geçişe Türkiye her zaman için hazır olmalıdır.

7 Şubat 2016 Pazar

Atatürk'ün İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi



Atatürk ölünceye kadar köylüyü/çiftçiyi koruma konusuna kafa yormuştur. Kalkınmanın tabandan yani köyden başlaması gerektiğini düşünen Atatürk, Türkiye'nin gerçek anlamda çağdaşlaşması için her şeyiyle çağdaş köyler kurulması gerektiğini düşünmüştür. Bu amaçla bizzat üzerinde kafa yorduğu İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi'ni geliştirmiştir.

Atatürk'ün üzerinde çalışarak uygulanmasını istediği bu proje, Afet İnan'ın "Devletçilik İlkesi ve Türkiye Cumhuriyeti'nin Birinci Sanayi Planı 1933" ve Cumhuriyetin Ellinci Yılı İçin Köylerimiz" adlı kitaplarında yer almıştır. 

Afet İnan, aslını Türk Tarih Kurumuna bağışladığı Atatürk'ün İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi belgesini, Trakya Umumi Müfettişi General Kazım Dirik'ten aldığını ve Atatürk'ün bu projeyi onaylayıp geliştirerek uygulanmasını istediğini belirtmiştir.

Atatürk, bu proje konusunda Hasan Rıza Soyak'a da şunları söylemiştir: "Eğer Hükümet, Dirik'in girişim ve düşüncelerinş benimser, bir elemeden geçirir, daha derli toplu, daha hesaplı bir biçime koyarsa ele mükemmel bir köyleri kalkındırma programı geçebilir."

Afet İnan, Cumhuriyet'in 50. yılı nedeniyle 1970'lerde tekrar gündeme gelen projenin hayata geçirilmesi için Bayındırlık Bakanlığı ve valilere mektuplar göndermiştir. 70'li yıllarda bu projenin hayata geçirilmesi için çalışma atölyeleri bile kuran Afet İnan, finansman sorununun çözülmesi için Meclis'e yasa tasarısı sunulmasına da önayak olmuştur. Ancak proje bir türlü hayata geçirilememiştir.

Atatürk'ün İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi'nin amacı, çağdaş ve çevreci bir köy yaratmaktır. 

İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi, daire yerleşim planına sahiptir. Daire planın tam merkezindeki küçük dairenin etrafına, gittikçe genişleyen dört daire eklenmiştir. Plan bu yönüyle, ilk bakışta bir dart tahtasını andırmaktadır. Merkezden çevreye doğru helezonik bir biçimde gittikçe genişleyen dört parçalı köy planı, merkezden dışa doğru 6 yolla bölünmüştür.

Aslı Türk Tarih Kurumunda saklanan İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi'nde 43 yapı bulunmaktadır. 

Atatürk'ün İdeal Cumhuriyet Köyü'nde yer alan kurumlar, yapılar ve alanlar şunlardır: 

1. Okul ve Tatbikat Bahçesi
2. Öğretmenevi
3. Halkodası (CHP Kurağı)
4. Köy Konağı
5. Konuk Odası
6. Okuma Odası
7. Konferans Salonu
8. Otel-Han
9. Çocuk Bahçesi
10. Köy Parkı
11. Telefon Santrali ve Köy Söndürgesi
12. Radyolu Köy Gazinosu
13. Ebe ve Sağlık Kurucusu
14. Tarımbaşı
15. Hayvan Sağlık Kurucusu
16. Sosyal Kurumlar
17. Ziraat ve Et İşleri Müzesi
18. Gençler Kulübü
19. Hamam
20. Etüv Makinesi (Buğu s.)
21. Köy Yunak Yeri
22. Cami
23. Revir
24. Kooperatifler
25. Köy Dükkanları
26. Spor Alanı
27. Damızlık Tavuk, Tavşan ve Arı İstasyonları
28. Damızlık Ahır (Aygır ve Boğa)
29. Kanara
30. Mandıra
31. Değirmenler
32. Fabrika
33. Asri Mezarlık
34. Hayvan Mezarlığı
35. Kireç, Taş, Tuğla ve Kiremit Ocakları
37. Yonca ve Hayvan Pancar Tarlası
38. Köy Gübreliği
39. Fenni Ağıl
40. Pazar Yeri ve Köy Zahire Locası
41. Aşım Durağı
42. Panayır Yeri
43. Selektör Binası

Orda bir köy hayal edin, uzakta! O köyün bir konferans salonu olsun, ziraat ve et işleri müzesi olsun, fabrikası olsun ve dahası bir hayvan mezarlığı olsun!...

Atatürk'ün İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi, zannedildiği gibi sadece kağıt üzerinde kalan bir proje olmamıştır. Atatürk, bu projenin bir an önce hayata geçirilmesini istemiştir. Bu doğrultuda Trakya'nın bazı bölgelerinde çalışmalar yapılmış, Polenezköy civarında bir Cumhuriyet Köyü kurulmuş, Ankara'da Temelli köyünde bu plana göre bazı çalışmalar yapılmıştır. 

Ankara Temelli köyünde, bölgenin yapısı nedeniyle tam anlamıyla bir dairesel plan uygulanamamıştır. Ancak Polenezköy'deki Cumhuriyet Köyü'nde daire şeklinde bir yapı oluşturulmuştur. Ortada bir meydan ve meydana açılan geniş yollar, planın uygulandığını göstermektedir. Ancak planı oluşturan diğer üniteler hayata geçirilememiştir. 

Kaynak
Akl-ı Kemal (2. Cilt), Sinan MEYDAN