3 Aralık 2015 Perşembe

Lozan ve Montreux Boğazlar Sözleşmeleri


3.1 Giriş
Türk Boğazları 19. yüzyılda Avrupa genel politikasının dönüm noktalarından biri oldu. Bunun için üç konferans toplandı. Bu üç Konferanstan üç sözleşme doğdu: 1841 Londra, 1856 Paris, 1871 Londra Boğazlar Sözleşmesi. 20. yüzyıla bu Sözleşmelerle kavuşan Türk Boğazları, Birinci Dünya Savaşı’nın başlıca amaçlarından da biri oldu. Dünya ölçüsünde bir önem kazandı ve dünya barış konuları arasına girdi. İlk rejimi, onanmadığı için bir tasarı mahiyetinde kalan Sevr Antlaşmasından sonra Lozan Barış Konferansı’nda tespit edildi. Bu rejimi tespit eden 1923 Lozan Boğazlar Sözleşmesi, Montrö Boğazlar Konferansında değiştirildi. Bu Konferansta kabul edilen kurallarla 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile bugünkü “Türk Boğazları Rejimi”kuruldu.
 
Boğazlar, Türkiye için çok önemlidir. Boğazlar, Türkiye için menfaat değil, varlık, egemenlik ve güvenlik meselesidir. Boğazlar, Türk toprakları içindedir ve ülke bunlarla bir birlik olur. Çanakkale Boğazı ile Karadeniz Boğazı arası, Türkiye’nin egemenliğine tabi iç sularıdır. İstanbul ve Çanakkale Boğazları, Türk topraklarıyla çevrili olmasından dolayı, “Türk Boğazları” olarak adlandırılmıştır. Devletler Hukukunda, Türk Boğazları’nın durumuna temas eden veya bunlar üzerinde etüt yazan bilginlerin bir kısmı “Çanakkale ve İstanbul Boğazları” bir kısmı ise “Türk Boğazları” adını kullandılar. 
 
3.2 Boğazlar Sorunu
I.      Dünya Savaşı’nın başlamasıyla, İtilaf devletlerinin en önemli sorunlarından biri, Boğazlardaki egemenlik konusunu oluşturuyordu. I. Dünya Savaşı genelinde Almanya’nın yenilgiye uğraması sonucu, Osmanlı topraklarının paylaşıldığı gibi, Türk Boğazları da (Osmanlının dışında) uluslararası bir komisyon tarafından yönetilmesi, savaş ve barış zamanında tüm devletlerin gemilerine açık tutulmasını içeriyordu. Kısacası,Boğazların serbest bir geçit oluşturması öngörülüyordu. 
 
Türk Boğazları çeşitli biçimlerde geçmişten günümüze Türk dış politikasını etkilemiştir. Özellikle Lozan Boğazlar Sözleşmesi, ticaret gemilerinin zararsız geçiş hakkının İstanbul ve Çanakkale Boğazları’nın çevresel güvenliği açısından sorun yaratmıştır. Bu çevresel güvenlik sorununun yapılandırılması konusu gündeme getirilmiş ve takip edilmiştir. 
 
Boğazlar sorununun temelinde Türkiye’nin geçit yolları üzerindeki güvenlik konumu yatmaktadır. Karadeniz-Akdeniz geçit yollarındaki güvenlik konumuyla Türkiye, Boğazlar Sorunu olarak fazlasıyla etkilenmiştir. 
 
3.3 Mondros Ateşkes Antlaşması ya da Mondros Mütarekesi
I. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında imzalanan Mondros Ateşkes Anlaşması 30 Ekim 1918 tarihinde imzalandı. Bu mütareke ile savaş sona eriyor ancak, Osmanlı Devleti’nin savaş gücünün tamamen yok edilmesi, hayat ve can damarlarının İtilaf Devletleri’nin elinde bulundurulmasını öngörüyordu. 
 
Bu anlaşmanın bazı maddeleri:
·         Çanakkale ve İstanbul Boğazları’nın açılması, Karadeniz’e serbestçe geçişin temini, Çanakkale ve Karadeniz istihkâmlarının İtilaf Devletleri tarafından işgali sağlanacak,
·         Osmanlı sularındaki bütün torpil tarlaları ile torpido ve kovan mevzilerinin yerleri gösterilecek ve bunları taramak ve kaldırmak için yardım edilecek,
·         Karadeniz’deki torpiller hakkında bilgi verilecek,
·         Osmanlı harp gemileri teslim olup gösterilecek Osmanlı limanlarında gözaltında bulundurulacak, 
·         Osmanlı Demiryollarından, İtilaf Devletleri istifade edecek ve Osmanlı ticaret gemileri onların hizmetinde bulundurulacak, 
·         İtilaf Devletleri kömür, mazot ve yağ maddelerini Türkiye’den temin edecekler. (Bu maddelerden hiç biri ihraç olunmayacaktır.)
·         Bütün demiryolları, İtilaf Devletlerin zabıtası tarafından kontrol altına alınacak.
·         Osmanlı harp esirleri, İtilaf Devletlerinin nezdinde kalacak.
gibi çok ağır müeyyideler getirilmiştir. (1) 
 
Görüldüğü gibi bu antlaşma, bir Ateşkes Anlaşması’ndan çok, kayıtsız şartsız teslim belgesini taşıyan ve ül­kenin paylaştırılması için gereken her türlü kolaylığı taşımaktadır.
 
3.3.1. Mondros Antlaşmasına Tepkiler
Mondros Ateşkes Antlaşması Osmanlı çevrelerinde büyük tepki yarattı. Osmanlı subayları, elde kalan son toprakların da gitmek üzere olduğunu anladılar ve tepki gösterdiler. Bazı subay­lar terhis ve silahların teslim işlemini geciktirerek mücadele ettiler. İşgallere karşı tepki gösteren bir kısım subaylar da, ateşkesin en çok işgale açık bırakılan hükümlerine karşı tepki gösterdiler. 
 
3.3.2. Misak-ı Milli Beyannamesi 
Türk Kurtuluş Savaşı’nın siyasi manifestosu olan Misak-ı Milli Beyannamesinin birinci maddesi, "30 Ekim 1918 tarihli anlaşmanın çizdiği hudutlar dahilinde, dinen, ırkan ve emelen müttehit [birleşik] Osmanlı İslam ekseriyetiyle meskûn bulunan aksamın tamamı, fiilen ve hükmen gayrı kabil-i tecezzi bir küldür [bölünmez bir bütündür]." demek suretiyle, Milli Mücadele’nin hedefi olan ulusal varlığı Mondros Ateşkes Anlaşmasına gönderme yaparak tanımlar.
 
3.4 Kurtuluş Savaşı ve Lozan Barış Masası
Kurtuluş Savaşı, dünyada benzeri olmayan bir mücadele sonucunda Türk milletinin kahramanca zaferiyle sonuçlandı ve yeni Türk Devleti olarak Lozan Barış masasına oturdu. Masada, Türkiye’nin Sınırları, Azınlıklar, Kapitülasyonlar, Nüfus Değişimi, Boğazlar vb çok önemli meseleler görüşüldü. 
 
Boğazlar İngiltere için çok önemliydi. İnönü; Ulusal And’ın Boğazlara ilişkin hükümlerinden söz ederek Boğazlar sorununun, Türkiye dışındaki hiçbir ülke için öneminin olmadığını vurguladı. Zaten İnönü, Müttefiklerin 23 Eylül tarihli notalarında, Boğazları askerden arındırıp, Milletler Cemiyeti denetimine vermek istediklerini biliyordu ve buna şiddetle karşı çıktı. 

Coğrafi delil, milletlerin ve ülkelerin kaderini tayinde tek delil değildir. Tarihi, siyasi, milli, demografik ve ekonomik delillerle beraber olursa bir mana ifade eder. Hukuk kaideleri değişebilir, kudret merkezlerini kader değiştirebilir ama coğrafi mukadderat devam eder. Boğazlarda hukuk kaideleri değişmiştir. Kudret merkezlerinde de değişiklik olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun yerini Türkiye almıştır. Fakat Çanakkale ve İstanbul Boğazları, yine Türk toprakları içindedir.  Tarihin de, coğrafyanın da mukadderatı budur. 
 
Fredrik de Martens:
“Eğer Boğaz, tek bir devletin top menzili içinde bulunursa, bu devlete bağlı ve topraklarının parçalarından sayılır. Bu suretle Türk topraklarıyla çevrili olan İstanbul ve Çanakkale Boğazları Türk Boğazları olarak sayılmıştır,” ifadesini kullanmıştır. (2)
 
3.5 Lozan Barış Antlaşması 
Lozan Barış Antlaşması, çetin ve uzun bir müzakere devresinden sonra, Lozan Üniversitesi’nin tören salonunda imzalandı. Lozan’da imzalanan belgeler, esası Barış Antlaşması, 18 adet sözleşme, protokol, beyanname ile bir de nihai senetten ibarettir. Lozan’da imzalanan bu belgelerle sadece bir barış Antlaşması yapılmamış, aynı zamanda Türkiye ile Batı devletlerinin siyasi, hukuki, iktisadi ve sosyal ilişkileri yeni baştan düzenlenmiştir.
 
Lozan Barış Antlaşması’nda, devletlerin istiklal ve hâkimiyetine saygı gösterilmesi ilkesine yer verilmiştir. Bu ilke, yeni Türkiye’nin 1. Dünya Savaşı’nın galipleri ile eşit şartlar altında, Lozan’da siyasi bir mücadeleye giriştiğini gösteren bir hükümdür. Türk istiklal ve hâkimiyetinin tanınması bakımından da önem arz eder.
 
3.5.1 Lozan Boğazlar Sözleşmesi
Lozan’da imza olunan en önemli belgelerden biri de, Türk Boğazları’nın statüsü ile ilgili sözleşmedir. Lozan Barış Sözleşmesi’nin 23. maddesi Boğazlar sorunu genel olarak yer almış ve Barış Antlaşması’na ek Lozan Boğazlar Sözleşmesi ile ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Lozan Boğazlar Sözleşmesi, Boğazlardan serbest geçişi, Boğazlar Komisyonunun kurulmasını, boğazların ve civarının askersiz hale getirilmesini hedef tutan ve Milletler Cemiyeti’nin de garantisini sağlayan hükümleri ihtiva eden 20 maddelik bir sözleşmedir.
 
Lozan Boğazlar Sözleşmesi üç ilkeye dayanıyordu. 
1.      Boğazların askersiz hale getirilmesi
2.      Boğazlarda gemilerin geçişi kontrol etmek ve bu geçişleri Milletler Cemiyeti’ne bilgi vermekle yetkili birBoğazlar Komisyonu’nun kurulması, 
3.      Askeri bakımdan Türkiye için tehlike teşkil edecek bir duruma engel olmak üzere, Milletler Cemiyeti’nin, özellikle İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya’nın garantisi sağlanması,  
 
Bu üç ilke, Türkiye için çok önemliydi. Kendi topraklarıyla çevrili Boğazlar bölgesine hâkim olamamak, gelecek tehlikelere anında müdahale edememek, müdahale edebilmesi için garantör ülkelerden izin almak, Türkiye için büyük endişe kaynağı oldu.
 
3.5.2. Boğazların Silahsızlandırma Dönemi 
Lozan Boğazlar Sözleşmesi Türkiye’nin gereksinimlerine uygun değildi. Türkiye, Boğazlar üzerinde tam egemenlik ve yetki istiyordu. Revizyonist devletler İtalya ve Almanya ile Batı demokrasileri arasındaki ilişkiler giderek kötüleşmekteydi. Değişen koşullar karşısında Türkiye, Lozan Boğazlar Sözleşmesi ile Boğazların, uluslararası bir denetime tabi tutulduğunu ve bazı kayıt ve koşullar altında savaş gemilerinin Boğazlara girmesine izin veriliyordu. Boğazların her iki tarafı da askerden ve silahtan arındırılmış bölgelerdi. Türkiye, silahlanmadan yana değildi ama gelişen koşullar bunu gerektirmekteydi. Boğazlar konusunda Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin arzettiği en büyük sakınca, Türkiye’nin Boğazlar üzerinde tam denetiminin sağlanamamış olmasıydı. 

3.5.3. Milletler Cemiyet Silahsızlanma Dönemi
Türkiye, Milletler Cemiyeti’nin silahsızlanma için yapılan çeşitli toplantılarına katılmış ve oralarda Boğazların güvenliği konusunda girişimlerde bulunmuşsa da bir sonuç alamamıştı. Silahsızlanmayı sağlayamayan uluslar topluluğu, o günkü koşullar altında barışı koruyacak bir işlev yüklenmesi olası görülmemekteydi. Bu koşullar altında Boğazlar bölgesinin askerden ve silahtan arındırılması Türkiye’yi güvenlik endişesine düşürüyordu. Türkiye revizyonist devletler gibi işi olup bittiye getirmek istemiyordu, haklılığını uluslararası platformlarda kabul ettirmeye çalışıyordu. Türkiye, 23 Mayıs 1933’de Londra’da yapılan “Silahsızlanma Toplantısı’na katılarak,Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin Boğazların silahsızlandırılmasına ilişkin hükümlerin iptalini resmen istedi. Ancak Türkiye’nin bu istemi kabul edilmedi. 
 
3.5.4. Türkiye’nin Mücadelesi
Milletler Cemiyeti’nin 17 Nisan 1935’de yapılan olağanüstü toplantısında Türk Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin Boğazların silahsızlandırılmaya ilişkin maddelerinin iptalini istedi. Aras, değişen dünya koşullarında Türk Boğazları’nın silahsızlandırmasından dolayı Türkiye’nin güvenliği konusunda endişe duyulduğunu vurguladı. Bu bölge silahtan arındırılınca Türkiye’nin Batı savunmasında büyük bir gedik açılıyordu, bu nedenle Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden hükümlerin kaldırmasının gerektiğini savundu
 
Türkiye aynı sorunu Eylül 1935’de yapılan Milletler Cemiyeti Güvenlik Konseyi toplantısında yinelediyse de, sonuç alamadı. Türkiye bu yıllara kadar sürdürdüğü çeşitli diplomatik etkinlikler dolayısıyla kendi istediği doğrultuda genel bir hava yarattı. Aynı toplantıda Rus ve Yunanistan delegeleri Türkiye’nin görüşünün makul olduğunu vurguladılar. İngiltere’de, Türkiye’nin Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin askerden arındırılması hükmünün değiştirilmesinin gerekli olduğuna inanıyordu. Bu yıllarda Avrupa’nın durumu gerek askeri gerek siyasal açıdan değişiyordu. 1923 yıllarından başlayarak silahsızlanmaya doğru bir eğilim gözlenirken 1930 yıllarından sonra silahlanma yarışı hızlanıyordu. Türkiye sonunda büyük küçük birçok devleti yanına alarak Boğazlar statüsünün değiştirilmesi gerektiğine inandırdı. 
 
3.5.5. Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin Gücünü Yitirmesi
Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin Türkiye’ye sağladığı güvence artık önemini yitirdi. Anılan güvence önemini yitirince de Boğazlar sürekli tehdit altında kalıyordu. Sözleşme dengeleri Avrupa barışı aleyhine bozulmuştu ve bu yüzden Türkiye Boğazlara tam egemen olmalıydı. Ayrıca Lozan Boğazlar Sözleşmesi, yalnızca savaş ve barış durumuna ilişkin düzenlemeleri öngörüyordu. Oysa yakın savaş tehlikesi altında bulunan Türkiye’yi koruyacak hükümler de yer almalıydı ve Türkiye’ye kendini savunma hakkı verilmeliydi. 
 
Türkiye 1923’den 1936’lara kadar barışçı bir politika izledi, uluslararası anlaşmalara sadık kaldı. Değişen dünya koşulları, bu antlaşmanın yeniden gözden geçirilmesini gerektiriyordu. Ayrıca Türkiye bu statünün kendisine uluslararası bir sözleşmeyle verildiğini, değiştirirken de uluslararası bir konferans toplanmasını istedi ve bunu başardı. Türkiye değişen koşullar altında artık Boğazlar gibi stratejik bir konuma sahip noktasını güvence altına almalı ve rahatlamalıydı.

3.5.6. Türkiye’nin Talebinin Kabulü
Türkiye bu istemi sağladı, İtalya dışında büyük küçük devletleri uluslararası bir konferans yapılmasına ikna etmiş ve hepsinden de destek almıştı. 10-11 Nisan 1936’da Türkiye Milletler Cemiyeti Genel Sekreterliğine gönderdiği notalarda, Boğazlar rejiminin değiştirilmesine ilişkin şunları öne sürüyordu:
“Türkiye geçiş serbestisi ve askersizleştirmeyi öngören Boğazlar konvansiyonunu 1923’de Lozan’da imzalamaya rıza gösterirken, Avrupa’da genel durum siyasal ve askeri açıdan farklıydı, Türkiye o zamanlar yabancı kuvvetlerin işgali altında bulunan Boğazların askersizleştirilmesi talebini kabul ederken, askersizleştirmenin askeri açıdan Türkiye için hakli görülemez bir tehlike yaratmaması, kendisine verilen asgari garantilerin değerini iyice tartışmıştır.”
 
“Boğazlar rejimini düzenleyen hükümlere ayrılmaz biçimde bağlı güvenlik garantisi öngören 18. maddeye imzacı devletler o kadar önem vermemişlerdir ki, söz konusu garantinin askersizleştirme ve geçiş serbestîsine ilişkin hükümlerin bütünleyici bir parçası olduğunu resmen teyit etmişlerdir.” Türkiye Cumhuriyeti “Boğazlar rejiminin Türk Ülkesinin dokunulmazlığı için kaçınılmaz olan güvenlik koşulları çerçevesinde ve Akdeniz-Karadeniz arasında ticari ulaştırmanın sürekli gelişmesi konusunda en liberal bir anlayışla düzenlemeyi amaçlayan bir anlaşma akdine hazır olduğunu” 
açıkladı. 

3.6. Montreux Boğazlar Konferansı
Türkiye, oldubitti yaratmadan antlaşmalara saygı gösterdi, tüm yabancı basın ve politika çevrelerinde uygun bir ortam doğmasına zemin hazırladı. Montreux Boğazlar Konferansı 22 Haziran 1936’da başladı ve 20 Temmuz 1936’ya kadar sürdü. 20 Temmuz 1936’da imzalanan Montreux Boğazlar Sözleşmesi 29 maddeden oluşmakta olup, 4 eki ve bir protokolü vardır. 
 
1938 yılında basılan “Türkiye’nin Milletlerarası Hayatı” adlı kitapta:
“Hukukta kaide koyan antlaşmalar, zıt menfaatleri uzlaştırmaktan ziyade birbirine benzeyen menfaatleri düzenler. Boğazlar işinde menfaatlerin birbirine zıtlığı giderilerek yeni kaideler konmuştur. Durumun icaplarına bugünkü şartlarda en uygun olanları kabul edilmiştir.” (3) 
 
24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan’da imza edilen “Boğazların tabi olacağı usule dair mukavelename”nin yerine kaim olmak üzere 20 Temmuz 1936 tarihinde Montreux’de imza edilmiş bulunan yeni mukavelenamenin tasdikine dair kanun” 31.VII.1936 tarihinde 3056 sayılı kanunla kabul edildi ve 5.8.1936 günlü 3374 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi. 
 
3.6.1. Montreux Boğazlar Sözleşmesi 
20 Temmuz 1936’da imzalanan Montreux Boğazlar Sözleşmesi ve eki olan protokol hükümleri gereğince aynı gün gece yarısı 30 bin kişilik bir Türk gücü Boğazlar bölgesine girdi. Montrö Boğazlar Sözleşmesi, bugün de geçerliliğini koruyan, uygulamada olan; Türk Boğazları için en önemli belgedir. Bu sözleşme 29 maddeden oluşmakta olup bu Maddelerden 22’si; askeri gemiler ve askeri konularla ilgili hükümleri içerirken, sadece 7’si ticari gemilerin geçişini düzenler. 
 
Sözleşmeyi kısaca özetlemeye çalışırsak;
-         Montrö Boğazlar Sözleşmesi şu temel ilkeleri getirdi:
1.      Türkiye’nin güvenliğini,
2.      Karadeniz’in güvenliğini,
3.      Türk Boğazları’ndan geçiş serbestisini,
4.      Karadeniz-Akdeniz dengesinin korunmasını,
-         Türkiye’nin Boğazlar üzerinde mutlak hâkimiyeti kuruldu.
-         Savaş Gemisi dışında kalan tüm gemilere, Türk Boğazlarından geçiş serbestisi tanındı. Geçiş serbestisi, gece ve gündüz, yükü ve bayrağı ne olursa olsun özgürlük getirildi. Kılavuzluk ve römorkör alma konuları geçiş yapan gemilerin isteğine bırakıldı. 
-         Türkiye savaşan ülke ise ya da kendisini yakın bir savaş tehdidinde görüyorsa; ticari gemilerin geçişini engelleyemese de, geçişlere bazı kısıtlamalar getirebilmek (geçişlerin gündüz yapılması, belirleyeceği güzergâhların kullanılması, ücret almamak koşuluyla kılavuz kaptan alınmasının zorunlu tutulabilmesi gibi)hakkına sahip kılındı. Savaş gemileri ile ilgili; geçişi sınırlayıcı hükümler sadece Türkiye’nin değil; Karadeniz ülkelerinin de lehine (Karadeniz’de bulunabilecek toplam tonaj; Karadeniz’de kıyısı olmayan ülkeler için 30 bin ton ile sınırlandırıldı ve bu gemilerin Karadeniz’de 21 günden fazla da kalamayacakları)  hükümler getirildi. 
-         Boğazlar Komisyonu kaldırılarak yetkileri Türk Hükümeti’ne devredildi.
 
Sözleşme’nin 18.maddesi Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerin kaygılarını gidermeye yöneliktir. Sözleşme’de ayrıca Akdeniz-Karadeniz geçişlerinde, daha çok savaş gemilerine yönelik sınırlandırmalar da bulunmaktadır.
 
3.6.2. Türkiye’nin Sorumluluğu
Türkiye’nin bu sözleşmeye göre elbette sorumlulukları vardır. Türkiye’nin politik girişimlerine bakıldığında, sözleşmenin ruhu üç noktada düğümlenmektedir. 
§  Uluslararası barış ve güvenliğin korunması, 
§  Türkiye’nin ve Karadeniz devletlerinin güvenliğinin korunması,
§  Akdeniz – Karadeniz dengesinin korunması, 
gibi Türkiye’nin görev ve sorumlulukları bulunmaktadır.   
 
3.6.3. Montreux Boğazlar Sözleşmesi’nin Türkiye’ye Kazandırdıkları 
Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Türkiye’ye çok şey kazandırdı. Bu kazanımlar, ülkenin ve Boğazların güvenliğinin yanında uğraksız geçen ticaret gemilerinin beher net tonilatosu üzerinden Sağlık Rüsumu, Fener ve Tahlisiye ücretlerini, Altın Frank para biriminden peşin olarak alma hakkını getirmiştir.
 
Bu rüsum ve ücretlerle ilgili Montrö Sözleşmesi’nin 2’nci maddesi: 
“Sulh zamanında, ticaret gemileri, sancak ve hamule ne olursa olsun, gündüz ve gece, aşağıdaki 3. maddenin hükümleri mahfuz kalmak üzere hiçbir merasime tabi olmadan Boğazlardan geçiş ve seyrisefain tam serbestisinden müstefid olacaklardır. Bu gemiler, Boğazların hiçbir limanında tevakkuf etmeksizin transit suretiyle geçtikleri takdirde Türkiye alakadar makamları tarafından cibayeti bu mukavelenamenin 1’nci lahikasında derpiş edilen rüsum veya tekaliften başka hiçbir rüsum veya tekalife tabi tutulmayacaktır.
 
Bu rüsum veya tekâlifin cibayetini tahsil etmek için Boğazlardan geçecek ticaret gemileri, 3’ncü maddede tasrih edilen merkezin memurlarına isimlerinin, tabiiyetlerini, tonajlarını, gidecekleri yeri ve nereden geldiklerini bildireceklerdir.
 
Kılavuzluk ve römorkaj ihtiyari kalır”
hükmü yer almaktadır.    
 
Yine bu rüsum ve ücretlerle ilgili Montrö Sözleşmesi’nin Ek I. madde 1:
İşbu mukavelenamenin 2’nci maddesi mucibince istifa edilebilecek olan rüsum ve tekalif aşağıdaki tabloda gösterilenler olacaktır. Türkiye Hükümetinin bu rüsum ve tekaliften kabul edebileceği muhtemel tenzilat, sancak farkı gözetilmeksizintatbik edilebilecektir. 
 
İfa edilen hizmetin mahiyeti beher net hacim tonilatosu   Altın frank 
a)     Sıhhi kontrol. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .          0,075
b)    Fenerler, ziyalı şamandıralar, geçit şamandıraları        
vesaire:
800 ton’a kadar. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .             0,42          
800 tondan fazlası. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .              0,21
c)     Tahlisiye hizmeti: Buna tahlisiye sandalları, roket
istasyonları, sis düdükleri, radyofarlar ve keza (b)
fıkrasında dahil bulunmayan ziyalı şamandıralar
veya ayni neviden diğer tesisat dâhildir. . . . . . .                0,10
 
Bu ücretler, ödeme tarihindeki kambiyo fiyatına göre altın frank veya Türk Parası olarak ödenir. Bu sözleşmenin kabul edilerek yayınladığı tarihte, “yüz kuruş, takriben altın 2 frank 50 santime muadildir”  
 
Bu tarihten itibaren 1983 yılına kadar, Türk Boğazları’ndan transit (uğraksız) geçen (gidiş-dönüş) ticaret gemileri ve bu gemilerin acenteleri, Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğü ile Türkiye Denizcilik İşletmeleri veznelerine, altın frank üzerinden Sağlık Rüsumu, Fener ve Tahlisiye ücretlerini ödediler.  Bu tarihten itibaren;
-          Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğü beher net tonilato üzerinden 0,0604 US $. Karşılığı sağlık rüsumu hesap edilerek gemi acentelerinden tahsil edilmektedir. 
-          TDİ, şimdi de Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü, Türk Boğazları’ndan uğraksız geçen (gidiş-dönüş)gemilerin acentelerinden Beher net tonilato üzerinden:  
Fener ücreti   800 tonilatoya kadar 0,338646 US $. 
800 ton üzeri için 0,169323 US $.
                                    Tahlisiye ücreti beher net tonilato üzerinden 0,08063 US $. 
fener ve tahlisiye ücretleri tahsil edilmektedir.   
 
Türk Boğazları’ndan uğraksız gidiş/dönüş olarak geçen gemilerin acenteleri, gemi sahibi, kaptanı, işleticisi veya kiracısı nam ve hesabına, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nden doğan Sağlık Rüsumu, Fener ve Tahlisiye ücretlerini ilgili kurumlara yasal süre içinde ödemekle yükümlüdürler.

30 Kasım 2015 Pazartesi

NARDUGAN KAVRAMI VE 12 HAYVANLI TÜRK TAKVİMİ




Türklerin, tek Tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarına göre,
yeryüzünün tam ortasında bir akçam ağacı bulunuyor.
Buna hayat ağacı diyorlar. Bu ağacı, motif olarak bizim bütün halı,
kilim ve işlemelerimizde görebiliriz.
Türklerde güneş çok önemli. İnançlarına göre gecelerin
kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık'ta gece gündüzle savaşıyor.
Uzun bir savaştan sonra gün geceyi yenerek zafer kazanıyor.
İşte bu güneşin zaferini, yeniden doğuşu, Türkler büyük şenliklerle
akçam ağacı altında kutluyorlar.
Güneşin yeniden doğuşu, bir yeni doğum olarak algılanıyor.
Bayramın adı
NARDUGAN
(nar=güneş, tugan, dugan=doğan) Doğan güneş.
Güneşi geri verdi diye Tanrı Ülgen'e dualar ediyorlar.
Duaları Tanrıya gitsin diye ağacın altına hediyeler
koyuyorlar, dallarına bantlar bağlayarak o yıl için dilekler diliyorlar
Tanrıdan.
Bu bayram için, evler temizleniyor. Güzel giysiler giyiliyor. Ağacın
etrafında şarkılar söyleyip oyunlar oynuyorlar.
Yaşlılar,büyük babalar, nineler ziyaret ediliyor, aileler bir araya
gelerek birlikte yiyip içiyorlar.
Yedikleri; yaş ve kuru meyveler, özel yemek ve şekerleme. Bayram, aile
ve dostlar bir araya gelerek kutlanırsa ömür çoğalır, uğur gelirmiş.
Akçam ağacı yalnız Orta Asya'da yetişiyormuş.
Filistin'de bu ağacı bilmezlermiş, bu yüzden olayın ;Türklerden
Hıristiyanlara geçtiği ve bunu da Hunların Avrupa'ya gelişlerinden
sonra onlardan görerek aldıkları söyleniyor.
İsa'nın doğumu ile hiç ilgisi yok.
"Doğum, güneşin yeniden doğuşu"
Sümerolog
Muazzez İlmiye ÇIĞ


12 Hayvanli Türk Takvimi 



12 Hayvanlı Takvimi, Edouard Chavannes’in “Le Cycle turc des Douze Animaux 12 Hayvanlı Türk Takvimi”, adlı araştırmasına göre Asya’da kullanılan 12 Hayvanlı takvim Türklere ait bir takvim sistemiydidi ve Çinliler bu takvimi Türklerden almışlardı. Chavannes bu yüzden de araştırmasının adını 12 Hayvanlı Türk Takvimi koymuştur.

Tabiat olaylarıyla iç içe olan atlı göçebe Türkler, hayatlarını belli bir düzene koyma ihtiyacı duymuşlardır. Bu sebeple “geçmiş şimdi – gelecek” bilgisi yoluyla, zamanı sistemli hale getirmişler.
Zamanı ölçmek için kullandığımız ölçütlerin , hepsinin temelinde aslında gök cisimleri ve göksel olaylar bulunur. Gerçekte zamanımızı Güneş’e, Ay’a, gezegenlere ya da yıldızlara bakarak belirlememiz eski atalarımızdan bize kalan bir mirastır. Türkler eski dönemlerden beri göçebe ve bozkır hayatı yaşadığı için bu insanlar zaman hesaplamaya, özellikle de hasat zamanını çok iyi belirlemeye gereksinim duydular. Öte yandan yıldızlara bakarak bilinmeyen; haber verdiği iddia edilen şaman, evliya, hesapçıların ya da kabile büyücülerinin işlerinden biri de yıldızların konumuna bakarak yaylaya göçme, koyunları çiftleştirme, ot biçme, tohum atma, tarlayı çapalama ya da ekinleri biçme zamanının geldiğini insanlara söylemekti. Böylece yılın belli zamanlarını hesaplama ve ilkel bir takvim yapma işini ilk kez bu şamanlar, evliyalar ve hesapçılar gerçekleştirmiş oldular.
Türkler uzun tarihi süreçte kendilerine has, 12 hayvanlı takvim geliştirmişlerdir. Bu takvimde yıllara numara vermek yerine 12 hayvanın adı verilmiştir. Bundan dolay “12 Hayvanlı Türk Takvimi” denilmektedir. Takvimin yıl simgeleri hayvanlardan oluştuğuna göre, kaynağın hayvancılıkla geçinen kavimlerde, yani Kazak bozkır topluluklarında aranması son derece doğal olacaktır. Bu takvim Türklerde Hun İmparatorluğu döneminden itibaren kullanıla gelmiştir. Ata yurdunda yaşayan Kazak Türkleri ata mirası olan eski Türklerin kullandıkları 12 hayvanlı takvimi ,simdi hala devam ettirmektedir.

Ayların İsimleri ve Sistem

Bu takvimdeki hayvanlar sırasıyla şöyledir: Tışkan (Fare), Sıyır (Sığır), Barıs (Pars), Koyan (Tavşan), U1uw (Ejder), Jı1an (Yilan), Jılki (At), Koy (Koyun), Meşin (Maymun), Tavık (Tavuk), İyt (It), Domuz (Domuz).
Bu takvimde güneş yılı esas alınmış ve 12 devreye ayrılmıştır. Yılbaşı Fare’den ve Nevruz ayının (Mart ayının) 22’sinden itibaren başlar. Her 12 yılda bir başa döner. Buna göre 1991 yılının Mart ayında başlayan Koyun yılı 2003 yılının Mart ayında tekrar başlar.
Yıl sayımı, halkbiliminin bir bolümüdür. Yıl sayımına Kazaklar ‘jil kayıruw” (yıl çevirme) demektedir. 12 yılın oluşturduğu zamanı bir küme saymıştır. Bu 12’lik zaman dilimine Kazaklar “müşel” adını vermektedir. Bu metot, geçen yılları hesaplamada hem kolay, hem de kullanışlı olan bir hesap sistemidir. Birincisi 13 yıldan, ondan sonrakiler 12 yıldan hesaplanarak insanların yaşı da çok kolay hesaplanabilir.
Kişinin yaşı hesaplandığında “Fare’den yani Fare 13” diye birinci müşeli (bebeklik çağı müşeli) 13 yaş diye hesaplanır ve ikinci müşel (delikanlılık müşeli) 25 yaş; üçüncü müşel (yiğitlik müşeli) 37 yaş; dördüncü müşel (orta yaş müşeli) 49 yaş; beşinci müşel (yaşlılık müşeli) 61 yaş; altıncı müşel (ihtiyarlık müşeli) 73 yaş; yedinci müsel (kocalık müşeli) 85 yaş ve böyle devam etmektedir. Eskiden ihtiyarlar “altmış birdeyim” demez onun yerine “beşinci müşeli doldurdum” derlermiş.
Yaş sorulduğunda, ilk önce “hangi yıl?” diye, yılını sorup, kişinin yüz hatlarına bakıp, yaşı tahmin edilir. Örneğin, orta yaşa basmış kişinin doğduğu yıl “sığır” olan bir kişiye 1977 yılında yay sorulursa, o kişi dört müşeli 49 yaş diye kabul eder ve gelecek yılı ekleyip “Pars 50, Tavşan 51, siz bu yıl 51’e basmışsınız” der.
NoHayvanDiğer SöyleyişlerFarklı KaynaklardaÇinceTelafuzAnlamHakas TakvimiYönÖzellikleri
1SıçanSıçgan, Sıçkan, ÇıçganKüsgüFareKüske (“sıçan”)0° KuzeyHareket, sezgi.
2UdUt, UyBuğa, Buga, BoğachǒuÖküzİnek, İneh (“sığır”)Sakinlik, akıl, bilinç.
3BarsBarıs, ParsyínParsTülgü (“tilki”)Atılganlık, kavga.
4TavışganTavışkan, TovışganKoyan, KobanmǎoTavşanHozan (“tavşan”)90° DoğuMerhamet, korkaklık.
5LuLuy, Ulu, UluğBal, Balıg, BalıkchénEjderhaKileski (“ejder”)Talih, zenginlik.
6YılanÇılan, Cılan, ZılanYılanÇılan (“yılan”)Saygı, hürmet, korku.
7YuntYund, Yont, YondYılkıAtÇilgi, Çılgı (“at”)[3]180° GüneyAcele, telaş, sürat.
8KoyHoy, Honın, KonınKoç, Koçkar, HuçwèiKoyunHoy (“koyun”)Sevgi, dürüstlük,çokluk.
9BiçinMeçin, Meşin, PiçinshēnMaymunKizi (“kişi”)Eğlence, kurnazlık.
10TabukTagaku, Toguk, Toğ, TakıkyǒuTavukTanah (“tavuk”)270° Batıİsyan, cimrilik.
11İtİyt, İştKöbek, Kübek, KöpekKöpekDorna, Torna (“turna”)Sadakat, hissiyat.
12TonguzTonuzhàiDomuzÖski (“keçi”)Karmaşa ve sükunet.
Yakutlar (Sahalar) ise 12 hayvanlı yıl takvimi kullanmakla birlikte, hayvanların yerine tanrıların adlarını kullanmışlardır.
1. Cöhögöy, 2. Ayısıt, 3. İyehsit, 4. Ayığ 5. Buğor, 6. Cahın 7. Suğorun, 8. Hotoy, 9. Bayanay, 10. Sehen, 11. Tanha 12. Otun

Eski Türklerde Aylar

Bir yılda 12 ay vardı. Aylar birinçay (birinci ay) , ikinçay (ikinci ay), üçünçay (üçüncü ay), dördünçay (dördüncü ay), beşinçay (beşinci ay), altınçay (altıncı ay), yedinçay (yedinci ay), sekizinçay (sekizinci ay), dokuzunçay (dokuzuncu ay), onunçay (onuncu ay), onbirinçay (onbirinci ay) ve onikinçay (onikinci ay) diye adlandırılmıştır.


AB-Türkiye mülteci anlaşmasının tam metni ya da Avrupa´nin bekci köpegi olmak


29 Kasim 2015 tarihinde Türkiye ve Avrupa Birliği, mülteciler konusunda anlaşmaya varmışlardı. Anlaşmayla birlikte Türkiye'ye 3 milyar avro verilmesi öngörülürken, karşılığında Türkiye'den Suriyeli sığınmacıları Türkiye'de tutması isteniyordu. Avrupa Komisyonu, anlaşmaya dair metni yayımladı.
İşte o metin:
1.       Avrupa Birliği liderleri ve Türk mevkidaşları bugün Brüksel’de buluştu. Türkiye 1999’dan beri aday durumundaydı ve 2005’den beri de üyelik için müzakere ediyordu.
2.       Türkiye ve AB, önümüzdeki ortak zorlukları aşmanın önemini görüştü. Avrupa Konseyi’nin 15 Ekim’deki kararlarıyla doğrultulu olarak, üyelik sürecinin yeniden canlandırılması gerektiğinde karar kılındı. Var olan bağların ve dayanışmanın ileriye taşınması ve ortak geleceği hazırlamak için sonuç odaklı hareketleri benimsemeye karar verildi. Avrupa Projesi’ni güçlendirmek için var olan riskler ve tehlikelerle birlikte yüzleşme ve bunları aşma kararı alındı. Antalya’daki son G20’nin nihai deklarasyonu ve 2249 BMGK kararı hatırlatılarak, Türkiye ve AB terörizme karşı savaşın öncelik olmayı sürdürdüğünü yeniden kabul etti.
3.       Bu amaçla, Türkiye-AB ilişkilerinin henüz tamamen gerçekleştirilememiş büyük potansiyelini keşfetmek için kurumsal ve daha sık yüksek seviyeli diyaloğun gerekli olduğunda anlaşmaya varıldı. Bu çerçevede, iki taraf da yılda iki kez, uygun bir biçimde zirveler düzenleme konusunda anlaştı. Düzenli zirveler, Türkiye-AB ilişkilerinin gelişmesini ölçmek ve uluslararası meseleleri tartışmak için bir platform sağlayacaktır. Dış politikada ve güvenlik politikasında düzenli tartışmalar ve işbirliği artırılmalıdır, buna tüm biçim ve tezahürleriyle artmakta olan terör tehdidinin de dahil olduğu ciddi güvenlik zorluklarına karşı terör karşıtı politikalar da dahildir. Bu bağlamda, iki taraf Bakanlık/Yüksek Temsilci/Komisyoncu seviyesinde kapsamlı düzenli siyasi diyalog yürütülmesine de karar vermiştir. Bunlar Ortaklık Konseyi toplantılarına ek olarak yapılacaktır. Yüksek seviyeli diyaloglar, ana tematik meselelerde de yapılacaktır.
4.       İki taraf da 14 Aralık 2015’deki Hükümetlerarası Konferansı’n 17. faslın açılması kararını desteklemektedir. Dahası, Avrupa Komisyonu’nun 2016’nın ilk çeyreğinde bir dizi faslın daha açılması için yaptığı hazırlık da belirtilmiştir. Hazırlık çalışmaları ilave fasıllar için de başlayacaktır.
5.       AB, Türkiye’nin Vize Yol Haritası koşullarını yerine getirmek için çalışmalarını hızlandırma sözünü desteklemektedir. Avrupa Komisyonu, Türkiye’nin vizelerin kaldırılması için uygulamalarına dair ikinci ilerleme raporunu Mart 2016’nın başında yayımlayacaktır. İki taraf da AB-Türkiye geri kabul anlaşmasının Haziran 2016’dan sonra tamamen uygulanabilir hale geleceğini ve böylece Avrupa Komisyonu’nun üçüncü ilerleme raporunu sonbahar 2016’da vizelerin kaldırılmasının sürecinin tamamlanması için sunabileceğini, yani Ekim 2016’da yol haritasının gereklilikleri yerine getirildiğinde Schengen bölgesinde Türk vatandaşları için vize gerekliliğinin kaldırılabileceğini kabul etti.
6.       AB, Türkiye’ye anında ve sürekli insani yardım vermeyi sürdürecektir. Genel mali desteğini de önemli ölçüde artıracaktır. Türkiye’de Avrupa Komisyonu tarafından açılan mülteci tesisi, Türkiye’de geçici sığınma altında olan Suriyelilere etkili ve tamamlayıcı destek vermek için finanse edilen faaliyetleri koordine edecek ve yürütecektir. AB, 3 milyar avro ek kaynak vermeyi kabul etmiştir Finansman ihtiyacı ve finansmanın doğası, gelişen olayların ışığı altında yeniden gözden geçirilecektir. Türkiye 2.2 milyonun üzerinde Suriyeliye ev sahipliği yaptığı ve 8 milyar dolar harcadığı için, AB, Türkiye-AB işbirliği çerçevesinde bu yükü paylaşmasının öneminin altını çizmektedir. Bu bağlamda, üye ülkelerin ve var olan AB yerleştirme planları ve programlarının katkısı vurgulanmıştır.
7.       Türkiye ve AB, şimdiye kadar kararlaştırılmış olan Ortak Eylem Planı’nı uygulamaya koymaya karar vermiştir, bu planla Suriye’deki durumdan dolayı oluşan kriz sebebiyle geçici korunma altındaki Suriyelilere destek ve mülteci idaresi için işbirliği artırılacaktır. Özellikle kayıt dışı göçmenlerin akışını durdurmada sonuç alınmalıdır. AB ve Türkiye, göçmen akışına düzen getirecek ve düzensiz göçü durduracak Ortak Eylem Planı’nı uygulamaya karar vermiştir. Bunun sonucu olarak, iki taraf da kabul edildiği gibi, anında uluslararası korunmaya ihtiyaç duymayan göçmenler için etkin işbirliğini artıracak, Türkiye ve AB’ye seyahatlerini engelleyecek, üzerinde anlaşılmış karşılıklı geri kabul koşullarının uygulandığından emin olacak ve uluslararası korunmaya ihtiyaç duymayan sığınmacıları geldikleri ülkelere geri döndürecektir. Türkiye’nin geçici korunma altındaki Suriyelilerin sosyo-ekonomik durumunu daha da geliştirmek için adım atma niyeti de iki tarafın da desteğine sahiptir. İki taraf da kararlı ve hızlı hareket ederek kaçakçıların suç şebekeleriyle savaşı artırma kararını vurgulamaktadır.
8.       Avrupa Konseyi’nin Aralık 2014’teki genişleme kararında belirtildiği gibi, Türkiye ve AB, ekonomik ilişkileri daha da geliştirmek ve iş çevrelerini bir araya getirecek bir platform yaratmak için Yüksek Seviyeli Ekonomik Diyalog Mekanizması kurulması üzerinde çalışmaktadır. Bu mekanizmanın 2016’nın ilk çeyreğinde harekete geçirilmesinde karar kılınmıştır.
9.       İki taraf da Yüksek Seviyeli Enerji Diyaloğu ve Stratejik Enerji İşbirliği’nin oluşturulmasını desteklemektedir, bunlar 16 Mart 2015’de hayata geçirilmiştir. Enerji işbirliğinde düzenli görüşmeler, hem küresel hem de bölgesel olarak iki tarafın da çıkarınadır. Bu türde ikinci bir görüşmenin 2016’nın ilk çeyreğinde yapılmasında mutabık olunmuştur.
10.   Gümrük Birliği’nin geliştirilmesi için hazırlık adımlarının atılması kararlaştırılmıştır. Bu hazırlığın iki taraf tarafından da yapılmasının ardından, resmi görüşmeler 2016’nın sonuna doğru başlatılabilir.

11.   Tüm bu meseleler, paralel olarak ileriye götürülecek ve yakından takip edilecektir. Türkiye ve AB, bu taze girişimin somut sonuçlar vermesi için gerçek gündemlerini birlikte ilerletmeye kararlıdır.

17 Kasım 2015 Salı

Yeni Sevr Antlaşmaları: İkiz Sözleşmeler - Cihan DURA





1999 Helsinki Zirvesi... Türkiye’ye “üye adayı” unvanı veriliyor. Ardından pürtelaş geçirilen üç yıl... 2000 ve 2001 hazırlık ve gelişme dönemlerinden sonra 2002 yılı siyasi kriterler açısından bir operasyonlar yılı oldu. Türkiye, bir yandan Avrupa Birliği’nin (aslında Fransa ve Almanya’nın) emirlerini yerine getirme anlamında “reform hareketleri”ni hızlandırırken, öbür yandan aynı ülkelerden bir “müzakere tarihi” alabilme uğruna yoğun ve adeta “çılgınca” bir faaliyet sürdürdü (Osmanlı da böyle Avrupa’nın dayatmasıyla, “reform” yapa yapa batmıştır).
Helsinki Zirvesi’nde Türkiye “aday üyeler listesi”ne alındıktan sonra ikinci aşama “AB’ye katılım müzakerelerinin başlaması” olacaktı. Ne var ki müzakerelerin başlatılması, Türkiye’nin, Kopenhag ölçütlerini tam olarak yerine getirmesi koşuluna bağlanmıştır.
Buradaki “tam olarak yerine getirme” ifadesine dikkat ediniz. Böyle bir koşul eşyanın tabiatına aykırıdır. Çünkü dünyada hiçbir iş tam olarak yapılamaz. Her işin eksik bir tarafı daima bulunabilir: Türkiye bir “gül” olup Avrupa’nın karşısına çıksa, hiç kuşkunuz olmasın, Gunter Verheugen pis pis sırıtarak “iyi ama, dikenin var” diyecektir.
AB Türkiye’nin “Kopenhag koşullarına uyma” sürecini izlemek gayesiyle şöyle bir süreç uyguluyor:
-“Katılım Ortaklığı Belgesi”yle Türkiye’ye buyruklarını iletiyor.
-Türkiye “Ulusal Program”la taahhütte bulunuyor.
-“Uyum Yasaları” ile taahhütlerini yerine getiriyor.
Atatürk Türkiyesi bitiriliyor
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde görülmemiş bir hatalar zinciri, işte bu süreçle başladı. Sonu belirsiz bir AB hayali uğruna, “teslimiyetçi Batıcı-mason” güçlerin itelemesiyle kendini bu mekanizmanın çarkları arasında bulan Türkiye, her şeyinden, bütün birikiminden vazgeçmeye başladı: Artık nesi var nesi yok değiştiriyor, tüm tarihsel değerlerini terk ediyor, önüne ne konulursa hiç düşünmeden, körü körüne kabul ediyor.
Türkiye Cumhuriyeti “Atatürk Türkiyesi” olmaktan çıkartılıyor, giderek artan bir hızla kendine yabancılaştırılıyor; adeta yapay bir yaratığa dönüştürülüyor.
Evet, Türkiye’yi sürükleyen uğursuz güç AB’ye girme uğruna bütün ulusal birikimimizi dağıtıyor, bütün Atatürkçü kazanımlarımızı yok ediyor (Öyle ki bu pespayeliğe Atatürkçülük adına kim destek oluyorsa, gerçekte yalan söylüyor ve Atatürk’e ihanet ediyor).
Soruyorsunuz bunları yapanlara, “Neden böyle yapıyorsunuz? Bu eylemleriniz şanlı bir geçmişi olan, bir Atatürk ve daha nice kahramanlar yetiştirmiş büyük bir ulusa, Türk milletine yakışır mı? Üstelik bu yaptıklarınız bilimsel gerçeklere de uymuyor. Devlet ve toplum yaşamı böyle sürekli değiştirip durmaya gelir mi? Yüz yılların birikimleri böyle bir kalemde silinip atılır mı? Yoksa “değiştirme hastalığı” diye bir hastalık var da, siz buna mı yakalandınız? Takiyyeci şeriatçılardan her ihanet beklenir; ya siz, hani siz Atatürkçüydünüz? Desenize, siz Atatürkçü değilsiniz; siz “teslimiyetçi Batıcı-mason” Atatürkçülersiniz!
Bu iki şerikin yanıtları, ancak bir çocuğun verebileceği bir yanıt: “Avrupa Birliği’ne gireceğiz de ondan! Avrupalıları memnun etmemiz lazım! Onlar da bize harçlık verecek.”
Evet Osmanlı’nın Reşit, Ali, Fuat Paşaları da, Damat Ferit’i de öyle yapıyordu, devleti bu gafiller gibi yönetiyorlardı. Bütün gayretleri halkı değil, Avrupalıyı memnun etmeye yönelikti. Ancak tarih hiçbir hatayı affetmez. Böyle yabancılar tarafından güdüle güdüle, sonunda koskoca bir devleti çökerttiler. Türk halkını da yapayalnız, sersefil ve yoksul bıraktılar. Onların yaptığının aynısını, şimdi de bu “işbirlikçi Batıcı-mason” Atatürkçüler yapıyor. Devlet yine tehlikede, halk yine perişanmış; Batıcı teslimiyetçilerin umurunda mı? Atatürk Anadolu’yu cennete çevirmeyi düşlüyordu, onlarsa cehenneme çevirdiler. Avrupa’nın gönlünü hoş etmeye gelince, takiyyeci şeriatçılarla nasıl da el ele tutuşuyor, nasıl da sarmaş dolaş oluyorlar!
Aceleleri varmış
Şunu da söylemeden geçemeyeceğim: Siz kendi kişisel işlerinizi de böyle abullabut mu yürütüyorsunuz? Şirketlerinizi, evinizi, kişisel hayatınızı? İnsan bir düşünür, kafa yorar, tartışır; bütün eksi ve artıları, sorunun tüm bağlamını hesaba katar; kararını ondan sonra verir. Yalnız büyük sermayenin, TÜSİAD’ın değil, herkesin, köylünün, esnafın, işçinin, gençliğin çıkarlarını gözetir. Bütün bir ulusun geleceği, belirli bir çıkar çevresinin, gelip geçici hükümetlerin, acemi politikacıların keyfine bırakılır mı?
Bakın İngilizler Euro’yu hâlâ kabul etmediler, bütün toplumsal kesimleriyle yıllardır tartışıyorlar. Hâlâ karar veremediler. Neden? Çünkü ulusal bir meziyetleri olarak, hiçbir işlerini aceleye getirmezler. Ama size acele ettirirler, o başka! Çünkü önce kendi ulusal çıkarlarını düşünmeleri, bunun için de başka devletleri güderek sömürmeleri diğer bir ulusal meziyetleridir. Oysa siz tutturmuşsunuz: Acelemiz var! İkide birde elinizde bilmem kaçıncı paket, her defasında aynı laf: Acelemiz var! Alın o acelenizi, başınıza çalın. Bilinmelidir ki hiçbir acele işten hayır gelmez, çünkü acele eden, araştırıp düşünmeden karar verir. O karar da kesinlikle yanlış karardır.
İkiz Sözleşmeler’in yasalaşması
4 Haziran 2003 günü de böyle oldu: “İnsan hakları”na ilişkin iki Birleşmiş Milletler sözleşmesi TBMM’nden alelacele, yangından mal kaçırır gibi geçirildi. AKP ve CHP’nin oylarıyla, bir oldu bittiye getirilerek, adeta kamuoyundan kaçırılarak... Sözde çok sesli televizyonlarımız -Meltem TV ve Ulusal Kanal dışında- bu yasalarla ilgili iki cümlelik bir haber dahi yapmadılar. Olup bitenin üstünü örtmek, kamuoyunu uyutmak istedikleri gün gibi aşikâr.
Peki nedir bu sözleşmeler? Kimi ulusalcı yazarlarımızın şu nitelemeleri ne olduklarını en iyi şekilde anlatıyor: Seksen yılın en büyük komplosu, ikiz ihanet sözleşmeleri, Türkiye’yi parçalama yasaları, Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi varlığına son verme beyanı olan sözleşmeler, Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerine yerleştirilen dinamitler, Türkiye’nin Yugoslavyalaşması sürecini başlatan yasalar, yeni Sevr antlaşmaları, emperyalizmin elindeki en etkili koz ve silah...
Türkiye’nin AB iptilası uğruna, 1995 Gümrük Birliği Antlaşması’ndan sonra, neticelerini hesaba katmadan verdiği en zararlı ödünlerden biri oldu, bu sözleşmelerin kabulü.
Bu tür işler usul usul, “salam yöntemi”yle kotarılıyor:
-Önce bir büyükelçi ülkesi adına imza koyuyor.
-Ardından, bakanlar kurulu onaylıyor.
-En sonra başka bir hükümet Meclis’te yasalaştırıyor.
Türkiye’de de yapılan bu oldu. Süreç yaklaşık üç yılda tamamlandı. Cumhuriyetimizin bir temeli daha, uzun bir zamana yayılarak halka hissettirilmeden ortadan kaldırıldı.
Türkiye insan haklarına ilişkin iki Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ni 15 Ağustos 2000’de imzaladı. Türkiye adına imzayı New York’ta Büyükelçi Volkan Vural koydu. DSP-MHP-ANAP Koalisyon Hükümeti onayladı, ancak Meclis’e sevk edemedi. Bu eksiği de AKP Hükümeti giderdi. Göstermelik ve tutarsız birkaç beyan ve çekince ile, Meclis’ten sinsice geçirdi. Öyle ki birçok milletvekilinin, hatta bakanların, sözleşmelerin içeriğinden ve doğuracağı sonuçlardan habersiz olduğu ileri sürülüyor.
1966’da BM tarafından imzaya açılmış olan sözleşmeler AB’nin tüm üyeleri ve aday ülkeler tarafından kabul edilmişti. Batıcı işbirlikçiler bunu Kopenhag ölçütlerine uyum yolunda önemli bir adım olarak niteliyordu. Çünkü sözleşmelerin kabulü “Kopenhag Kriterleri ve Uyum Raporu”nda yasal öneriler arasında, “AB Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Türkiye Ulusal Programı”nda orta vadeli hedefler arasında yer aldı.
Ancak sözleşmelerin gözden kaçırılan çok daha korkunç bir yönü daha var; işin asıl püf noktası da burada: İkiz Sözleşmeler’in kabul edildiği 1966 yılında dünya koşulları çok farklıydı. Bu tür antlaşmalar o yıllarda emperyalist Batının zulmü altında inleyen halkların kurtuluşu için gerekliydi. Ancak sonra koşullar değişti. Küreselleşmeci kraliyetçiler bugün 200 civarında olan devlet sayısının 5000’e çıkarılarak bir “dünya kentler federasyonu” kurulmasını hedeflemektedir. Bir hedef varsa, tabii araç da gerekli... Araç olarak İkiz Sözleşmeleri kullanabileceklerini fark ettiler: Bu sözleşmeler kabul ettirilerek ulus devletler halklara, etnik, dilsel ve dinsel topluluklara bölünebilir, yıkılabilirdi.
Sovyetler Birliği’ni dağıttılar, Yugoslavya’yı parçaladılar, sıra şimdi Türkiye’de...
İkiz Sözleşmeler’in mahiyeti
“İkiz Sözleşmeler”den “azınlıkların siyasal ve kültürel hakları ile halkların ‘kendi kaderini belirleme’ (self-determinasyon) hakkını tanımayı öngören şu iki sözleşme anlaşılıyor:
-Birleşmiş Milletler Bireysel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi
-Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi.
BM sözleşmeleri İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni ayrıntılıyor ve tamamlıyor.
34 yıl katılmaktan kaçındığı İkiz Sözleşmeleri AB hayali uğruna imzalaması, teslimiyetçi çevrelerce Türkiye’nin, AB yolunda “önemli bir virajı almış” olduğu şeklinde yorumlanmıştı.
İç hukukun üzerinde yer alan sözleşmeler “tüm halklarla, hükümeti olmayan ya da vesayet altında bulunan halkların kendi geleceğini belirleme hakkını” içeriyor. Ayrıca şu hakları güvence altına alıyor: Yaşama, sağlık hizmetlerinden yararlanma, eğitim, sosyal güvenlik, adil yargılanma, sendika kurma, kültürel hayattan yararlanma, insanca yaşama, ailenin korunması ve çocuk hakları ile düşünce ve ifade özgürlüğü.
Türkiye bakımından sonuçları
Sözleşmelerin kabulü Türkiye bakımından şu olumsuz sonuçları doğurabilecektir:
1)Türkiye “tüm halkların kendi kaderini belirleme hakkını” tanımış oldu. Buna göre Türkiye’de “halk” olduğunu ileri süren herhangi bir topluluğun, Türkiye Cumhuriyeti’nden ayrılma hakkı kabul edilmiş oluyor. Ayrılmak istemeyenlere ise, kendi statülerini özgürce belirleme hakkı tanınmakta. Bunlar sözleşmelerin şu ilkelerine dayandırılıyor: “Tüm halklar self-determinasyon hakkına sahiptir. Bu hak ile siyasal statülerini ve ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmelerini serbestçe belirleyebilirler. Devletler, halkların self-determinasyon hakkının gerçekleşmesi için destek sağlamalıdır.”
Ancak sözleşmede yer alan “halk” kavramı üzerinde, sözleşmeye taraf ülkeler arasında ortak bir tanımlama yapılmış değil. Ancak siz kaygılanmayın, uluslararası merkezler, ABD, Avrupa Birliği’nin iki kabadayısı, Almanya ve Fransa kendi işlerine gelen bir tanımı yakında Türkiye’ye dayatacaklardır. Tabii “Bak karışmam ha, yoksa seni aramıza almayız” diyerek... Bizimkiler de hep aceleleri olduğu için, yine bir “değiştirme fırsatı” (!) bulmanın sarhoşluğuyla, yabancıların yaptığı o tanımı da kafayı hiç çalıştırmadan kabul edeceklerdir.
2)“Kendi kaderini belirleme hakkı” (self-determinasyon ilkesi) uluslararası hukukta “kendi kültürel kimliğini belirleme hakkı” anlamı kazanmış bulunuyor. Bu nedenle, kimi yorumculara göre Türkiye, örneğin “Kürtlerin kültürel haklarını” otomatik olarak tanımış oluyor. Bunun ardından başka talepler de gelecek, kuşkusuz.
3)Türkiye “etnik, dinsel ve dilsel azınlıklar”ın kültürel ve siyasal haklarının tanınması yükümlülüğü altına girmiş olacak. Şu maddeye göre: “Etnik, dinsel ve dilsel azınlıkların bulunduğu ülkelerde, bu azınlıklara mensup bireylerin kendi gruplarındaki diğer üyeler ile birlikte kendi kültürlerini yaşama, kendi dillerini konuşma ve kendi dinsel ibadetlerini gerçekleştirme hakları engellenemez.”
İlk bakışta masumane ve yerinde görünen bu tanımanın, -ulusal çıkarın yerini yerel, etnik ve kültürel çıkarlar çatışması alacağı için- uzun erimde Türkiye’nin birlik ve bütünlüğü üzerinde çok olumsuz etkiler yapacağını tahmin etmek zor değil. Böyle bir gelişmenin ilk tahrikçisi de -geçmişte olduğu gibi- Batılı para babaları, AB ve ABD olacak. Açın Osmanlı tarihini okuyun, örnekten geçilmiyor.
Ne var ki bu belaları başımıza saranlar ne tarih okur, ne ondan ders alırlar; dolayısıyla çok yakında şu felaketlerle karşı karşıya kalacağız:
-Cumhuriyet düşmanı ve bölücü terörü daha da azgınlaştıracak, üstelik bunlara uluslararası koruma sağlayacak bir hukuki ortam oluşacaktır.
-Ayrılıkçı, bölücü, mezhepçi, tarikatçı faaliyetler meşrulaştırıldığından, bu faaliyetler doğrudan doğruya Türkiye Cumhuriyeti yasalarına dayanılarak yürütülecektir.
-Söz konusu faaliyetleri önlemeye yönelik devlet müdahaleleri yasa dışı sayılacaktır. Yabancı güçler iç işlerimize karışacak, hatta askeri müdahale söz konusu olacaktır.
4)Sözleşmelerde öngörülen kuralların denetimi ve ihlalleri durumunda yaptırım uygulanması için etkin bir mekanizma bulunmuyor. Buna karşılık sözleşmeler AB ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından referans olarak kabul edilmektedir. Dolayısiyle “etnik, dinsel ve dilsel azınlıklar,” örneğin Kürtler, kültürel haklarının verilmediği gerekçesiyle AİHM’ye kolektif başvuruda bulunabilecek.
-Batı ülkeleri bu sözleşmeleri bahane ederek sözde “Kürt sorunu”nu kurcalayabilir. Benzerlerini kışkırtabilir.
-Olağanüstü hal ilanı zorlaşacak. Çünkü BM Bireysel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi olağanüstü hal durumunda temel hak kısıtlamalarına sınırlamalar getiriyor.
Sözleşmeler Türkiye’nin AB sürecinde gerçekleştireceği siyasal ve hukuki reformlar için yol gösterici olacaktır.
Sözleşmelerin uygulanabilmeleri, TBMM tarafından da onaylanmış olmalarına bağlıydı ki bu da sonunda gerçekleşti. Onay “sözleşmelerin, Türkiye’nin sosyal ve hukuki yapısına uygun olmadığı düşünülen maddelerine çekince konarak” yapılmalıydı ki öyle olmadı. Neden? Çünkü bizimkiler yalnız “aceleci,” yalnız “düşüncesiz” değildir. Bizimkiler aynı zamanda “kraldan kralcı”dır. Nasıl olsa bütün verdiklerini, kendi ceplerinden değil, Anadolu insanının kesesinden veriyorlar. Anadolu halkının geleceği kararmış, Batıcı para babalarının, onların uşaklarının umurunda mı?
Hiç mi umut yok? Var!
Evet, teslimiyetçi cephe karşısında, ulusalcı cephenin sesi çoğu zaman bastırılıyor.
Ama ya gerçekler? Hangi gerçek sürekli bastırılabilmiş? 

11 Kasım 2015 Çarşamba

KEMALİZMİN GÜNCELLİĞİ - Metin AYDOGAN


Bu ülkede; ulusal değerler tümüyle yok olmadıysa, ulus yaşam yeteneğini tümden yitirmediyse, insanlar kendi haklarına yabancılaşmadıysa ve gelecek kuşaklara acı çekecekleri bir gelecek bırakılmayacaksa; Atatürk bugün her zamankinden çok önem kazanmış demektir. Kurtuluş Savaşı ve devrimler, öncesi ve sonrasıyla dikkatlice incelenmeli, güncelliğini koruyan bu büyük eylem, günün koşullarına uyumlu kılınarak aynı anlayışla uygulanmalıdır. Bu ülkenin parçalanmasını önlemek isteyen herkes, Mustafa Kemal’e başvurmak, savaşımından ders almak zorundadır. Türkiye’de yükselmekte olan ulusal uyanış, geçmişteki benzersiz deneyimden, kesin olarak yararlanmalı, bu konuda bilgilenmelidir. Atatürk, bugün ona en çok gereksinim duyan Türk halkına anlatılmalıdır.


Bozulma ve Yozlaşma

Atatürk’ün ölümünden günümüze dek yetmiş yedi yıl geçti. Bu iki kuşak demektir. 1938’de yirmi yaşında olanların çocukları bugün yaşıyor ve ortalama yetmiş yaşındalar. Bu iki kuşağın yaşam süresi içinde Türkiye; özgüveni yüksek, geleceğe umutla bakan, sevinci ve üzüntüsü ortak insanların yaşadığı bir ülke olmaktan çıktı; çökmekte olan bir ülkenin olumsuzluklarını yaşayan bir ülke durumuna geldi. Bozulma ve yozlaşma toplumun her kesimine yayıldı.
Büyük bir devrim gerçekleştirip güçlü bir ülke yaratılmışken, insanlar kulluktan yurttaşlığa yükselmişken ve aydınlık bir geleceğin yolu açılmışken; nasıl oluyor da bu denli geri, bölünmüş ve umutsuz bir ülke durumuna geliyoruz. Geriye düşmenin, karşıtına dönüşmenin ya da değerlerini yitirmenin bu denli yoğun yaşanmasının nedeni nedir? Bunun sorumlusu kimlerdir?

Eğitimsizlik

Geri dönüşün nesnel ve öznel nedenleri var. Öznel nedenden söz edeceksek, sorumluluğun, Atatürk’ten sonraki iki kuşakta olduğunu söyleyebiliriz. 11 Kasım 1938’de başlayan geri dönüş, sürekli artan bir ivmeyle, karşıtlıktan düşmanlığa, bireysellikten kitleselliğe evrildi.
Yetmiş yedi yıl süren bu olumsuz sürecin temelinde Kemalizmden kopuş, bunun temelinde de eğitimsizlik vardır. Atatürk kendi ülkesinde kendi insanlarına öğretilmedi, ilkeleri tasarlı uygulamalarla ortadan kaldırıldı.
Atatürk, ülkemizde özellikle aydınlarca bilinmemekte, bilinmek bir yana bugün yaygın bir karşıtlıkla karşılanmaktadır. Türk halkı çoğunlukla onu kurtarıcı kahraman olarak sevip saymakta ancak ilkelerini bilmemektedir. Bir bölüm insan, yanlış ve kimi zaman kara çalmaya varan uydurma yakıştırmaların etkisinde kalarakAtatürk'ten uzaklaşmıştır.

Dış Karışma

Atatürk karşıtlığı, Amerikalıların Türkiye’ye girdiği 1946’dan sonra dizgeleştirilerek devlet politikasına yerleştirildi. 1949 yılında imzalanan eğitimle ilgili ikili anlaşmayla ulusal eğitim ulusal olmaktan çıktı ve Atatürk ders kitaplarına Amerikalı uzmanların uygun gördüğü biçimiyle girdi. Atatürk, okullarda gerçek boyutuyla öğretilmedi.
Atatürk ve Türk Devrimi; niteliğine uygun, ilgi çeken ve kolay okunan kitaplarla halka anlatılmadı. Konuyla ilgili pek çok yayın bulunuyordu ancak bunların önemli bölümünde, dil ve kapsam sorunu vardı. Yanlış yorumlu ya da yalnızca aktarmayla yetinen yorumsuz yapıtlar da söz konusuydu. Atatürk’ü, onun her şeyden çok önem verdiği halkın anlayacağı bir dille yazan, güvenilir ve anlaşılabilir kitaplar gerekliydi ancak yoktu.

Gizli İşgal

Türkiye, bugün askeri değil ancak askeri işgalin amacı olan, siyasi ve ekonomik işgal altında. Sevr, toprak paylaşımı dışında hemen tüm koşullarıyla üstelik daha kapsamlı olarak uygulanıyor. Topraklar silahla el değiştirmiyor ancak yabancıların toprak satın almasıyla, Anadolu’da hızlı bir mülkiyet değişimi yaşanıyor.
Ulusu ilgilendiren hemen her karar, ülke dışında alınıyor, içerde eksiksiz uygulanıyor. Ulusal sanayi çöküyor, tarım yok oluyor. Yeraltı-yerüstü varsıllığımızı, dilediğimiz gibi kullanma özgürlüğüne sahip değiliz. Ulusal değerler korunmuyor, kültürel bozulma yaygın.
Parayla donatılmış yerli ya da yabancı “misyonerler”, bu ülke için bir şeyler yapmaya çalışan yurtseverlerden daha geniş olanaklarla serbestçe çalışıyor. Ulusal haklara saldırmada, hiçbir sınır tanınmıyor. Vatanseverlik baskı altında; hıyanet, getirisi yüksek bir meslek durumunda. Halk, yoksul ve umutsuz, karamsar bir edilgenlik içinde. Basın ihaneti yayıyor. Sanki işgal İstanbul’u yeniden yaşanıyor.

Yapılması Gereken

Bu koşullarda yapılması gereken, benzer koşullar altında geçmişte verilen savaşımdan yararlanmak ve bu yönde çalışmaktır. Samsun’a çıkan anlayış, Kuvayı Milliye ruhu, Müdafaa-i Hukuk örgütlenmesi önümüzdeki yakın dönemi belirleyecek biçimde, yeniden gündeme geliyor.
Kurtuluş Savaşı, öncesi ve sonrasıyla dikkatlice incelenmeli, güncelliğini koruyan bu eylem, günün koşullarına uyumlu kılınarak, aynı anlayışla uygulanmalıdır. Bu ülkenin parçalanmasını önlemek isteyen herkes, Mustafa Kemal’e başvurmak, savaşımından ders almak zorundadır. Türkiye’de yükselmekte olan ulusal uyanış, geçmişteki benzersiz deneyimden, kesin olarak yararlanmalı, bu konuda bilgilenmelidir. Atatürk, bugün ona en çok gereksinim duyan Türk halkına anlatılmalıdır.
Bir değerin nasıl kazanıldığını bilmeyen, onu koruyamaz. Kurtuluş Savaşı’nın hangi koşullarda, nasıl ve kimlere karşı kazanıldığını, ne bedel ödendiğini, ulusu ayakta tutan kalkınmanın nasıl sağlandığını bilmeden, Türkiye Cumhuriyeti’ni ayakta tutmak olanaklı değildir.
Yapılanlar çabuk unutuldu ya da unutturuldu. Unuttukça da geriye gidildi. Ve bugün, içinde sıkışıp kaldığımız sorunlarla dolu koşullara gelindi. Bu koşullar, nitelik olarak, Osmanlının 20.yüzyıl başında yaşadığı koşullardır. Bunu artık herkes görmelidir. Dünü unutursan, yarın hatalara düşmekten kurtulamazsın. Atatürk’ü günceldir ve doğaldır ki emperyalist boyunduruktan kurtulana dek güncelliği sürecektir. Her kesimden yurtsever, bu nedenle Atatürk’e yöneliyor; Kuvayı Milliyeruhu bu nedenle yayılıyor, Müdafaa-i Hukukçular bu nedenle yeniden ortaya çıkıyor.

Kemalist Olmak

Atatürk’ü incelemek,  tarihle ilgili araştırma yapmak değil, yaşadığımız sorunlara çözüm aramak ve onun başarılı olduğu savaşımından günümüze yönelik ders çıkarmaktır. Ülkenin kurtuluşu için savaşım verenler ve verecek olanlar,Mustafa Kemal’in karşılaştığı engellerin benzerleriyle karşılaşacaklardır. Özellikle onlar, aktarılan bilgileri, eleştirici gözle incelemeli, bugüne uyarlamalı ve girişilecek savaşımda nelerle karşılaşacaklarını bilerek hareket etmelidirler.
Atatürk’ü anlamak ve “izinden gitmek” bilinçli olmayı gerekli kılar; yaptığını yapmak, insana, üstelik en ağırından, sorumluluk yükler. Atatürk öldükten sonra, Atatürkçülerin başına gelmedik kalmamıştır. Bu sorumluluğu yüklenmek isteyenler, eyleme geçtiklerinde bu işin, “karga kovalamak” ya da “sarı saç mavi göz”edebiyatından çok ayrımlı bir iş olduğunu göreceklerdir. Emperyalizmle doğrudan ve sürekli savaşım demek olan Atatürkçülük, sert çatışmalara, görünür görünmez engellere her zaman hazırlıklı olmayı gerekli kılar. Kemalist olmak, kolay bir iş değildir.

Yaşamın Öğrettiği

Türkiye, bugün 1938’in değil, 1919’un koşullarını yaşıyor. Gizli işgal’e dönüşen dışa bağımlılık, ulusal varlığı tehdit eden kalıcı sorunlar yaratıyor. Durumun ayırdına varanlar, henüz yeterince örgütlü değil. Gelinen noktanın sorumluluğunu taşıyanlar ise, yadsımadıkları bu gerçeği, “küresel çağın zorunlu sonucu” ya da“karşılıklı bağımlılığın kaçınılmazlığı” olarak meşrulaştırmaya çalışıyor.
Yoksullaşan örgütsüz halk, dostu düşmanı seçemiyor. Ekonomik çöküntüyle yaratılan kavram kargaşası ve yoksullaşma içinde Türkiye, göz göre göre parçalanmaya götürülüyor. Günümüzün somut gerçeği, ne yazık ki budur.
Hiçbir yanıltma ve kandırma girişimi, hiçbir baskı ya da göz boyama, toplumsal gerçeği uzun süre gizleyemez. Yaşam en iyi öğretmendir ve gizlenmiş gerçekler, göremeyenlerin önüne çıkmakta gecikmez. Düşünerek öğrenmeyenler, yaşayarak öğrenirler. Ancak, uygar olmak, ya da daha doğru söylemle insan olmak, olayları önceden görmeyi ve önlem almayı gerekli kılar. 1919 ve sonrasında bu yapılmıştı, bugün de bu yapılmalıdır.

Gerçekler Öğrenilmelidir

Mustafa Kemal’i ortaya çıkaran toplumsal koşullar bilinmeli; eğitimi, düşünce yapısı, geleceğe hazırlaması ve kararlılığı ele alınıp irdelenmelidir. Libya günlerini, Balkan Savaşlarını, Çanakkale’yi ve Doğu Cephesi’nde yaptıkları incelenmeli;Mondros’tan önce yaptığı hazırlıklar, İstanbul çalışmaları ve Anadolu’ya geçiş koşulları bilinmelidir.
İşbirlikçi İstanbul Hükümeti ve mandacılarla savaşımı, Erzurum ve Sivas KongreleriKuvayı Milliye örgütlenmesi, I.Meclis, düzenli orduya geçiş ve bütün bunların sonucu olarak İnönüSakaryaBaşkomutanlık Meydan Savaşı bir bütün olarak değerlendirilmelidir.
Türk halkının özverisi, çektiği acılar, Yunan vahşeti ve emperyalist tuzaklar unutulmamalıdır. Bunlar yapıldığında, bu ülkenin nasıl kurtarıldığı görülecek ve bilinçlenilecektir. Yalnızca bir yaşam ve bir ulusun kurtuluşu değil, adeta bir “destan”incelenmiş olunacak, korunması gereken mirasın değerini anlaşılacaktır.

Kemalizmin Önemi

Bu ülkede ulusal değerler tümüyle yok olmadıysa, ulus yaşam yeteneğini tümden yitirmediyse, insanlar kendi haklarına yabancılaşmadıysa ve gelecek kuşaklara acı çekecekleri bir gelecek bırakılmayacaksa; Atatürk bugün her zamankinden çok önem kazanmış demektir. Bu büyük eylem, her yönüyle incelenmeli ve başarılmış olan bu yoldan yürünmelidir. Bu, yalnızca geçmişe bağlılık ya da saygı duymak değil, doğrudan, ulusal varlığın ve geleceğin güven altına alınması için, yerine getirilmesi gereken bir görevdir.
Devami icin...
http://kuramsalaktarim.blogspot.de/2015/11/kemalizmin-guncelligi.html