13 Haziran 2015 Cumartesi

Dış Türkler ve Almanya´daki Türklerin Sorunlari - Derleme







Dünyada ülke dışında yaşayan en kalabalık soydaş ve akraba topluluklarına sahip ülkelerden birisidir Türkiye. Avrupa’dan başlayın Balkanlara doğru gelin. Avrupa ülkelerinde yaşayan Türk göçmenlerin nüfusu 5 milyonu geçiyor. Balkanlarda, Sırbistan, Karadağ, Kosova, Makedonya, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya ve Moldavya’daki Gagauz Türkleri ile birlikte toplam olarak 2 milyon dolayında Türk yaşıyor.

Kıbrıs ve Orta Doğu’da ciddi anlamda Türk nüfusu vardır. Kıbrıs Türkleri, Suriye’deki ve Irak’taki Türkmenler, İran’daki Azeri Türkleri ve Türkmenler, kesin bir sayı verilemese de milyonla ifade ediliyor. Azerbaycan, Rusya, Ukrayna ve Orta Asya ülkelerindeki (Çin’in Sincan-Uygur Özerk Bölgesini de katarsanız) Türk ve akraba topluluklar çok geniş bir coğrafyada yayılmış durumda. Bunun dışında, özellikle ABD, Kanada ve Avustralya gibi dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşayan önemli sayıda Türk göçmen nüfusu var. Yapılan istatistikler de Türkçe’nin dünya üzerinde 250 milyon dolayında insan tarafından konuşulan bir dil olduğunu gösteriyor. Bu da dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 5’ine tekabül eder ki, oldukça önemlidir.

Ancak, bütün bunlara rağmen dünyadaki Türklerin en güçlü devleti Türkiye’nin Dış Türklere yönelik politikaları çoğu zaman ikinci plandaydı ve kurumsal bir örgütlenme yoktu. Yani bir diaspora anlayışı yoktu Türkiye’nin.  Hala da gözle görülür bir iyilesme yok. Sadece secim dönemlerinde ve sadece dini ve etnisiteyi secim malzemesi yapan partilerin yapay ilgi saganaklari var.

Batı Avrupa’da 5 milyon civarında bir Türk nüfusu bulunmaktadır. Bu varlık dilsel, kültürel ve ekonomik olarak çok ciddi bir potansiyeldir. Ancak rakamsal çoğunluk nitelikli bir nüfustan oluşmadığı sürece bu kitle daha çok sorunlarla anılacaktır. Artık üçüncü ve hatta dördüncü kuşaktan söz ettiğimiz bu dönemde mevcut sorunlar daha da artmıştır. Eskiden birinci ve ikinci nesil Türk göçmenlerin Almanca, Fransızca veya Hollandaca dil sorunlarından ve işsizlikten bahsederken günümüzde üçüncü ve dördüncü neslin eğitim alanındaki başarısızlıklarından ve dilsel yetersizliklerinden bahsetmeye devam etmekteyiz. Türk göçmenlerin olduğu tüm Avrupa ülkelerinde Türk gençlerinin %85 gibi büyük bir kısmı düşük nitelikli meslekî okullara gönderilmektedir. Bu durumun nedenlerini araştıran Batılı bilim adamları konunun özüne inmek yerine sürekli Türk göçmen çocuklarını sorumlu tutan, onların dil gelişimlerini eksik bulan ama bu durumun nedenlerini ve uygulanan dil öğretim politikalarını hiç bir şekilde eleştirmeyen bir tutum sergilemektedirler. Göçmenlerin sorunları ve konumları Avrupa ülkelerinde benzerlikler gösterirken ABD ve Avustralya’da daha farklı bir durum söz konusudur.
Almanya 3 milyon civarında Türk göçmenin yaşadığı bir ülke olarak Dış Türkler açısından çok önemli bir ülkedir. Sosyo-ekonomik ve politik bir güç olarak Almanya’daki Türk varlığı hak ettiği ilgiyi görmemektedir. Türk göçmen grubu üzerine birçok çalışma yapılsa da sorunların özüne inen analitik araştırmalar çok azdır. Genç nesillerin iki dilli bireyler olarak yetişmesini sağlayacak olan iki dilli eğitim programlarının olması Türk gençlerinin daha donanımlı bireyler olarak yetişmesini ve dolayısıyla Alman ekonomisine de daha büyük katkı sağlayacaktır. Birçok Batı Avrupa ülkesinin “yasakçı” eğiliminden farklı olarak Almanya son yıllarda çok daha çoğulcu bir anlayışla anadili derslerini desteklemektedir. Farklı eyaletlerde farklı uygulamalar olsa da Berlin, Hamburg ve Kuzey Westfalya gibi eyaletler iki dilli programları desteklemekte Türkçe anadili derslerine kaynak sağlamaktadır. Türkçe anadili dersleri genç nesillerin dilsel erimeye maruz kalmaması ve iki dilli nitelikli bireyler olarak yetişebilmeleri için çok önemlidir. Ancak anadili eğitimi alanında karşılaşılan ciddi sorunlar 50 yıldır çözülememiştir. Türkiye’den gönderilen Türkçe öğretmenlerinin iki dilli çocukların dilsel ve kültürel özelliklerinden habersiz olması, gerekli pedagojik donanıma sahip olmaması, Türkçe derslerinde kullanılan araç gereçlerin çok yetersiz olması ve yaşanılan ülkenin eğitim politikalarından kaynaklı sorunlardan dolayı anadili eğitimi beklenen sonuçları vermekten çok uzaktır. Almanya’da doğup büyüyen Türk çocuklarının Alman dilini çok ileri düzeyde öğrenebilmesi anadilinde kurulacak olan sağlam alt yapı sayesinde olacaktır. İki dilin de Almanya’da yetişen bir milyon civarındaki genç Türk nüfusun öz değeri olduğu inancı hem Türkçe derslerinde hem de Alman eğitim kurumlarında sürekli vurgulanmalıdır. Bu açıdan Türkçe öğretmenlerinin meslekî ve pedagojik donanımı çok önemlidir.


Türk işçi göçmenleri, yaşam tarzı, dini hayat, örf, adet ve geleneklerini hiç bilmedikleri bir toplumda kaderleriyle baş başa geçirdikleri uzun yıllardan sonra, bu kısır hayatın kendilerini mutlu etmediğinin farkına vardılar. Ve içinde yoğrulup yetiştikleri kendi milli ve kültürel köklerini hatırladılar. Birbirinden habersiz, dağınık, sürekli yabancı psikolojisi, sadece iş ve ev arasına sıkışmış dar ve anlamsız bir hayat felsefesiyle yaşanamayacağını anladılar. Bunun üzerine çeşitli çareler aradılar. İşe büyük ihtiyaç ve özlem duydukları ibadetlerini yerine getirebilecekleri mescitleri açarak başladılar. Çünkü onlar için en iyi ve en anlamlı toplanma yerleri mescitlerdi. Yıllarca namaz kılamamışlardı. Yılda, ancak işverenlerden izin alabildiklerinde kılabildikleri bayram namazlarını bile kiliselerin bodrumlarında kılabiliyorlardı. Neticede, çeşitli mahallelerde hafta sonları veya iş çıkışı oturup sohbet edebilecekleri küçük bir salon ve bir kenarına da ibadet edebilecekleri küçük birer mescit açtılar. Bu anlamda camiler, Almanya'da Türkler için bir kimlik eğitim merkezi görevi yapmaktadırlar. Bu kimlik, dini olan ile milli olanı birbirinden ayırmayan geleneksel Türk-İslam bütünlüğünü yansıtan bir özellik taşımaktadır. Camiler, kendi öz kimliği koruma, kazandırma ve geliştirme görevi yaparken, kendi kimliği ile var olmaya deva m edebilme ve kendi kültürü ile Alman kültürüne zenginlik katma görevini de yerine getirmektedir. Bu görev uyumlu yaşamaya katkı sağlarken, uyum çabası içinde kaybolmayı, yani asimilasyonu da engellemektedir. Bu durum aynı zamanda, içinde yaşadıkları toplum tarafından kabul görmeyişe verilen tepkisel bir cevap anlamı da taşımaktaydı. Fakat bu defa karşılarına başka bir sorun çıktı. Kendilerine yol gösterecek ve rehberlik edecek liderleri yoktu. İstismar edildiler. Cami ve dernekler dini ve siyasi olarak çeşitli kliklere ayrıldı. Harabe halinde ve metruk birçok yer ya kiralandı veya satın alınarak camiye çevrildi. Bu yerlerin imar ve tamiri için çok büyük paralar harcandı.

 Almanya'da yerleşik bir hale gelen Türk nüfusu, artık ekonomi k boyutu
ağır basan bir konum olmaktan çıkmış, sosyal ve kültürel boyutları öne çıkan bir
olguya dönüşmüştür. Kültürel referans kaynakları itibarıyla he m Müslüman-Türk,
hem de içinde yaşadıkları toplumun dini, siyasi, kültürel, hukuki ve ekonomi k
deneyimleri, kendileri ve çocuklarına karşı uygulanan politikalar onları içinde
yaşadıkları toplumda kendine özgü bir yapılanmaya getirmiştir.
 Daha çok şehir
merkezlerinin dışında, şehir merkezlerinde ise belirli bölgelerde ve hâkim
kültürün hoşgörü alanları dışında ortaya çıkan bu yapılanmada camiler,
dernekler ve alış-veriş yerleri gibi birimler bulunmaktadır.
 Almanya'da yeni
inşa edilmiş 100 cami ve 2000 kadar da mescit mevcuttur. Almanya'dak i Türk
çocuğu ve gencinin sayısı yaklaşık 800.000'dir. Düzenli olarak camiye deva m
eden Türklerin oranı %30 , camilerde açılan Kur'an kurslarına katılan
öğrencilerin oranı ise %7'dir. Müslüman Türk öğrenciler bu mescit ve camilerde,
kendilerine ait dükkânlarda, okullarda ve tatil günlerinde devamlı birlikte
olmaktadırlar.
Gençler, milli ve dini kimlik açısından nereye ait oldukları ile ilgili belirsizlik
veya kanaat belirtme durumunda reddedilme korkusu yaşamaktadırlar. Bu
durum onlarda onur kırıklığına sebep olmaktadır. Okullarda yaşanan dışlanma,
ailelerinin giyim tarzı ve herkesin kabul etmeyeceği çalışma koşullarında
çalışmalarından kaynaklanan hafife alınma ve yabancı olmanın verdiği eziklik
gibi yollarla başlayan toplumdan kopma durumları, Türk gençlerini kendi içlerine
kapatmakta ve kendilerine psikolojik sorunlarla dolu bir hayat sunmaktadır. Söz
konusu koşullar, gençleri, kendilerini dini ve etnik açıdan yeniden tanımlamaya
götürmektedir. Siyasi, dini, etnik veya cemaat endeksli marjinal gruplara
yönelişler bu gibi şartlarda ortaya çıkmaktadır. Bu yapılanmalar dışında
kalanların bir kısmı da alkol, kumar ve eroin gibi kötü alışkanlıklara ve suç
işlemeye yönelmektedirler.
Türk gençleri arasında iki uç ve bir de ara grup olmak üzere üç farklı
tepkisel eğilim görülmektedir. Bunlardan birincisini, engel grupları olarak da
isimlendirilen aşırı dindar, milliyetçi ve anavatana ilişkin güçlü yönelimleri olanlar
oluşturmaktadır. İkinci uç grubu ise genellikle üçüncü kuşak meydana
getirmektedir. Bu grup giderek kendi toplumuna yabancılaşmakta, kimlik
bunalımı ve kozmopolit bir kültürel ortamda eriyip gitmektedir. Bu grup
üyelerinin yabancı dil öğrenme, daha iyi bir eğitim ve çifte vatandaşlık hakkı
kazanma gibi olumlu yönleri bulunmakla birlikte, kendi öz değerlerinden kopma,
küresel hayatın getirdiği fastfood türü yiyecekler, moda takibi, müzik, cinsel
serbestlik ve alkol kullanma gibi daha çok gayesiz bir hayata yönelme anlamı
taşıyan olumsuz yönleri bulunmaktadır. Bu kuşakta Almanlarla evlilik,
kuşaklararası çatışma gibi sebeplerden evden ayrılmalar, din değiştirmeler ve
suç işleme yaygındır. Bu grup için asimile olmuş grup tanımlaması da
yapılmaktadır. Bu iki kategorik tipleşme dışında bir de iki toplum arasında
"köprü" görevi gören ve he m anavatan, hem de yaşanılan ülke ile eşit oranda
ilişkili olan bir grup daha bulunmaktadır. Çok dilli ve çok kültürlü kimlikler bu
kategoriye girmektedir. Bu grup belirli bir siyasi, dini ya da ırksal kimliği öne
çıkarmamaktadır.
Görüldüğü gibi Türk göçmenleri, kuşaklar arasındaki tercih edilen hayat
tarzı deneyimleri bakımından farklılaşmakta, Entegrasyon eksikliği ve
dışlanmışlık karşısında dini ve milli kimliksel yönelişler canlılığını korumaktadır.
Hiç şüphesiz bu durum , Entegrasyona değilse bile asimilasyona karşı bir direnç
oluşturmaktadır. Çünkü yabancılık psikolojisi ve dışlanma gerçeği, kültürel
kimlikleri savunma refleksine dönüştürmektedir. Bu çerçevede milli ve dini
kimlikler radikal oluşumlar için protest bir ideoloji ve çatışma faktörü olarak
ortaya çıkabilmektedir. Böylece geleneksellik, cemaatçilik, bireysellik, radikal
dinci ve milliyetçi eğilimler toplumda kendine taban bulabilmektedir. Sonuç
itibarıyla bu durum Entegrasyonun da önünü kesmektedir.
T C. Başbakanlık Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğünün
Gurbetçiler ile Almanlar arasındaki ilişkilerle ilgili hazırlamış olduğu rapora göre
Almanya'dak i Türklerin %66'sı uyum sorunu yaşamaktadır. Buna göre,
gurbetçilerin %66'sı dil, %63,2'si kültürel tutum ve davranışlar, %54,9'u iş
hayatı, %53,5' i Alman makamlarıyla ilişkiler, %50,6'sı ise din konusunda uyum
sorunu yaşamaktadır. Alman komşu ve aileleri ile ilişkilerin de ele alındığı
araştırma sonuçlarına göre, gurbetçilerin %45' i Alman komşu ve arkadaşlarına
oturmaya gitmemektedir. 

Vatandaşlık ve Seçme-Seçilme Hakkının Tanımamasi 
Uzun yıllardan beri Almanya'da bulunmalarına ve artık kalıcı olduklarının
kesinleşmesine rağmen Türklere hâlâ vatandaşlık, seçme ve seçilme hakkı
tanınmamıştır. Bu durum , yukarıda belirtilen diğer sebepler gibi, Türklerin kendi
kültürel ortamlarında geleneksel örf ve adetlerine aşırı bağlılık ve bu bağlılığın
doğal sonucu olarak kısmen marjinal siyasi ve dini örgütlenmelerin tekeline
düşmelerine sebep olan ötekileştirme uygulamalarından biridir. İçe kapanma,
Türklerin sistemle etkileşim yeteneklerini köreltmiştir. Bu sosyal vakıa, derin
sosyal ve psikolojik sorunları olan, her iki toplumda da kendine hoşnut
olabileceği yer bulamayan "marjinal adam " tipini üretmiştir. Türk göçmenlerin
öteden beri sürekli vurgulanmaya çalışılan örgütlenme deneyimleri, güçlü etnik
ve dini bağlar geliştirme ve bu sınırları koruma eğilimleri, bu yapı içinde gelişmiştir.
 Hâlbuki bu imkânın verilmesi, Türklerin siyasal ve kültürel hayata
uyumlu hale gelmelerinde etkin olabilecek bir fırsattır. 

 Eğitim Sorun u Türk göçmen nüfusu, ikinci kuşaktan itibaren üçüncü kuşakla birlikte genç bir nüfus özelliği kazanmıştır. Anca k eğitim sistemine yeterli ölçüde uyum sağlayamama sebebiyle eğitimde arzu edilen verim elde edilememiştir. Bu olumsuzluğun temelinde birçok sebep bulunmakla birlikte dil bilmeme, Türk ailesinin ilgisizliği ve eğitim düzeyinin düşük oluşu yatmaktadır. Çünkü ailelerin eğitim düzeyleri, gelir durumları, içinde yaşadıkları ortam gibi faktörler, çocukların toplumsallaşması üzerinde önemli rol oynamaktadır. Dolayısıyla ailelerin bu yöndeki durumları çocukların okul başarılarında belirleyici olmaktadır. Zira ilk ve en etkili toplumsallaşma deneyimleri ailede yaşanmaktadır. Yabancılarla ilgili yapılan bazı araştırmalara göre işsizlik oranının en
yüksek yaşandığı toplum Türklerdir. Birçok Türk genci, okul ve iş hayatında
kendinin şans sahibi olmadığına inanmaktadır. Bu konuda eğitim düzeyinin
düşüklüğü, ayrımcılık ve Almanca yetersizliği gibi etkenler söz konusu olmakla
birlikte, yeterli ve kalifiye iş imkânının yetersiz oluşu da önemli rol oynamaktadır.
Çünkü eğitimsizlik kalifiye iş bulma konusunda en önemli engeldir. Hiç şüphesiz
işsizlik ve işsizlikten kaynaklanan başıboşluk, suça veya marjinal kimliklere
yönelmeyi beraberinde getirmektedir. Tabiatıyla bu duru m Alman toplumunda
kin, nefret ve dışlama duygularının gelişmesine yol açmaktadır.
Almanya'da genellikle dil bilmedikleri için başarısız olan göçmen halkın
çocuklarının görme, işitme, vücut ve zekâ engelli çocuk ve gençlerin
desteklenmesi ve geliştirilmesi için açılmış bulunan özel eğitim kurumlarına
(Sonderschule) gönderilmesi de ayrı bir sorundur. Bu okullar, özellikle göçme n
çocuklarının aleyhine ve sosyal eşitsizlik üreten kurum olma görevini
yapmaktadır. Bu okullarda eğitim gören çocuklar kendilerine olan güveni
kaybetmekte ve aşağılık duygusuna kapılmaktadırlar. Özürlülük, işe yaramazlık
ve zavallılık psikolojisi içerisinde mezun olan bu insanlardan olumlu davranışlar
beklemek boşunadır. Böyle bir sonuç, işsizlik ve Alma n akranları arasında
ayırımı beraberinde getirmektedir. Dolayısıyla hem başarısızlık, he m de işe
yaramam a durumu , gençleri ailelerinden ve toplumdan uzaklaştırmaktadır. Bu
uzaklaşmanın yukarıda işaret edilen olumsuz sonuçları dışında, derslerdeki
başarısızlığın yol açtığı eziklikten kaynaklanan okul içi disiplinsizlik ve zaman
zaman baş kaldırma gibi olumsuzlukları da bulunmaktadır.
Varlıklarını yıllarca geçici olarak gören yöneticiler, göçmenlerin ve
çocuklarının Entegrasyonu ve bu bağlamda Almancayı öğrenebilmeleri için
zamanında gerekli ve yeterli tedbirleri almamışlardır. Bu gerçeği konuyla ilgili
uğraş veren yetkin şahsiyetler de artık itiraf etmektedirler. Mesela Konrad
Adenauer Vakfı Genel Sekreteri Wilhelm Staudacher'in de ifade ettiği gibi,
konuyla ilgili bırakın mantıklı ve ikna edici bir Entegrasyon planı geliştirmeyi,
yıllarca birlikte yaşamanın şartları ve göçmenlerin ihtiyaçları konusunda kafa
bile yorulmamıştır. 
 Buna Türk ailelerinin bilinçsiz yaklaşımları da katıldığında,
çocuklar her iki tarafın işlemiş olduğu hataların faturasını Sonderschule ve
meslek okullarında eğitim görerek ödemeye deva m edeceklerdir. Bu çerçevede
en son çıkartılan ve aslında göçmen işçilerin geldiği ilk yıllarda yapılması
gerekenleri içeren "Yeni Yabancılar Yasası"nın uygulanması ise yeni tepkileri ve
bir takım sorunları beraberinde getirecektir. 

 Din Eğitimi ve Din Dersleri Sorunu
Günümüz Almanyası'nda göçmen ailelerin çocuklarının din eğitiminin
nasıl olması gerektiği ile ilgili tartışmalar deva m etmektedir. Bu konudaki en ciddi sıkıntıyı birinci ve ikinci kuşak Türkler yaşamıştır. Zamanımızın eğitim sistemi içerisinde İslam Din Dersleri, Kültürler Arası Eğitim, Çok Kültürlü Eğitim ve Dinler/Mezhepler üstü Eğitim gibi birçok din eğitimi modeli tartışılırken, ilk kuşağın değil din eğitimi almaları, günlük ibadetlerini yerine getirecek yerleri dahi yoktu. Birer insan olarak en doğal haklarından mahrumdular. Uzun yıllar ne Müslümanlığın gereklerini yerine getirebildiler ne de Hıristiyanlığı öğrendiler. Bir ara varlık olarak dinin ruhları kuşatan ve huzur veren imkânından uzak kaldılar. Yukarıda da belirtildiği gibi, İslam din derslerinin Müslüman çocuklara nasıl verilmesi gerektiği ile ilgili tartışmalar hâlâ deva m etmektedir. Konuyla ilgili birçok çözüm önerisi ileri sürülmektedir. Son olarak üzerinde anlaşılan ve genel kabul gören uygulama biçimi, İslam derslerinin okullarda Alman dilinde verilmesidir. Anca k bu fikir, Türkler tarafından tepkiyle karşılanmaktadır. Türk halkının görüşlerini seslendiren Türk Sivil Kuruluşları, Türkçenin unutulmasından ve milli değerlerden kopmuş nesillerin yetişmesinden endişe etmektedirler. Böyle bir uygulamanın Türk gençlerini asimile edeceğinden korkan Türkler, konuyla ilgili çabaların art niyetli olduğuna inanmaktadırlar. Onlara göre Almanca verilecek olan din dersleri ile Türk Kimliğinin "İslam Potası" içinde eritilmesi amaçlanmaktadır. Böylece asıl kimliğini unutmuş ve Anavatanla bağları kopmuş "Müslüman Alman Cemaati", "Alman İslam Kimliği " ya da "Almanca Konuşan Müslümanlar" topluluğu yaratılmış olacaktır. Bu politika, Yunanistan'daki uygulamaya benzemektedir. Çok sayıda Türk bulunmasına ve nüfusu Türklerden oluşan köy ve kasabaların olmasına rağmen Yunan devleti bu insanları Türk olarak değil, Müslüman Cemaat olarak tanımlamaktadır. Amaç , Türklerin politika gereği Türkiye ile olan bağlarını koparmak ve onları milli kimliklerinden arınmış Müslümanlar cemaati haline dönüştürmektir.

Türkçe Öğretilmesi Sorunu 70'li yıllarda, Türklerin geri dönme beklentisine uygun olarak Türk çocuklarının anadilleri, kültürleri ve Türkiye ile bağlarını güçlü tutmak amacıyla okullarda "ulusal sınıflar" oluşturulmuştu. Ancak 80'li yıllardan itibaren Türklerin artık geri dönmeyecekleri anlaşılınca, zamanın hükümetinde görev yapan yabancılar sorumlusu Heinz Kühn'ün "Integration" önerisi çerçevesinde ulusal sınıf uygulamasından vazgeçilmiştir. Yeni uygulamayla öncelikli olarak genç kuşağın Alman toplumuna kazandırılması amaçlanmıştır. Artık Türk çocukları da Alman yaşıtlarıyla birlikte eğitime başlamıştır. Bu uygulama genel olarak olumlu sonuçlar vermiş, ancak Türk çocuklarının Türkçe öğrenmedeki sorunları giderilememiştir. Bu konuda Türkiye'den gönderilen öğretmenler, yeterli düzeyde Almanca bilmedikleri için çözüm üretememişlerdir. Alman yetkililerin Türkiye'den gelen din görevlileri gibi Entegrasyonu engelledikleri gerekçesiyle Türk öğretmenlerine de karşı oldukları bilinmektedir. Bu sebeple artık Türkiye'den öğretmen gelmesini istememektedirler. Onlara göre Türk çocukları öyle bir eğitimden geçirilmeli ki, gerek tarihi olayları, gerekse günlük hadiseleri ve dünya sorunlarını bir Alman gibi düşünüp yorumlayabilsinler. Bu sebeple İslam din dersleri Almanca yapılmalı, Türkçe anadil dersleri de kaldırılarak gerekirse bu dersler Alman eğitim müfredatına uygun bir şekilde ve Alma n eğitimciler tarafından verilmelidir. Bu amaçla Essen Üniversitesinde Alma n kökenli Türkçe öğretmeni yetiştirme projesi başlatılmıştır. Ancak , Alman yetkililerinin bu yöndeki girişimleri Türk Toplumu tarafından "Türk toplumunun kimliğini yok etme çabaları" olarak değerlendirilmektedir. Buna göre Türkçenin kaldırılması ile Türk gençlerinin öz kimlikleriyle bağlarının koparılması amaçlanmaktadır. Çünkü dil, kültürel kimliğin temsil ve ifadesinde en önemli araçtır. Türk toplumunun konuyla ilgili düşüncelerini yansıtması bakımından T C Başbakanlık Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğünün Almanya'da yapmış olduğu Araştırma sonuçları öne m taşımaktadır. Buna göre Türk ailelerinin %70' i çocuklarının Almanya'da yetişmesinden, %81' i Türk kültüründen uzak yetişmesinden, %77,2'si dini değerleri öğrenememesinden, %65' i de uyuşturucu ve alkol tehlikesi sebebiyle endişe duymaktadır. Konuyla ilgili yapılan diğer araştırmalar da Türklerin bu yöndeki düşüncelerini destekler niteliktedir. Mesela Kuzey Ren Westfallen eyaletinde yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre öğrenci velileri ve öğrencilerin Kur'an Kurslarında öğretilmesini önerdikleri konular arasında ilk sırayı, Müslüman Türk Kimliğini tanıtıcı ve geliştirici konular ilk sırada yer almaktadır.  Diğer bir araştırmada ise kurslardaki öğretim konuları arasında yapılan sıralama şu şekildedir: 1. Kur'an okumayı öğrenme, 2. Namaz surelerini ezberleme, 3. İlmihal bilgilerini öğrenme 4. Milli ve dini kimliği öğrenme.  Bu tespitler Müslüman Türklerin Kur'an okum a ve ilmihal bilgileri yanında ve neredeyse aynı ölçüde milli kimliği koruyucu ve geliştirici konulara ağırlık verilmesini istediklerini ortaya koymaktadır.
 İslamafobi
Federal Alman Kamuoyunda hâkim olan görüş ve yayımlanan eserlerde,
uyum sorununun kültür ve dini inançlardan kaynaklandığı ileri sürülmektedir.
Almanlar, İslam dini ile ilgili genel olarak olumlu görüş beyan etmekte; en
azından Türklerin dinlerini özgürce yaşamalarına itiraz etmemektedirler. Ancak
konu başörtüsü olunca, şekilci dindarlığın arkasında siyasi gerekçelerin olduğu
ön yargısıyla söz konusu hoşgörünün ortadan kalktığı belirtilmektedir. Ancak

Müslümanlar, hem bu tür yaklaşımlardan, hem de kendilerinin özellikle 
Eylül'den sonra kökten dincilerle aynı kapsamda gösterilmelerinden rahatsız
olmaktadırlar. Onlar, her defasında İslam'ın bir terör dini ve kendilerinin de
terörist olmadıklarını açıklama zorunda kalmaktan bıktıklarını ifade
etmektedirler. Hiçbir din sahibinin böyle bir haksızlıkla karşı karşıya kalmadığını belirten Müslüman Türkler, bu durumun kendilerini çok incittiğini ve karşı tarafa
ister istemez nefret duyguları geliştirdiklerini dile getirmektedirler.

 Ayrımcılık
Almanya'da yabancı düşmanlığı ve ırkçılığın körüklenmesiyle son
derecede sakıncalı bazı demokratik gelişmelerin de yaşandığı bilinmektedir.
Mesela ırkçı Alman Halk Birliği (DVU), Cumhuriyetçiler (REP), Nasyonal
Demokrat Parti (NPD) gibi akımlar, birlik partilerinin kitlesel desteği ile "çifte
vatandaşlığa karşı" yürüttükleri kampanyanın da etkisi ve katkısıyla, toplumsal
zeminde etkinliliklerini artırıcı bir iklim yakalamışlardır. Bu anlamda "çifte
vatandaşlığa karşı" olmanın, aslında "Türklerin varlığına karşı olunması" gibi bir
duruma dönüştüğü, ırkçılık, nefret ve şiddetin Türklere adreslenmekte olduğu
çok yalın bir gerçekliktir. Türkler ise bu durumun farkında olup kendilerine karşı
takınılan bu tavra tepki göstermekte, ister istemez kendilerini savunacak
politikalar geliştirmektedirler. 

SONUÇ
Almanya'ya Türk işçi göçünün başladığı günden itibaren aradan yarım
asır geçti. Hiçbir ön hazırlık ve herhangi bir altyapı çalışması yapılmadan her
açıdan kendilerine yabancı bir topluma gönderilen binlerce insanın geleceği,
dini, sosyal ve kültürel hayatı yıllarca görmezden gelindi. Onlara sadece iş gücü
olarak bakıldı ve insani yönlerinin de olduğu düşünülmedi. İsviçreli yazar Max
Frisch bu durumu "Man hat Arbeitskräfte gerufen, und es sind Menschen
gekommen" yani "Dışarıdan işgücü istendi, ama insanlar geldi" sözleriyle
özetlemektedir. Alman devletinin yabancılarla ilgili rotasyon ve bir gün kendi
ülkelerine geri dönecekleri varsayımıyla uzun yıllar belirli bir politikası
olmamıştır. Yabancıların geri dönemeyecekleri kavrandıktan sonra belirlenen
politikaların ise müzminleşen problemleri çözmekten aciz oldukları açıktır. Bu
çerçevede Entegrasyon eksikliği, gettolaşma, dini ve kültürel sorunlar, eğitim, dil
(Almanca ve anadil birlikte), işsizlik, dışlanma, ötekileştirme, yabancı olmanın -
en azından tercih etme açısından- getirdiği ayırım, yabancı düşmanlığı gibi bir
çok alanda hâlâ sıkıntılar bulunmaktadır. Gerekli önlemlerin zamanında
alınmamış olması Türk azınlığı kendi içine kapatmış ; ancak içinde yaşanılan
topluma katılımı, uyumu, eğitim ve dil öğrenme konusunda başarısızlığı vs .
beraberinde getirmiştir. Tarihsel süreçte Alman toplumunda Türklerle ilgili ortaya
çıkan ön yargılar, ırkçı bazı yaklaşımların tırmandığı dönemlerde yabancı
düşmanlığının artması ve bunun siyasete malzeme yapılması yabancıların
korunma reflekslerini güçlendirmiştir. Çeşitli siyasi iktidarlar döneminde farklı
şekillerde gündem e alınan yabancılarla ilgili uyu m ve vatandaşlık yasaları, 
yabancıların söz konusu pozisyonlarını daha da güçleştirmiştir. Kimlik ve uyum
arasında yaşama pratiğinin sorunlu olmasında Alman ve Türk toplumlarının
ortak sorumlulukları bulunmaktadır. Ortaya çıkan sorunların aşılmasında her iki
topluma da önemli görevler düşmektedir. Çünkü çok kültürlü yaşam
deneyimlerinin geleceği buna bağlıdır.
Genel eğitim konusunda daha nitelikli eğitim aldırma yönünde bir artış
gözlemlenmekle birlikte, eğitimi düşük aile ortamlarında yetişen gençlerin
günlük hayata ve özellikle eğitim sistemine uyum sağlamaları mümkün
olamamaktadır. Eğitim fırsatlarından yararlanılamaması, Türk gençlerini kalifiye
iş bulma sorunuyla karşı karşıya getirmektedir. İşsiz, ailesi ve Alman toplumu ile
kimlik sorunu yaşayan gençler diğerlerine göre daha çok uyum sorunu
yaşamakta, marjinal arayışlara, gençlik örgütlerine ve suç çetelerine
yönelebilmektedirler. Din eğitimi ve Türkçe dilinin öğretimi ile ilgili problemler ve
bu yöndeki çözüm önerilerine karşı tepkiler sürmektedir. Özellikle yeni kurulan
ailelerin çocuklarına din eğitimi verebilme gücünün iyici zayıfladığı tahmin
edilmektedir. Avrupa İslam'ı veya Alman İslam'ı gibi söylem ve yayınların
meydana getirdiği asimilasyon korkusu ile İslam'ın özünden saptırılması
endişeleri Türkleri daha fazla kendi içlerine kapatmakta ve kendi milli ve dini
değerlerine yöneltmektedir.
Türklerin dini, etnik ve kültürel yapıları ve bu yapıları gereği ortaya
koydukları değişik davranış şekilleri, giyim ve yeme-içme konusundaki
farklılıkları diğer yabancılara göre daha çok dikkat çekmekte ve tepki
oluşturabilmektedir. Bu durum kendilerine karşı yerli tepki, toleranssızlık ve
manevi baskıyı beraberinde getirmektedir. Manevi baskı ve toleranssızlık ise
Türklerde karşı tepkiyi ve kültürel benliği koruma çabalarına dönüşmektedir.
Çoğunluk durumunda olan Almanların azınlığı mümkün olabildiğince bütün
özellikleri ile kabul etmesi ve hoşgörü ile karşılaması gerekmektedir. Esasen her
iki taraf da üstünlük duygularından fedakârlık etmeli, hoşgörü ve sürekli
etkileşim içerisinde olunmalıdır. Türklerin de Entegrasyon adı altında
asimilasyon politikası izlenmemelidir. Entegrasyonun sürekli gündemde
tutulması çözüm değildir. Türkler zaten günlük hayatta geçerli olan kurallara
uymaktadırlar. Her iki tarafın huzuru için, yaşanan sosyolojik temel problemlerin
çözümüne yönelik bilimsel stratejiler geliştirmek ve bu stratejileri uygulamaya
koymak gerekmektedir. 



10 Haziran 2015 Çarşamba

Zümrüdü Anka Kuşu Simurg hikayesi


Simurg veya bir diğer ismiyle Zümrüdü Anka efsanevi bir kuştur. Pers mitolojisi kaynaklı olsa da zamanla diğer Doğu mitoloji ve efsanelerinde de yer edinmiştir. Sênmurw (Pehlevi) ve Sîna-Mrû (Pâzand) diğer isimlerindendir. Ayrıca zaman zaman sadece Anka kuşu olarak da anıldığı olmuştur. Türk mitolojisinde karşılığı Tuğrul kuşu’dur.Anka Kuşu, Doğu mitolojisinde tüyleri güzel, boynu uzun, büyük bir kuştur..
Mısır efsanesine göre üzerinde otuz çeşit kuşun rengi bulunur..
İranlılar ise Simurg olarak adlandırırlar… Gözle görülmeyecek kadar yükseklerde uçar ve Kaf Dağı’nda yaşar.. Bir efsaneye göre beş yüz yıl yaşar…

Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg ( Zümrüd-ü Anka ya da batıda bilinen adıyla Phoenix ), Bilgi Ağacı’nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş. Bu kuşun özelliği gözyaşlarının şifalı olması ve yanarak kül olmak suretiyle ölmesi, sonra kendi küllerinden yeniden dirilmesiymiş..
Dinlediğimiz Zümrüdü Anka kuşu efsanelerinin farklı kültürlerde ve farklı milletlerde muhakkak yer aldığını belirtmek isterim. Zümrüd-ü Anka kuşu Arap kültüründe Anka adı ile anılan bu efsane Türkler tarafından Zümrüd-ü Anka olarak tanımlanmıştır. Farklı kültürlerde yer alan bu efsane araştırmacıların bile böyle bir türün varlığının gerçekte var olduğunu düşünmelerine yol açmıştır.
Örnek olarak eski Yunan mitolojisinde kalın tüylü ver kartaldan biraz büyük olarak yer almış ve onun varlığına inanılmıştır.Oldukça uzun ömürlü ve herkesin göremeyeceği onu görenlerin ise mutluluğa uzanacağı söylentileri alıp başını gitmiştir.Birçok sanatsal figüre ve hikayeye konu olan Anka Kuşunun hikayesi farklı kültürlerde aynı şekilde yorumlanmıştır.


Anka Kuşu,ölümünün yaklaştığını hissetmeye başladığı an kendisine kuru dallardan bir yuva inşa etmeye başlar ve bunu ne olduğu bilinmeyen bir zamkla sıvar.
Daha sonra yuvanın içinde ölümünü güneş ışınlarının kuru dalları yakarak yuva içinde bekler.Yanarak ölür ve efsaneye göre küllerinden doğan yavru bir Anka Kuşu olarak bu yüzden Hristiyanlık dahil birçok dinde yeniden varoluş,diriliş sembolü olarak benimsenmiştir. En çok bilinen efsaneyi sizlere anlatmak isterim,Anka Kuşu rivayete göre bilgi ağacının dallarında yaşar ve her şeyi o bilirmiş.Kuşlar dünyasında ters giden her şeye Anka’nın çözüm bulacağına inanılırmış.Bir an gelir Anka ortalıkta görünmez olur,diğer kuşlar onu aramak için yola koyulurlar. Ona ulaşmak zorludur hatta o Kaf Dağı’nın tepesindedir oraya varmak için de zorlu vadiler ve tepeler aşmak gerekir.
“Masallara,şiirlere,şarkılara hatta beyaz perdeye konuk olan Anka Kuşu bir dönemin yeniden var oluş,diriliş sembolü rivayette anlatıyor ki kimse Anka’yı uzakta aramasın sabreden ve emek veren herkes aslında kendi Anka Kuşunu yaratıyor..”
Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg’un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg’un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg’un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler ancak Simurg’un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı’nın tepesindeymiş. Oraya varmak için yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş. Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. Yorulanlar ve düşenler olmuş.
Önce bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp..
Papağan tüylerini bahane etmiş (oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış)..
Kartal; yükseklerdeki krallığını bırakamamış..
Baykuş yıkıntılarını özlemiş..
Balıkçıl kuşu bataklığını..
Böylece kuşlar “Yedi vadi” üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış..
Simurg’un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı’nın tepesindeymiş. Oraya varmak için ise yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş, hepsi birbirinden çetin yedi vadi…

Birbirinden farklı ve zorlu vadiler:
– İstek
– Aşk
– Marifet
– Hayret
– Tevhid
– Yokluk Vadileri.

Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. İsteği ve sebatı az olanlar, dünyevi şeylere takılanlar yolda birer birer dökülmüşler. Yorulanlar ve düşenler olmuş…

1. vadi “NEFS” vadisi

Vadiye giren kuşlar öyle şaşırmışlar ki, burası sanki bir cennetmiş. Her şey varmış. Bir anda her şeyi isteyebileceklerini fark etmişler.. Hiç sınır yokmuş. Zevke, sefaya, bütün emellerine kavuşabilirlermiş. İnsanları anlatan masallarda ki gibi; çalışmadan, uğraşmadan mevki makam sahibi bile olabilirlermiş. Öyle çok kuş vadinin sihrine kapılmış, öyle çok şey istemiş ki…Bu vadide bir sürü kayıp vermişler.

2. vadi “AŞK” vadisi

Vadiye girince bütün kuşların gözünü bir sis kaplamış. Gördükleri biçimsiz şekilleri, taşları, odun parçalarını, birer sülün, birer kuğu sanmışlar. Gözleri kör olmuş. Kapılmışlar, sürüklenmişler…

3. vadi “CEHALET” vadisi

Her şey güzel gelmiş gözlerine… Simurg Anka kuşunu bile unutmuşlar. Nereye gittiklerinin ne önemi varmış ki. Orada da gökyüzü, burada da gökyüzü. İlginç nesneler görmüşler, kaya mı ağaç mı ne fark edermiş ki. Önemsemedikçe düşünmemişler. Düşünmedikçe unutmuşlar. Unuttukça yükleri hafiflemiş, gülümsemeye başlamışlar…

4. vadi “İNANÇSIZLIK” vadisi

Vadiye girdiklerinde birden her şey anlamını yitirmiş. Ne olacakmış ki Simurg’u bulsalar. Kesin öleceklerini iddia edenler olmuş. Simurg’un çözüm bulamayacağını söyleyenler olmuş. Bu kadar yolu boşa geldiğini, emeklerinin boşa gittiğini düşünenler olmuş. Kanadı yaralanan bir kuşun aşağıya düştüğünü, hepsinin başına geleceğini bağıra bağıra söylemişler. Yolu tamamlayamayacaklarını ya da tamamlasalar da hiçbir işe yaramayacağını söyleyip geri dönmüş bir sürü kuş…

5. vadi “YALNIZLIK” vadisi

Vadiye giren bütün kuşları korku salmış. Sadece kendileri varmış gibi endişeye kapılmışlar. Acıkan sadece kendi karnının doymasını düşünmüş. Tek başına avlandığı için de başarılı olamayıp daha büyük hayvanlara yem olmuş. Her biri kendi başına hareket etmiş ve yönünü bulmaya çalışmış. Sanki kimse yokmuş gibi yapayalnız hissetmişler. Oysa ki milyonlarca kuş aynı amaç için uçuyorlarmış…

6. vadi “DEDİKODU” vadisi

Vadinin her köşesinde fısıltılar duyulmaya başlamış. En arkada ki kuş, Simurg Anka’nın yeniden doğuşta tüylerinin yandığını söylemiş. Öndeki kuş bunu duymuş, yanan tüylerin tekrar çıkmadığını söylemiş. Bir öndeki kuş bunu duymuş, yanan tüyleri çıkmadığı için Simurg’un gizlendiğini söylemiş. Bir önde ki kuş bunu duymuş, morali bozuk olduğu için Simurg’un, saklanırken, onu görenlere zarar verdiğini söylemiş. Daha öndeki kuş bunu duyunca, herkese zarar veren Simurg’un, dayanamayıp kendini öldürdüğünü söylemiş. En öndeki kuşa, gitmeye gerek kalmadığı, Simurg’un toprak olduğu bilgisi gelmiş. Bir çok kuş geri dönmüş…

7. vadi “BENLİK” vadisi

Bütün kuşlar vadiye girer girmez, içlerinde değişik bir his uyanmış. Kiminin kanadı biçimsiz gelmiş kimine. Diğeri, her şeyi bildiğini iddia etmiş. Yanlış yoldan gidiliyor diye kargaşa çıkmış. Her kafadan bir ses çıkmış. Herkesin fikri varmış ve doğruymuş. Sanki milyonlarca farklı yol varmış gibi…Hepsi en önde lider olmak istemiş, öne geçmek için birbirlerini ezip durmuşlar… Ta ki vadiden çıkana “BEN”den uzaklaşana kadar…
Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış. Kaf Dağı’na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.
Sonunda sırrı, sözcükler çözmüş: Farsça “si”, “otuz” demektir… murg” ise “kuş”…
Simurg’un yuvasını bulunca ögrenmişler ki aslında Onların her biri bir Simurgmuş. 30 kuş anlarlar ki aradıkları sultan  kendileridir ve gerçek yolculuk aslında kendine yapılan yolculuktur.Yani kurtarıcı, bilge, mükemmel kuş;  bu yedi vadiyi geçen kuşmuş.
Nefsine hakim olan, körü körüne bağlanmayan, düşünen, kendini geliştiren, kendine ve başaracağına inanan, hep birlikte hareket edilmesi gerektiğini bilen, yalnız olmayı tercih etmeyen, dedikodu yapmayan ve en önemlisi egosunu eğiten kuşlar Simurg’muş…
Küllerinden yeniden doğan Zümrüdü Anka Kuşu…

6 Haziran 2015 Cumartesi

CUMHURİYET VE KÜRT AYAKLANMALARI - Metin Aydogan


Emperyalizmin Kürtlere olan ilgisi, petrolün öneminin artması ve Ortadoğu’da zengin petrol yataklarının bulunmasıyla yoğunlaşmıştır. Bölgeyi denetim altında tutabilmek için, bölgedeki devletlerin güçlenmesine izin verilmemiş, yörenin geri unsurları bu amaçla kullanmıştır. Kurtuluş Savaşıiçindeki gerici ayaklanmalarla, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki İslamcı-Kürtçü ayaklanmaların yoğunluğu bundandır.

Emperyalist Karışma

Kürt ayaklanmaları, gerek Kurtuluş Savaşı süresince ve gerekse, Cumhuriyet döneminin ilk on beş yılında; Ankara hükümetini uğraştırmış ve kıt olan akçalı olanakların önemli bir bölümünün bu yönde harcanmasına neden olmuştur. Ayaklanmaların hemen tümü, emperyalist devletlerle bağlantılıdır ve dinsel gericiliğe dayandırılmıştır.
Tarihsel ve toplumsal bir gerçeklik olarak, yüzyıllar boyu birlikte yaşamış ve iç içe geçmiş olan Türkler ve Kürtler, güçlerini ve gelecek umutlarını birleştirip, yoksulluktan ve gerilikten kurtulmaya giriştikleri bir dönemde, birbirlerine düşman edilmeğe çalışıldı. Ancak, özellikle İngilizlerin bu tasarı (planı), Kemalizmin uyguladığı gerçekçi politikalarla bozuldu, bu iki halk, özgür ve bağımsız bir ulusun eşit haklara sahip yurttaşları olarak birleştirildi.
Batılı büyük devletler, Kurtuluş Savaşı’nda ve Cumhuriyetin ilk yıllarında uygulamaya çalıştıkları ancak başarılı olamadıkları Kürt politikasını, hemen aynısıyla bugün yeniden gündeme getiriyor. Atatürk döneminde tam anlamıyla bozulmuş olan bu oyunu, 21.Yüzyılın başında yeniden oynuyor ve ne yazık ki bu kez daha başarılı oluyorlar. Devrim ilkelerinin resmi politikadan çıkarılmış olmasının olumsuz sonuçları, her alanda olduğu gibi bu konuda da etkisini gösteriyor ve 1930’lu yıllarda çözülmüş olan sorun, izlenen yanlış politikalar nedeniyle yeniden sorun durumuna geliyor.

Mustafa Kemal ve Kürtler

Mustafa Kemal Kurtuluş Savaşı’na başlarken, Misak-ı Milli sınırları içinde kalan Kürt unsurların, emperyalizmin ayrılıkçı yaymacasına (propagandasına) ve maddi çıkar sözverilerine kanarak, ulusal savaşıma zarar verecek bir davranış içine girmemeleri için yoğun çaba göstermiştir. Çabası, girişeceği savaşıma güç katacak bağlaşıklar (müttefikler) bulmak değildi.
Atatürk, Kürtleri hiçbir zaman, bağlaşma (ittifak) yapılacak bir dış, ya da yabancı unsur olarak görmemiştir. O’nun için, Kürtler, tarihsel, toplumsal ve kültürel olarak, Türk unsurlarla kaynaşmış çıkarları ve gelecek umutları Misak-ı Milli sınırları içinde yaşayan tüm insanlarla birlikte, bağımsız bir ulusun yaratılmasında saklı olan yerel unsurdur.
Savaşıma başlarken 15.Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa’ya gönderdiği yazıda şöyle diyordu: “... Ben Kürtleri ve hatta öz kardeş olarak bütün milleti bir tek nokta çevresinde birleştirmek ve bunu bütün dünyaya Müdafai Hukuk’u Milliye Cemiyetleri aracılığıyla göstermek karar ve azmindeyim. Esasen milli vicdandan doğan bu kadar büyük başka bir kuvvet tasavvur edemiyorum...”1
Erzurum Kongresi Kararları’nın 1.Maddesinde konuya şöyle değinilir.“Doğu Vilayetleri adını taşıyan, Erzurum, Sivas, Diyarbakır, Mamuretülaziz (Elazığ),Van, Bitlis... bölgesinde yaşayan bütün İslam unsurları, birbirlerine karşı hürmet ve fedakarlık hissi ile doludurlar ve ırksal, toplumsal ve çevresel koşullarına saygılı özkardeştirler.” 2
İsmet İnönü Lozan’da Türkiye adına okuduğu bildiriye; “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de hükümetidir; çünkü, Kürtlerin gerçek ve meşru temsilcileri, Millet Meclisi’ne girmiştir ve Türklerin temsilcileriyle aynı ölçüde ülkemiz hükümetine ve yönetimine katılmaktadırlar” der.3

Yurttaşlık Bağı

Anadolu’da yaşayan ve Türk ulusunu oluşturan tüm unsurların, birbirlerine yurttaşlık bağıyla bağlı, eşit ve özgür bireyler olduklarının kabul ve ilanı, ‘günün gereği olarak’ ortaya sürülen siyasi bir davranış değildir. Özellikle Türk ve Kürtlerin birbirlerinden ayrılmaları; gerek kültürel ve tarihsel oluşum, gerekse yaşadıkları coğrafya nedeniyle olanaksızdır. Kemalizmin konuyla ilgili saptamaları içtendir, bilimsel ve toplumsal gerçeklere dayalıdır.
Mustafa Kemal Türk ulusunun tanımını; “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” biçiminde yapmıştır.4 Burada kullanılan ‘Türkiye Halkı’ tanımı, bilinçli olarak seçilmiştir ve ulusu oluşturan, değişik etnik kökenden unsurları kapsamaktadır.
Belirleyici olan unsurun, ulusa adını ve dilini vermesi ise olağan bir sonuçtur. Önemli olan, ulus bireylerinin her yönden eşit olmaları ve bu eşitliğin, gerek devletin ve gerekse toplumun bütün birimlerinde gerçek anlamda yaşama geçirilmesidir.
Fransız Ulusunun adını Franklar verdi ancak Fransa Franklardan başka,NormanlarBasklarBrötonlarProvensaller vb. gibi birçok etnik yapı ve ırkların karışımından meydana geldi. İtalyan Ulusu ise adını aldığı İtalyot’lardan başkaRomalılarGermenlerEtrüskler ve Yunanlılardan oluştu. Türk Ulusu ise bunlardan çok daha zengin bir etnik yapı üzerine oturmuştur. SümerlerHititler,Lidyalılarİyonlar’dan geçerek ve her çeşit Türk boyuyla birleşerek, Çerkezler,ArnavutlarKürtlerTürkmenlerLazlar’dan oluşmuştur. Türk ulusunun asal unsuru kuşkusuz ki Türlerdir.

İzmit Konuşması

Mustafa Kemal’in 16 Ocak 1923 günü İzmit’te yaptığı konuşmada, Kürt sorunuyla ilgili dile getirdiği görüşler, o güne dek yaptığı açıklamalara, verdiği sözlere uygundur ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin resmi görüşünün temeli niteliğindedir. Vakit Gazetesi başyazarı, Ahmet Emin Yalman’ın, “Kürt sorunu nedir?” sorusuna verdiği yanıtta şunları söylemişti: “... Bildiğiniz gibi bizim milli sınırlarımızda var olan Kürt unsurlar, o şekilde yerleşmişlerdir ki, pek az yerde yoğundurlar. Fakat yoğunluklarını yitire yitire ve Türk unsurunun içine gire gire öyle bir sınır doğmuştur ki, Kürtlük adına bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye’yi mahvetmek gerekir. Sözgelimi, Erzurum’a kadar giden, Erzincan’a, Sivas’a kadar giden, Harput’a kadar giden bir sınır aramak gerekir. Ve hatta Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de gözden uzak tutmamak gerekir. Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlükdüşünmektense, bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür yerel özerklikler oluşacaktır. O halde hangi livanın (Osmanlı’da il ve ilçe arasında bir yönetim birimi) halkı Kürt ise onlar kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait sorun yaratmaları daima mümkündür. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Kürtlerin ve hem de Türklerin yetki sahibi vekillerinden oluşmuştur ve bu iki unsur bütün çıkarlarını ve kaderlerini birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmek doğru olamaz.”5

Özerklikten” Kasıt

Burada sözü edilen “özerk yönetim” tanımını kimi çevreler, ayrımlı bir biçimde yorumlamış ve Cumhuriyet hükümetlerinin verilen bu söze uymadığını ileri sürmüştür. Oysa, burada ‘Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’ gereğince oluşturulacak ‘bir tür yerel özerklik’ sözleriyle anlatılan yerel yönetim biçimi, ırk ve etnik kökene dayanan ve bu unsurlara özel ayrıcalıklar tanıyan bir biçim değildir. Böyle bir anlayış, ulusal birliğe büyük önem veren ve yurttaşlar arasında hiçbir ayrıcalığa izin vermeyen Kemalizmin özüne aykırıdır.
Burada anlatılan, bütün ülkede geçerli olacak biçimde halka tanınacak yerel yönetimleri oluşturma hakkını, Kürtler de kullanacağı için, çoğunlukta oldukları yerlerde yerel örgütleri onların oluşturacak olmasıdır. “Bir tür özerk yönetimler” olarak tanımlanan yerel örgütler; belediyeler, belediye meclisleri, il özel idareleri gibi seçimle oluşturulan devlet kurumlarıdır.
Şunu da belirtmek gerekir ki, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, bu açıklamanın yapıldığı 1923’den 1938’e dek tam 15 yıl, Kürt-İslam ayaklanmalarıyla uğraşmıştır. Büyük çoğunluğu emperyalizme dayanan bu ayaklanmalar, yalnızca Kürt sorununda değil, tüm toplumsal yaşamda, demokratik açılımların gecikmesine neden olmuş ve Cumhuriyet yönetimlerini sürekli olarak tedirgin etmiştir. Buna karşın, Türkiye Cumhuriyeti Devleti verilen sözü tutmuş ve katılımcılığa dayanan yerel kurumları çeşitli desteklerle yaşatmış ve geliştirmiştir.

Kurtuluş Savaşı’yla Başlayan Ayaklanmalar

Mustafa Kemal, Samsun’a çıkıp ulusal savaşımı başlattıktan sonra, Kürt ayaklanmalarında büyük bir artış görüldü. Ayaklanmaların çıkış zamanlaması bunların bir merkezden yönlendirildiğini gösteriyordu. Nitekim 50 yılı aştığı için bugün açıklanmış bulunan, ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya gizli belgelerinde bu durum çarpıcı bir biçimde görülmektedir.
Mustafa Kemal, durumu bu belgeleri görmeden saptamıştı. Elazığ ValisiAli Galip ve Noel’in Sivas Kongresi’ni basacağı duyumunu aldığında Kongre’de şu konuşmayı yapmıştı: “İngilizlerin amacı, para ile memleketimizde propaganda yapmak ve Kürtlere Kürdistan kurma sözü vererek, aleyhimize ve bize karşı suikast düzenlemeye yöneltmek olduğu anlaşılmış, karşı önlemler alınmıştır.” 6

İngiliz Belgeleri ve Ayaklanmalar

İngiltere’nin İstanbul’daki Yüksek Komiser Yardımcısı Amiral Webb, Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a gönderdiği 19 Ağustos 1919 günlü yazanakta (raporda) şunları yazıyordu: “Amerika, Trabzon ve Erzurum’u içine alan bir Ermenistan’ı himaye edecek, geri kalan dört il ise bir Kürt devleti olarak İngilizler’in himayesine bırakılıyor.”7
Kürt aşiret reislerinin nasıl satın alındıklarını ve kime karşı kışkırtıldıklarını gösteren iki gizli belgeyi, bir başka İngiliz Yüksek KomiseriAmiral Calthorpe, 9 Temmuz 1919 ve 21 Temmuz 1919 tarihlerinde hazırlar ve Londra’ya gönderir: “Binbaşı Noel (Kürtler içinde çalışan binbaşı rütbeli bir İngiliz ajanı) Abdülkadir ve Bedirhanoğulları ile görüştü. Abdülkadir satın alındığı takdirde güçlük çıkarmaz.”8 “Binbaşı Noel, Kürt şefleriyle görüş birliğine varırsa, bundan büyük yararlar sağlayacağını söylüyor... Kürtler henüz Mustafa Kemal’e karşı ayaklanmadı. Noel bunu başarabileceğinden emin.”9
İngilizler’in, Kürtleri çıkarları için nasıl kullandığını gösteren kendilerine ait iki gizli yazanak, o gün olduğu gibi bu gün de geçerliliğini korumaktadır ve emperyalizmin az gelişmiş ülke insanlarına bakışını göstermesi açısından ilginçtir. Hohner imzalı ve 27 Ağustos 1919 tarihli yazanakta şöyle söylenmektedir: "Kürt sorununa verdiğimiz önem Mezopotamya’ya verdiğimiz önemdendir. Yoksa Kürtlerin ve Ermenilerin durumu bizi hiç ilgilendirmez.”10
Öbür yazanak, 28 Kasım 1919 tarihlidir ve İngiliz ajanı Kindston kaleme almıştır: “Kürtlere ne kadar inanmasak da onları kullanmamız çıkarımız gereğidir.”11

ABD Görüşü

O günlerin genç ve istekli yeni emperyalist ülkesi ABD’nin, İstanbul’a Yüksek Komiserlik göreviyle gönderdiği, İspanya Savaşına katılmış deneyimli subayı Amiral Bristol; Kürt sorununun gerçek temellerini, Washington’a gönderdiği, 20 Şubat 1922 tarihli gizli yazanakta ortaya koyar: “... Şimdi Kürdistan Mezopotamya’nın ünlü petrol yatakları nedeniyle yabancı entrikalar başladığı için kuşkusuz ciddi sorunlar yaratabilecektir. İngilizler herhalde, Kürdistan’ı denetim altına almak için Kürtleri Türklere karşı kullanmak isteyecektir... Batıdaki savaş Türklerin lehine biterse, Türkler yetenekli askeri liderlerinin biriyle Kürt sorununa son verebilir. İngilizler kuşkusuz bu durumu bilmektedir. Gene de Kürt sorunu ile uğraştığı sürece, Mustafa Kemal’in Musul’a el koyamayacağını düşünmektedirler. Dolayısıyla Kürtçülük hareketlerini desteklemektedirler.”12

Mayıs 1919: Ayaklanmalar Başlıyor

Kurtuluş Savaşı örgütlenip kalıcı bir güç olmaya başlayınca önce gerici ayaklanmalar, hemen ardından da Kürt ayaklanmaları ortaya çıktı. 1920 ve 1921 yıllarında irili ufaklı tam 60 gerici ayaklanma oldu. BandırmaGönenSusurluk,KirmastiKaracabeyBigaİzmitAdapazarıDüzceHendekBoluGeredeNallıhan,BeypazarıBozkırKonyaIlgınKadınhanıKaramanÇivrilSeydişehirBeyşehir,KoçhisarYozgatYenihanBoğazlıyanZileErbaaRefahiyeZaraViranşehir bu ayaklanmaların bir bölümüydü.13
Mustafa Kemal, Samsun’a çıkmadan bir hafta önce 11 Mayıs 1919’da, ilk Kürt ayaklanması başladı. Midyat’ın güneyindeki aşiretlerin reisi olan Ali Batı, Kürt devleti kurmak üzere ayaklandı. Üç ay süren ayaklanma, 19 Ağustos 1919’da bastırıldı.
Ankara Hükümeti’nin kurulmasından sonra arka arkaya patlak veren Kürt ayaklanmalarının ilki Koçgiri Ayaklanması’dır. 135 köye yayılmış olan Koçgiri aşireti, Yunan ordusunun Bursa’dan saldırıya geçmesinden iki hafta önce, saldırıya destek olurcasına, 6 Mart 1921 günü ayaklandı.
Bunların da amacı bir Kürt devleti kurmaktı. Oysa Mustafa Kemal, bu aşiretin ileri gelenlerinden Alişan ile Sivas’ta görüşmüş ve onu milletvekili adayı göstermişti. Ayaklanmanın çıktığı günlerde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 72 Kürt milletvekili vardı.14 Ayaklanma yaklaşık üç ay sonra 17 Haziran 1921’de bastırıldı.

Musul ve Nasturiler

Musul’un kime kalacağı tartışmalarının olduğu günlerde, İngiltere Musulsorununun ele alınması için Milletler Cemiyetine (dönemin Birleşmiş Milletleri) başvurdu. Bundan bir gün sonra, 7 Ağustos 1924’de Nasturi Ayaklanmasıbaşladı. İngilizler; ErbilKerkük ve Rewanduz bölgelerinde silahlandırdıklarıNasturileri (bölgede yaşayan bir Hıristiyan topluluğu) Hakkari bölgesinde ayaklandırdı.
Ayaklanma 28 Eylül 1924’de bastırıldı ve ayaklanmacılar İran’a kaçtı.Musul’u denetimi altına almak isteyen İngilizler bu ayaklanmayı tasarlı (planlı) ve örgütlü bir biçimde çıkarmıştı. Milletler Cemiyeti’nde, ‘Türklerin, kendi sınır boylarına bile hakim olamadıkları, Musul’u almalarıyla orayı da istikrarsızlaştıracakları’ yönünde yaymaca (propaganda) yaptılar.

Şeyh Sait

Nasturi Ayaklanması’nın bastırılmasından yaklaşık dört ay sonra, Sunni Şafi mezhebinden bir Nakşibendi olan Şeyh Sait, ayaklandı. Hamidiye alay komutanlarından Mutki aşireti reisi Muşlu Hacı Musa, Mayıs 1923 de Erzurumda, Kürt Azadı Cemiyeti’ni kurmuştu.
Şeyh Sait bu derneğin üyesiydi. Kürt Azadi Cemiyeti’nin 1924 yılındaki ilk kongresinde; en geç Mayıs 1925 tarihinde bir ayaklanma başlatılacağı, gerekli dış yardımın İngiliz ve Fransızlar tarafından yapılacağı, kongreye katılan delegelere bildirilmişti. Ayaklanma biraz da rastlantı sonucu saptanan günden önce, 13 Şubat 1925’te başladı. Türkiye’de düşünülen demokratik açılımların, zorunlu olarak, gerilemesine neden olan bu ayaklanma, 3,5 ay süren etkili bir savaşım ile 31 Mayıs 1925 tarihinde bastırıldı.
Şeyh Sait ayaklanması, aynı Nasturi Ayaklanma’sında olduğu gibi İngiltere kaynaklıydı ve Musul petrol bölgesinin ele geçirilmesine yönelikti. Bu durumu açık bir biçimde gösteren gizli belgelerden birisi de, Fransa’nın Bağdat’taki Yüksek Komiserliği’nin, Paris’e gönderdiği yazanaktır : “Şeyh Sait ayaklanması kendiliğinden birdenbire meydana çıkmadı. Kürdistan dağları yabancıların kışkırtması ve desteği ile ayaklandı. Ayaklanma işareti İstanbul’daki Kürt yanlısı çevrelerden geldi. Bu bölgede ortaya çıkan olaylar, İngilizlerin uğradıkları yenilgiden sonra hiç affetmedikleri Mustafa Kemal’e ve Ankara’daki Meclise karşı yürüttükleri siyasetin bir parçasıdır... Kürt ayaklanması bundan daha iyi koşullarda patlak veremezdi. Ayaklanma, Türklerin Musul üzerindeki iddialarını araştıran komisyonda, Türklerin kendi topraklarındaki Kürtler arasında bile huzuru sağlayamadığını gösterecekti.”15
Kürt ayaklanmaları, Şeyh Sait Ayaklanması’ndan sonra da sürdü. 1938’e dek süren bu ayaklanmaların adları ve tarihleri şöyleydi; Sasan Ayaklanması (1925-1937), Ağrı Ayaklanmaları (1926-1930), Koçuşağı Ayaklanması (1926), Zeylan Ayaklanması (1930), Oramar Ayaklanması (1930). Cumhuriyetin ilanından sonra meydana gelen bu ayaklanmalardan başka; Roçkotan ve Raman (1925), Biçar(1927), Tendürük (1929), Savur (1930), Pülümür Tedip (yola getirme) eylemceleri (harekatları) meydana gelmiştir.

Dersim’in Önemi


Dersim Ayaklanması’nın, gerek ayaklanmacılar gerekse genç Cumhuriyet açısından ayrı bir önemi vardır.