13 Nisan 2014 Pazar

ULUSAL EKONOMİ ZORUNLULUĞU -- Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

Her ulus devlet ya bir ulusal ekonominin ürünüdür ya da kendi ulusal ekonomisini kurarak yoluna devam eden bir siyasal örgütlenmedir. Ulusal Kurtuluş Savaşı sonrasında bir ulus devlet kurulması gündeme geldiğinde Mustafa Kemal ve arkadaşları ülkedeki ulusal birikimi değerlendirerek, geleceğe dönük olarak, Türk ulusunun ekonomik açıdan bağımsız yaşayabileceği bir düzenin temellerini atıyorlardı. Mustafa Kemal, savaş yıllarında teslim aldığı ekonomiyi her geçen gün düzelterek yönlendirmeye çaba sarfetmiş ve dışa bağımlılığın çökerttiği Osmanlı deneyiminden ders alarak, olabildiğince Türkiye’nin özel koşullarında bağımsız bir ekonomi ile hareket ederek savaşı kazanmıştır. Emperyalist ülkelerin dış borç aracılığı ile kendilerine bağımlı kılarak çökerttikleri Osmanlı İmparatorluğu gerçeği Mustafa Kemal için her zaman yol gösterici olmuştur.
Batı Avrupa ülkeleri on beşinci yüzyıldan sonra denizlere ve okyanuslara açılarak bütün dünya kıtalarını sömürgeye dönüştürdükleri için çok zengin ve güçlü bir konuma gelmişler, sömürgecilik aracılığı ile bütün dünyaya emperyalist plânlarını dayatmışlardır. Batı bloğunun ekonomisi bir anlamda sömürgecilikle kimlik kazanmış ve bu doğrultuda sanayileşme başlamıştır. Endüstri düzeni ile beraber sıçrama yapan Batı ülkeleri seri üretime geçerek kapitalist bir sistem oluşturmuşlardır. Dünya ekonomisi denilince bu nedenle kapitalist sistem akla gelmektedir. Önce uygulama ile başlayan kapitalistleşme zaman içerisinde sistemleşmiş ve bir düzene dönüşmüştür. Bu oluşum sonucunda bütün dünya ülkeleri Batı’nın kapitalist sisteminin tehdidi altına sürüklenmişlerdir.
Batı Avrupa’nın kapitalist ülkelerine karşı Almanya ve İtalya iki yeni kapitalist rakip olarak ortaya çıkınca Birinci Dünya Savaşı’na giden yol açılmış, savaş sonrasında çöken imparatorluk düzenleri, Rus Çarlığı ile beraber Avusturya ve Osmanlı İmparatorluklarını da tarihin derinliklerine gömmüştür. Büyük çöküş sonrasında Rusya’da gerçekleşen sosyalist devrim, Batı kapitalizminin karşısında Rus öncülüğünde sosyalist sistemi çıkarmıştır. Dünya kendiliğinden iki kutuplu bir yapıya doğru sürüklenirken Sovyet devrimi sonrasında Türk Ulusal Kurtuluş savaşı gerçekleşmiş ve Mustafa Kemal’in önderliğinde Türkiye Cumhuriyeti emperyalist Batı ülkelerinin karşısına bağımsız bir devlet olarak çıkmıştır. Kapitalist sisteme karşı çıkan ama sosyalist sisteme girmeyen Türkiye Cumhuriyeti kendi yolunu bağımsız bir devlet olarak çizmeye çalışırken, Atatürk’ün önderliğinde kendi gerçeklerine uygun düşen bir ekonomik yapılanmayı Kemalist ekonomi anlayışı ile gerçekleştirmiştir.
Kemalist ekonomi anlayışı, bağımsız bir ulus devletin tüm ihtiyaçlarının dış borçlanma olmadan kendi gücü ile karşılanmaya çalışılması biçiminde bir öze sâhiptir. Bir anlamda ülkenin kendi yağı ile kavrulması biçiminde ifâde edilebilecek bu anlayış, devletin kuruluş yıllarında çok büyük hareket serbestisi alanı yaratmış ve dışarıdan para almadan ya da borçlanmadan ülke yönetilerek, bağımsızlık savaşına bir gölge düşmesine izin verilmemiştir. Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın bir ulus devlet kurulmasına giden yolu açmasıyla beraber, devlet merkezli bir ulusal ekonomi uygulanmasına geçilmiştir. Liberalizm ya da kapitalizme sürüklemek istemeyen, sosyalist sistemin dışında kalan Atatürk, Türk devletinin ekonomisini, bir ara yol olarak, devletçilik uygulamalarına ve felsefesine dayandırmıştır. Devlet kuran Atatürk her alanda olduğu gibi ekonomide de devleti esas alarak, devletçi bir yaklaşım çerçevesinde yeni devletin ekonomik düzenini geliştirmeye çaba göstermiştir.
Osmanlı’nın arka ülkesi konumundaki Anadolu’da yepyeni bir devlet kurmanın maliyeti o dönemin koşullarında fazlasıyla yüksekti. Rusya’daki Müslümanların gönderdiği para yardımı ile Anadolu üzerinde bir kurtuluş savaşı verebilmiş, Hint Müslümanlarından daha sonraları gönderilen para ise yedek akçe olarak saklanmış, savaş sonrasında Türk özel sektörünün oluşumuna öncülük etmek üzere İş Bankası’nın kuruluş sermayesi olarak kullanılmıştır. Ülkenin ve ulusun tüm gereksinimlerini yabancılara el açmadan karşılayabilmek üzere yeni kurulan devlet aracılığı ile devletçi ekonomiye geçiş yapılmıştır. Uykudan yeni uyanan bir toplum ile fazla yol alınamayacağını gören Mustafa Kemal, ülke kalkınmasına öncelik vermiş, köylüyü milletin efendisi kabul ederek, yüzde doksanı köylerde yaşayan bir toplumun toptan kalkınabilmesi için devletçilik uygulamaları ile ülke bir ekonomik seferberliğe kalkışmıştır. Sosyalist sistemden tamamen farklı bir yaklaşım ile devletçilik ele alınmış, ideolojik yapılanmanın tamamen dışında kalınarak, toplumun uluslaşması ve ulusun devletinin kurulması doğrultusunda, ekonomik atılımlar Kemalist devletçilik anlayışı çerçevesinde geliştirilmiştir. Atatürk, bir yabancı gazetecinin ekonomik politikalarla ilgili sorusuna verdiği cevapta; ne liberalizm ne de sosyalizm yolunun seçilmediğini ve tamamen Türkiye’nin kendine özgü ihtiyaçları doğrultusunda bir yolun seçildiğini; bu nedenle, Türkiye’nin özlediği ekonomik politikanın hiçbir uygulamaya benzetilemeyeceğini, bir benzetme yapmak gerekirse ancak bu uygulamaların Türkiye’ye benzetilebileceğini çünkü başka hiçbir ülkenin uygulamaları ile bir benzerlik bulunmadığını açıkça ifâde etmiştir.
Ulusal bir devlet kurulurken, bunun ulusal bir ekonomiye sâhip olması doğrultusunda kullanılan merkezî devletçilik politikaları, başka ülkelerden kopya edilmemiştir. Ama, Türkiye’deki başarılı devletçi ekonomi uygulamaları başka ülkeler için çok önemli bir emsal oluşturmuştur. Batı emperyalizmine karşı ulusal kurtuluş savaşı vererek bağımsızlığını elde eden birçok üçüncü dünya ülkesi, kısa zamanda hızla kalkınabilmek ve emperyalizmin ekonomik pençesinden kurtulabilmek üzere bağımsız ekonomi politikalarını merkezî devletçilik uygulamaları ile gündeme getirmişler ve bu yoldan ulusal çıkarlarını koruyarak varlıklarını geleceğe dönük bir biçimde güvence altına almak istemişlerdir. Ulusal ekonomi oluşturma doğrultusunda merkezî devletçilik modeli bütün dünyaya bir Türk modeli olarak ve Kemalist ekonomi modeli adı altında yayılmış ve birçok Asya, Afrika ülkesi bu model yolu ile yeni kazandıkları bağımsızlıklarını sağlam ekonomik temellere oturtabilmenin yolarını aramışlardır.
Kemalist ekonomi anlayışının tek hedefi en kısa zamanda en hızlı kalkınmayı gerçekleştirmektir. Bu doğrultuda, ülkenin kendi olanakları çerçevesinde uygulanabilecek dışarıya bağımlı olmayacak ekonomik girişimler hemen devreye sokulmuştur. Topyekûn kalkınma biçiminde adlandırılabilecek, ekonomik gelişme plânı ülkede herkesimin gereksinmelerini karşılayabilecek derecede bir yeniden yapılanmayı öngörüyordu. Yarı sömürge bir imparatorluğun yıkılmasından sonra geri kalan topraklar üzerinde kurulmuş bir ulus devletin diğer ülke ve devletlerle rekabet edebilmesi için, en kısa zamanda kalkınması gerekiyordu. Bu doğrultudaki plânlanan devletçi girişimler daha sonraki aşamada sanayi plânları ile gerçekleşme aşamasına gelmiştir. Ülkede devletin yanı sıra ekonomik etkinlikler yürütecek bir ulusal özel sektörün oluşturulması, aç ve yoksul kitlelere iş olanaklarının yaratılması, enflasyonsuz bir kalkınma yolu ile ülke genelinde yaşam koşullarının daha da iyileştirilmesi, ülkedeki gelir dağılımının düzeltilmesi, ülke gereksinmeleri doğrultusunda ithalat ve ihracatın düzenlenmesi gibi konular, plânlı bir ekonomi anlayışı ile gündeme getirilerek uygumla alanına aktarılmıştır. Marksist olmayan bir devletçilik anlayışı ile plânlı ekonomiye geçilmesi ve ekonomik alanın gerekliliklerinin bu doğrultuda karşılanmaya çalışılması, Kemalist rejimin ulusal ekonomi oluşturma hedefi doğrultusunda başarılmış olan önemli adımlardır. Kurmuş olduğu ulus devleti, çağdaş uygarlık düzeyine eriştirmek ve dünya uluslar âleminin onurlu bir üyesi hâline getirmek hedefine yönlendiren Mustafa Kemal için, ekonomik kalkınma ve diğer ulus devletlerle rekabet şansını yakalama hedefi en öncelikli amaç olarak görünüyordu. Bu nedenle, ülkede ulusal bir ekonomik düzenin oluşturulmasına birçok konudan önce yer verilmiştir.
Ulusal bir ekonomi için, millî bir tasarruf bilincinin zorunlu olduğunu iyi bilen Atatürk, bu doğrultuda toplumda bir ulusal ekonomi bilinci yaratmaya çaba göstermiştir. Osmanlı döneminin bir lokma ve bir hırka anlayışından, ulus devlet kurulmasıyla ulusal birikim bilincine geçilmiştir. Ülke kaynaklarının ulusal olanakların seferber edilmesiyle en üst düzeyde değerlendirilmesi, Kemalizm’in ekonomi anlayışı ile gündeme gelmiştir. Kamu yönetimi bu amaç doğrultusunda yönlendirilmiş, bu doğrultuda devlet eliyle hazırlanan plân ve programlar uygulamaya aktarılmıştır. Serbest piyasaya dayanan Batı kapitalizminin emperyal saldırılarına karşı sosyalist ülkeler daha ideolojik bir karşı plânlamaya yönelirken, Atatürk ülke gerçeklerini dikkate alan daha pragmatik bir yoldan yeni Türk devletini bir ekonomik güç düzeyine çıkarmaya çaba gösteriyordu. Atatürk, ekonomiyi bir anlamda ülkenin geleceği açısından her şey olarak görüyordu. Bir devletin ya da ulusun bağımsızlığının ancak ulusal bir ekonomi ile mümkün olduğunu yerinde değerlendirerek, yeni kurduğu ulusal devletin gelecek güvencesini sağlam bir ekonomik düzen ile gerçekleştirmeye çalışıyordu. Köylüyü ulusun efendisi ilân ederken, nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan kırsal kesimi ciddî bir üretim seferberliğine yönlendirerek kısa zamanda, tarım ülkesi olarak daha fazla ticaretten gelir elde eden bir ülke hayal ediyordu.
Lozan görüşmelerinde yeniden Batı emperyalizminin Sevr koşullarını Türkiye’ye dayatması üzerine, görüşmeler kesilince, Avrupa basını Türkiye’nin Sovyetler Birliği’ne dâhil olacağını ve gelecekte ideolojik bir çizgi de sosyalist ekonomiye yöneleceğini ileri süren yayınlar yapmaya başlamışlardır. Bunun üzerine, Mustafa Kemal bir iktisat kongresi toplayarak, genç Türk Cumhuriyeti’nin dış dünyadan kopmayacağını ve Batı ülkeleriyle ticarete açık bir çağdaş devlet olacağını göstermek üzere İzmir’de iktisatçıları bir araya getirmiştir. İzmir İktisat Kongresi’nde yeni devletin liberal ekonomiye açık bir yol izleyeceğinin bütün dünyaya ilân edilmesi üzerine Batı ile gerginlikler azalmış ve bu toplantı sonrasında yeniden Lozan görüşmeleri başlatılmıştır. Bu Kongre’de delegeler söz alarak yeni Türk devletinin tam liberal ya da tam sosyalist bir uygulamaya değil ama ülke gerçekleri ve ulusal çıkarlar doğrultusunda bir karma ekonomiye yöneleceğini açıkça dile getirmişlerdir. Devletin öncülüğünde ekonomik girişimlerin yönlendirilmesi gerektiği, devletin katkısı ile oluşturulacak özel sektörün gene devletin yardımları ile ülke kalkınmasında özel bir misyon üstlenmesi gerektiği gene aynı Kongre’de dile getirilmiştir. Böylece hem Lozan’ın kopması önlenmiş hem de izlenecek karma ekonomi modeli bütün dünyaya İzmir üzerinden açıklanmıştır.
Batı ülkelerinin emperyalist saldırılarına karşı direnilerek kurulan Türk devleti, kendi yağı ile kavrulmak zorunda olduğu için denk bütçe ve dışa bağımlı olmayan bir ekonomik seferberlikle yola çıkmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nu batıran dış borçlardan şiddetle uzak durulmuş ve Lazan Antlaşması’yla Osmanlı borçlarının ödenmesi de yeni devletin üzerine yıkılmıştır. Elden giden Balkan ülkelerine yapılmış olan Osmanlı yatırımlarının getirdiği borçları da Anadolu devleti ödemek zorunda bırakılmıştır. Hem dış yardım almadan hem de dış borç ödeyerek kalkınma programı yeni devletin yükünü fazlasıyla artırmıştır. Bu durumda Türk parasının korunmasına öncelik verilmiş, genç cumhuriyetin parası olarak lira özel bir yasal düzenleme ile koruma altına alınmıştır. Özellikle emperyalist merkezlerin denetimi altında bulunan uluslararası piyasalardaki oylamalarla Türk ekonomisinin tehlikeli bir duruma sürüklenmemesi için, Türk parası koruma altına alınmış ve böylece bir istikrar sağlanarak hem Türk özel sektörü hem de piyasalara belirli bir güvence ortamı sağlanabilmiştir. Millî bir ekonomi yaratılabilmesi için, ulusal para biriminin piyasalarda değerlinin sabit tutulması ve böylece ekonomi ile uğraşan çevrelere belirli bir devlet güvencesi verilmesi gerekiyordu.
İzmir İktisat Kongresi’nde liberal ekonomiye uzak durulmayacağının açıklanması daha sonraki dönemlerde Türk ekonomisini kapitalizm batağına sürüklemiştir. Kemalist devletçilik anlayışı ile sürdürülen plânlı ekonomi ya da devletin öncülüğünde gündeme getirilen karma ekonomi uygulamalarından beklenen dengelerin oluşturulması mümkün olmamış, kapitalizmi emperyalist doğrultuda uygulayan ve bu doğrultuda dünya ülkelerine dayatmalarda bulunan sistemin en büyükleri Türk ekonomisine de Atatürk sonrası dönemde, Osmanlı İmparatorluğu’na yaptıkları gibi, yarı sömürge konumunu uygun görmüşlerdir. Atatürkçü ekonomik model merkezi devletçiliğe dayanan karma ekonomidir. Çok uluslu şirketlerle baş edebilecek derecede güçlü ve kendi ekonomisini devlet ile ulusun çıkarları doğrultusunda kontrol edebilen bir karma ekonomi oluşturmak, Kemalist dönemin ulusalcı politikalarının ana hedefi olmuştur. Ekonomik emperyalizme teslim olmamak için Türk ekonomisi devletin öncülüğünde oluşturulan millî bankacılık sistemiyle yönlendirilmeye çalışılmıştır. Devlet kendi Merkez Bankası’nı kurduktan sonra bu merkez aracılığı ile ulusal bir bankacılık sistemi yaratmak ve bu yoldan ekonomiyi finanse ederek dışa olabilecek bağımlılığa izin vermemek istemiştir. Devletin halka, tarım kesimine, esnaf ve sanatkârlar ile özel sektöre destek olmak üzere oluşturduğu farklı bankalar bir ulusal bankacılık sisteminin doğmasını sağlamış ve devlet eliyle oluşturulan bankalar aracılığı ile ekonomi ulusal çıkarlar doğrultusunda yönlendirilmeye çalışılmıştır. Osmanlı döneminden kalma bazı yardımlaşma sandıkları millî bankalara dönüştürülmüş ve böylece özel sektör de bankacılığa yönlendirilmiştir.
Atatürk, Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında Hint Müslümanlarının yardım için gönderdikleri parayı harcamamış ve yedek akçe olarak sallamıştır. Savaş bittikten ve devlet kurulduktan sonra bu yedek akçeyi ana sermaye olarak İş Bankası’nın kurulmasında kullanmıştır. Türkiye’de devlet bankacılığının yanı sıra bir de özel sektör bankası olarak Türkiye İş Bankası kurulmuş ve cumhuriyet tarihi boyunca ulusal ekonominin Türk özel sektörü aracılığı ile örgütlenmesinde önde gelen hizmetler yapmıştır. Çağdaş bankacılığın Türkiye’ye gelmesinde öncülük yapan Türkiye İş Bankası, Türk özel sektörünün kuruluşunda rol almış ve daha sonrada ulusal sanayinin kurulmasında öncü girişimlerde bulunarak Türkiye’nin en büyük endüstri kuruluşlarını Türk özel sektörü adına kurmuş ve yönetmiştir. İstanbul’un eski bir ticaret merkezi olmasına rağmen Atatürk, Türkiye İş Bankası’nı devletin merkezinin bulunduğu başkent Ankara’da kurmuş, mütareke döneminden beri güvenmediği işbirlikçi taşeron ve gayrimüslim İstanbul sermayesine karşı ulusal çizgide bir millî özel sektörün oluşumunda Türkiye İş Bankası’nın başkent Ankara’da devletin yanı başında ve devletle beraber hareket etmesini sağlamıştır. Banka’nın kurucusu Atatürk’ün bu kurucu iradesine rağmen, küreselleşme döneminde işbirlikçi İstanbul sermayesinin küresel rüzgârlara teslim olarak, Atatürk’ün bankasının, yeni Bizans projesi doğrultusunda, İstanbul’a taşındığı görülmüştür. Tamamen Atatürk’ün iradesine ters düşen bu duruma alet olan banka yönetiminin Türk ulusu karşısında bu çelişkili durumu açıklamaları gerekmektedir.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında demokrasiye geçene kadar Atatürk ve tek parti yönetimlerinde tamamen ulusal bir ekonomi oluşturulmuş, tepesine kadar döviz dolu bir millî hazine yaratıldığı gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nun bütün borçları da yoksul Türk halkının birikimleri ile son kuruşuna kadar ödenmiştir. Demokrasiye geçilirken, iktidara gelen yeni siyasal parti liberal politikalara yönelmiş, devletçilikten vazgeçilerek dışa açılmış ve kısa zamanda yeniden dış borç batağına Türkiye sürüklenmiştir. İkinci Dünya Savaşı döneminde yürütülen kapalı ekonomi ile ülke kalkınmasında önemli bir mesafe katedilmiş, her ekonomik sektörde kamu iktisadî kuruluşları oluşturulmuş, bunlar aracılığı ile hemen hemen her sektörde üretime geçilmiş, kısa bir sürede Türk halkının gereksinmelerini karşılayan bir üretim ekonomisi dışa bağımlı olmadan yaratılmıştır. Sanayi teşvik yasaları çıkartılarak kamu iktisadî kuruluşlarının yanı sıra endüstri yatırımları yapan ve kısa dönemde üretime yönelen özel sektör girişimcilerine devletin birçok kolaylık ve destek sağlaması gündeme getirilmiştir. Devletin yanı sıra sanayiye yönelen özel sektör, Türk ekonomisinin canlanmasında önemli katıklar sağlamıştır.
Mondros Mütarekesi ile terk edilen Osmanlı döneminden kalma ekonomik kuruluşlar Atatürk döneminde yeni devletin denetimi altına alınmış ve ayrıca, gene eski dönemden kalma Osmanlı yönetimince yabancıla verilmiş olan imtiyazlar iptal edilerek, onların mülkiyetindeki ekonomik kuruluşlara, millîleştirme yolu ile, yeni devlet tarafından el konulmuştur. Böylece yeni devletin kuruluşu aşamasında yabancıların ekonomi yolu ile Türkiye’yi yönlendirmelerinin önü kesilmiştir. Millîleştirmeler ulusal ekonominin gelir ihtiyacını karşılamış, devletçilik uygulamaları başlatılan devlet kapitalizminin gerek duyduğu sermayenin karşılanmasında etkin olmuştur. Demiryolu, liman ve maden işletmeleriyle beraber telefon şirketlerinin millîleştirilmesi, yeni ulusal devletin kendi iletişim ve ulaşım sistemini millî ihtiyaçlara göre oluşturmasını sağlamıştır. Ulaşım ve iletişimin millî yönetimin eline geçmesi, ulusal devletin kalkınma seferberliğinde hızlı hareket etmesini sağlamış ve yabancıların engellemelerinin önüne geçilmiştir. Cumhuriyet’in onuncu yılında ülkenin dört bir yanı demir ağlarla örülmüş ve demiryolu aracılığı ile Misak-ı Millî sınırları içinde ülkenin bütün bölgeleri başkent Ankara’ya bağlanarak, ulusal devletin ülke düzeyinde üniter bir yapı oluşturmasına bu yoldan katkı sağlanmıştır. Cumhuriyet rejiminin ilk yıllarında ulaşım ve iletişim yatırımlarına belirli bir öncelik tanınmış ve ülke içinde bütün coğrafî bölgelerin birbirine bağlandığı bir üniter yapı ortaya çıkarmaya çalışılmıştır.
Ulusal parasını koruma altına alan Türkiye Cumhuriyeti, hazinesini de güçlü ve bağımsız bir yapıda kurmuştur. Türk devleti güvenilir bir taraf olarak dış ekonomik ilişkilere girişmiş ve dünya ülkeleri ile imzaladığı ekonomik işbirliği ve ticaret anlaşmalarının karşılığını her defasında yerine getirerek sağlam hazine yapısı ile güvenilir bir ticaret ortağı olarak dünya piyasalarına çıkmıştır. Devletçi ekonomi ile güçlendirilen Türk hazinesi birçok önemli ekonomik ilişkinin altından kalkmış, Osmanlı borçlarını ödediği gibi, Türk ekonomisinin geleceğe dönük olarak bağımsız bir çizgide ilerlemesine de katkı sağlamıştır. Ne var ki, çok partili hayata geçilmesiyle beraber merkez sağ iktidarlar dış baskılarla borçlanma yoluna sürüklenmişler ve yeniden Türkiye’yi Osmanlı Devleti’nin son döneminde olduğu gibi dış borç batağına saplanmış yarı sömürge ülke durumuna düşürmüşlerdir. Bu durum, küreselleşme döneminde Türkiye’nin bütünüyle bir dış ekonomik yönlendirmeye mâruz kalmasına elverişli bir ortam yaratmıştır. Dış borçları fırsat bilen emperyalist ülkeler, emir vermeye başlamışlar ve Türk hükümetlerini IMF aracılığı ile kendi oyuncakları düzeyine düşürmüşlerdir. Böylesine olumsuz bir durumda, ulusal ekonomi devredışı kalmış ve ulusal çıkarlara ters düşen emperyalist dayatmalar IMF programları aracılığı ile Türk ulusunun başına bir çuval gibi geçirilmiştir.
Ulus devlet için ulusal ekonominin zorunlu olduğuna inanan Atatürk ve arkadaşları, Türkiye’de çok kısa bir zaman dilimi içinde başarıyla bir ulusal ekonomik yapılanma oluşturdukları tarihsel bir gerçektir. Merkezî devletçilik yolu ile kurulan ulusal ekonomi, İkinci Dünya Savaşı sürecinde güçlenerek yoluna devam etmiş, ama demokrasiye geçiş ile beraber dışa bağımlılığın öne geçmesiyle ulusal niteliğini yitirme yoluna sürüklenmiştir. Özellikle İstanbul’da toplanan büyük sermaye, ulus devletin olanakları ve Türk milletinin birikimi ile büyümüş, ama daha sonraki aşamada millete ve devlete sırtını dönerek dışa açılma aşamasında yabancı ortaklıklara girişmiştir. İşte bu olumsuz adım ulusal Türk ekonomisinin çöküşüne giden yolu açmıştır. Kendi devletine sırtını dönen, iç pazarda kendi milletinin birikimi ile büyüyen İstanbul sermayesi, yeni Bizans projesi doğrultusunda devletine ve milletine sırtını dönerek çok uluslu yabancı tekellerin taşeronluğunu kabul etmiş, böyle bir aşamada ulusal ekonomi devredışı kalmış ve giderek ulusallıktan uzaklaşan ekonomide yabancıların hegemonyası artmıştır. Bu dönemde kendilerine işbirlikçiliği uygun görenler çok uluslu tekeller adına Türk devletini, ulusal çıkarlara ters düşecek yönlerde, etkilemeye başlamışlardır.
Soğuk savaş döneminin koşullanmaları doğrultusunda, ülke üzerinde baskı kuran yabancı sermaye çevreleri, daha sonraları küreselleşmeye geçilmesiyle beraber açıktan saldırıya geçmişlerdir. Eskiden işbirliği ve yardım görünümünde yabancılar Türk ekonomisi ile ilgilenirken yeni dönemde artık satın alma ve egemen olma girişimlerini artırmışlar ve bu yoldan Türk şirketlerini, cumhuriyet rejiminin halkın birikimi ile gerçekleştirdiği millî üretim merkezi fabrikaları hızla satın alarak, kendi kontrolleri altına geçirmişlerdir. Özelleştirme uygulamaları başta ABD, AB ve IMF baskıları ile sonuna kadar sürdürülmek istenmiş, devlet ekonomiden çekiliyor havası içinde devletin küçültülmesi ve kendi ekonomisini yönetemez duruma düşmesini sağlamışlardır. Dışa açılma özelleştirmelerle desteklenince Türk ekonomisi bütünüyle yabancılaşma sürecine sürüklenmiştir. Devletin kuruluş yıllarında öncelikle ele alınan ulusal ekonomi anlayışından bütünüyle vazgeçilerek, küreselleşme görünümü altında sömürgeleşme uygulamaları Türk milletine dışarıdan zorla dayatılmıştır. Siyasal kadrolar bu doğrultuda kullanılırken, kendi ülkenin millî ekonomik varlıklarını yabancı tekellere pazarlayan siyasetçiler hem taşeron olarak kullanılmışlar hem de kendi ülkelerinin satışlarından pay almışlardır. Siyasetin pazarlamacılığa dönüştüğü bu aşamada, kendi ülkesini dışa satan siyasal kadrolar yeni zenginler sınıfı olarak ortaya çıkmışlardır. Bu aşamada Türk milleti ulusal ekonomisini yitirirken, işbirlikçi yeni zengin bir cemaatçi burjuvazi yapılanması ile karşılaşmıştır. Millîci ekonomi kadroları tasfiye edilirken, millî çizgideki şirketler kapanmış ve işadamları piyasadan çekilmek zorunda bırakılmışlardır. Atatürk’ün millî ekonomi ilkesine tamamen ters düşen son derece olumsuz bir durum dış baskılarla yaratılmıştır.
Küreselleşme süreci, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra on yıl süreyle epeyce mesafe kat etmiştir. ABD’nin yönlendirdiği küresel şirketler, bütün dünyaya yayılarak ulus devletlerin içine girmişler, her ülkenin doğal zenginliklerine el koydukları gibi, pazar ve piyasalarını da denetimleri altına alarak yeni bir sömürgecilik dönemini küreselleşme aldatmacası doğrultusunda gündeme getirmişlerdir. Böylesine bir süreç içinde çokuluslu tekellerin en çok hedeflediği ülkelerden birisi de Türkiye’dir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti küreselleşme aşamasında yarı sömürge durumuna Avrupa Birliği’ne üyelik gerekçesi ile sürüklenmiştir. Türkiye, Avrupa’ya üye olabilmek için her türlü ödünü verirken, Avrupa’dan daha çok uzaklaşmış ve Amerika ile İsrail’in kucağına düşerek, Amerikan emperyalizmi ve İsrail Siyonizmi’nin Ortadoğu senaryolarının oyuncağı konumuna gelmiştir. Özelleştirme görünümü altında devletin tüm ekonomik varlıkları yabancılara peşkeş çekilmiş, Türk devlet kendi ekonomisini yönetemez duruma düşürülmüştür. Atatürk döneminde gerçekleştirilen ulusal ekonomik düzenden geriye hiçbir şey bırakılmamıştır. Türk ekonomisi tümüyle ulusal yapılanmadan çıkarak, çok uluslu yabancı tekellerin cirit attığı bir alan hâline gelmiştir.
İki binli yıllara girildikten sonra küreselleşme durmuştur, ABD kendi kendine saldırı düzenleyerek mağdur görünümüyle küreselleşmeye devam etmenin yollarını aramış, terör ve savaş senaryoları ile küresel süreci zorlamış ama başarılı olamamıştır. Gelinmiş olan bu aşamada ulusal ekonomilerini yitiren bütün ulus devletler, yeniden toparlanmanın arayışı içine girmişlerdir. Türkiye de bu aşamada hızla toparlanarak yarı sömürge durumundan kurtulabilmek üzere alternatif bir ulusal ekonomik plânı, Ankara merkezli olarak uygulama alanına koymak zorundadır. Bu aşamada İstanbul’un tıpkı mütareke döneminde olduğu gibi teslim olması ve Türkiye’den vazgeçmesi dikkate alınarak Ankara başkent olarak devlet ile Anadolu’nun potansiyellerini birleştirerek yeniden İstanbul’u kontrol altına alabilmenin yollarını aramak durumundadır. Ulus devletin yaşayabilmesi için, ulusal başkent Ankara’nın bütün Anadolu’yu arkasına alarak İstanbul’un teslim olmuş ve yabancılaşmış işbirlikçi ekonomisini yeniden denetim altına alarak, ulusallaştırılması gerekmektedir. Ancak bu yoldan, yeniden Atatürk’ün kurmuş olduğu ulusal ekonomik düzene Türkiye geri dönebilecektir. Yeni Bizans hayallerine dalan İstanbul sermayesinin hizaya gelmesi için Anadolu ve Ankara işbirliğinin tıpkı Kuvay-ı Millîye günlerinde olduğu gibi yeniden güçlü bir biçimde kurulması gerekmektedir. Çok uluslu yabancı sermayeye teslim olan ve taşeronluğu kabul eden İstanbul sermayesinin bu durumunun Türkiye’nin ulusal ekonomisine daha fazla zarar vermesi bir an önce önlenmelidir. İstanbul’da tıpkı diğer kentler gibi ulusal ekonomik düzen içinde Türk devletinin denetimi altındaki yerini almalıdır.
Yeniden ulusal ekonomiye geçiş için, TÜSİAD isimli patronlar kulübünün siyaseti medya aracılığı ile yönlendirmesine son verilmelidir. Küreselci federasyoncu ve cemaatçi işadamı derneklerine karşı ulusalcı ve milliyetçi işadamlarının daha güçlü örgütlerle karşı koymaları sağlanmalıdır. Dünya Bankası ve IMF programlarına bir an önce son verilmelidir. Latin Amerika ülkelerinin yaptığı gibi dış borçlar uzun vadeli taksitlere bağlanmalı ve yeni dış borç almadan yürüyebilecek ulusal bir ekonomik düzen kurulmalıdır. Küreselleşme doğrultusundaki plân ve programlara son verilerek yeniden ulusal plânlama kuruluşu olan Devlet Planlama Teşkilatı’nın hazırlamış olduğu ulusal plânlara göre Türk devletinin ve ekonomisinin yönetilmesine eskisi gibi başlanmalıdır. ABD ve AB baskısı ile elden çıkarılan Telekom, Ereğli Demirçelik, TÜPRAŞ gibi stratejik kuruluşların yeniden devlete iade edilmesi sağlanmalıdır. Bütün Batı ülkelerinde olduğu gibi ülke ve toplum ihtiyaçları için stratejik önemdeki sektörlerde kamu işletmeciliği Atatürk döneminde olduğu gibi tekrar uygulamaya konulmalıdır. Devletin plân ve programları çerçevesinde stratejik kamu işletmeleri ulusal çıkarlar doğrultusunda devletin denetiminde Türk ulusuna hizmet etmeye devam etmelidir. Devletin yanı sıra bir kamu kurumu gibi çalışan Ordu Yardımlaşma Kurumu son derece başarılı çalışmaları ile ulusal ekonomiye katkıda bulunmaya devam etmektedir. Ordu mensupları için oluşturulmuş olan ve bu yardımlaşma kurumu benzeri olarak memurlar için MEYAK, işçiler için İYAK, çiftçiler için ÇİYAK, Esnaf ve sanatkârlar için EYAK bir an önce yasa ile kurulmalı ve tıpkı OYAK gibi çalışmaları sağlanarak Türk ulusal ekonomisine bir OYAK yerine beş tane benzeri kuruluşun katkıda bulunması sağlanmalıdır.
Devletin ulusal ekonomiyi kontrol edebilmesi için kamu bankacılığı sisteminin yeniden Atatürk döneminde olduğu gibi ulusal çizgide örgütlenmesi sağlanmalıdır. Ülkedeki sanayi hareketlerini desteklemek için Sümerbank, madenciliği desteklemek için Etibank, konut piyasasını ulusal gereksinmeler doğrultusunda yönlendirmek için Emlakbank yeniden eskisi gibi güçlü kamu bankaları olarak kurulmalıdır. Ayrıca Halk Bankası, Ziraat Bankası ve Vakıfbank kamu bankası olarak korunmalı ve böylece güçlü kamu bankaları sistemi ile piyasanın denetimi ulusal devletin elinde olmalıdır. Ayrıca gereken sektörlerde etkili olmak üzere oluşturulacak kamu bankaları devreye sokulmalı ve en az on kamu bankası ile devlet ekonomisini ulusal yararlar doğrultusunda denetleyebilmelidir. Ancak bu yoldan çok uluslu tekellerin saldırıları önlenebilir ve Türkiye gene eskisi gibi ulusal bir ekonomik düzene sâhip olabilir. Türk milletinin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin var olabilmesi ve yollarına devam edebilmesi için ulusal ekonomik düzene âcilen geri dönülmesi gerekmektedir. Bu doğrultuda bir ulusal ekonomi reformu en kısa zamanda gerçekleştirilirse, Türkiye ekonomisi yarım bağımlı sömürge konumundan kurtulabilecektir.
Kaynak: 2023 Dergisi

12 Nisan 2014 Cumartesi

İSTANBUL’DAN ERGUVAN GEÇİYOR -- Nezahat Göçmen Yazilari

Sıraya girdi çiçekler, tıpkı mevsimler gibi…
Alımlı, fedakâr ve başarının peşinde koşan çiçek, erguvan
İstanbul aşığı
Lüksü sever çiçek,

Erguvan çiçekleri şöhreti sever. Nisanda İstanbul’undur. Erguvan, İstanbul’u, özellikle de İstanbul Boğazını bahar aylarında kendine has mor rengine büründürür. Bu müthiş manzarayı seyretmeye doyum olmaz.

Kupkuru bir dal nasıl çiçek açar diye insanın hayret ettiği, dalından çiçek açan erguvanlar, yapraklanmadan önce, doğum günlerini kutlarcasına mor çiçeklerini taç yaparlar İstanbul sırtlarına. Nisan ayı sonuyla mayıs ayı başında yalnızca birkaç haftalığına baharın müjdecisi kabul edilen morumsu pembe renkte açar çiçeklerini.

Erguvan rengi Bizans ve Hristiyanlığın önemli imgelerindendir. Bizans imparatorlarının kutsal rengidir aynı zamanda.
Bizans Döneminde; Erguvan moru Bizans hükümdarlarının kıyafetlerinde kullanılan bir renktir. Doğal yollarla üretilen en zor renk olduğu için, bir zenginlik ve güç belirtisidir. İmparator dışında hiç kimse mor pelerin takamazmış.
Hürrem Sultan’ın rengi ve kendisinden gelen giden mesajlar hep erguvan rengi keselerin için bulundururmuş.

Erguvan çiçeklerinin İstanbul Boğazına gelmesi, konaklaması, toprağın yeniden canlanmasını kutlamak gibidir.

Doğanın İstanbul’a hediyesi olan erguvan çiçekleri için bir şeyler yapılmalı…
Doğanın, insanların hayatında daima önemli bir rol oynadığı, zihinleri ve ruhları beslemenin dinamik bir temeli olmaya devam edeceği vurgulanmalı.  Milli kültürün korunması ve geliştirilmesine önem verilerek,  İstanbul’a özgü olan erguvan çiçeklerinin yaşatılması, korunması, dünyaya tanıtılması için en etkin aracı festivaldir.

Günümüz teknolojisi ile başı dönen çocuklarımıza, doğanın korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması gerektiğini düşüncesi ile “İSTANBUL’DAN ERGUVAN GEÇİYOR” festivali düzenlenmeli ve erguvan çiçeklerine olan duyarlılıklarını arttırmayı hedeflenmelidir.  Japonya’nın kültüründe özel bir yeri olan, çiçeğe durduklarında tam bir cümbüş yaratan “Kiraz Çiçeği Festivali” gibi
Ayrıca çocuklarımıza, ülkemize özgü olan bu çiçeklerin farkında olmalarını da sağlamalıyız.

Doğanın bu hazinesinin korunması için önlemler alınmalı, erguvan zamanı doğan bebekler ve dünya evine  giren çiftler  için etkinlikler düzenlenmelidir. Erguvan çiçekleri açtığında bütün kız çocukları erguvan çiçekli taçlarını takmalılar.

Festival süresince diğer ülkelerde bulunan elçiliklerimiz ile iletişime geçilerek erguvan zamanında turizmin canlanmasını ve bu festivalin gelenekselleşmesi sağlanmalıdır.
Erguvanın taneli yapraklarının tıp alanında ve meyvelerinin çikolata yapımında kullanıldığı bilinmektedir. Erguvan çikolatalarının dünyaya tanıtılması da festival kapsamında olmalıdır.
Erguvanlar insanlar gibidir. Meyveleri olgunlaştıkça-  odunlaştıkça çok sayıda tohum barındırırlar geleceğe hediye etmek için.
Onların, İstanbul Boğazına olan aşkları  bir başkadır…
Erik ve badem gibi acele etmezler, yeryüzüne gelirken.
Hesaplıca  gelirler…
Doğanın sağladığı evrensel ilkelerle,
Erguvan, ışık ağacıdır. Renginin  güzellikleriyle kendilerinden geçen  romantiklerin mekanıdır. Sabah ve akşam serinliğini kaynatan semaverlerden bir bardak demli çay içilmeli, eflatun gölgeli erguvan ağaçlarının altında.

Bu kent ve erguvanlar her şeye layık.
Erguvanların;
Dinlediği müzik martı sesleridir…
En sevdiği yiyecekler mi?  Kuru, taze, kireçli balçıklı toprak .
İstanbul sırtları bu mevsimde bir başka güzel, mor salkımlı cıvıl cıvıl

İstanbul’un rengi seni seviyoruz… Gitsen de dönüşün muhteşem olacak biliyoruz…
Erguvanların her dönüşü, İnsan hayatında dönüm noktası teşkil edebilecek ve halkın can-ı gönülden katıldığı coşku dolu bir bayram olması dileğiyle…

10 Nisan 2014 Perşembe

"NEDEN KEMALİSTİZ?" -- AHMET TANER KIŞLALI

Atatürkçülük yerine "Kemalizm" sözcüğünü kullananlar artıyor.
Aslında aralarında bir ayrım olmaması gerekir. Ama ben Kemalizm demeyi niçin tercih ettiğimi her fırsatta açıklıyorum.
Birinci neden, Kemalizmin - tıpkı Leninizm gibi - evrensel bir kavram olması... İkinci neden, Atatürkçülük sözcüğünü, Marmaris'teki adam ve arkadaşlarının yıpratmış olması...
Önümde Almanya'dan yollanmış iki bildiri duruyor. Birincisini Sosyaldemokrat Halk Dernekleri Federasyonu, ötekisini de Türkiye Sosyaldemokratları Derneği yollamış... İkisinin de başlığı aynı:
"Neden Kemalistiz?"

10 Kasım 1995 günü, Hürriyet gazetesinde "Gerdan Atatürkçülüğü" diye bir yazı çıkmıştı:
Yazarın, bindiği uçaktaki dört hostesten ikisinin yakasında Atatürk rozeti bulunmaktan rahatsız olduğu anlaşılıyordu. Bundan "Gerdan Atatürkçülüğü"nün "avamlaştığı" sonucunu çıkarmıştı... Kendisi de "açık kart" oynadığını ve "Atatürkçü veya Kemalist olmadığını" açıklıyordu.
Çok hızlı, yetenekleri ve birikimi de çok sınırlı bir "numaracı cumhuriyetçi"nin, "Kemalist olmadığı" gibi müthiş bir açıklama (!) yapması, Aziz Nesin'in bile düş gücünü aşan bir olaydı. Nedense güldürü ustaları - kıskançlıktan olacak - "es" geçtiler. Ben de güldüm geçtim.
Ama yazıdaki ilkelliğe yönelik - yurtiçi ve yurtdışı - tepkilerden, benim telefonum, faksım ve posta kutum da "fazlasıyla" payını aldı.. Ve o yazı - PTT'nin yanı sıra - en çok da Atatürk rozeti satanlara yaradı.
Her geçen gün, THY çalışanlarının daha çoğunun yakasında Atatürk rozeti görüyorum!

Makedon, Hırvat, Bulgar, Rus, Alman, Yunan, İngiliz ve Romen bilim adamlarının oluşturduğu bir "Balkan Bilim Derneği" var. Birkaç ay önce yapılan genel kurulunu, Bulgar başkan şu sözlerle açmıştı:
"Atatürk'ü 20. yüzyılın en büyük dahisi kabul ediyoruz!.. Amacımız, Atatürk'ü hem kendi ülkelerimizde hem de bütün dünyada tanıtmaktır."
Dernek, "Atatürkü Düşümde Gördüm" isimli bir film yaptıracaktı. "Atatürk ve Balkanlar" kitabı hazırlanıyordu. Harf devriminin 70. yılının, 1998'de bütün dünyada kutlanması sağlanacaktı. Balkan ülkelerinde "Atatürk'ü Nasıl Tanıyorsunu?" konulu yarışmalar düzenlenecekti... Ve çeşitli Avrupa ülkelerinde şubeleri olan bir Atatürk Üniversite kurulacaktı...
Bir "32. Gün" izlencesinde, Vietnam'da bir ilkokul gösterilmişti. Karatahtada "Atatürk" yazılı idi. Ho Şi Min'in çocukları, Mustafa Kemal'in devrimini öğreniyorlardı... Ve son haber:
Kırgızıstan'da Başbakan Yardımcısı Prof. Osmanakun İbraimov yönetiminde "Uluslararası Atatürk Araştırma Vakfı" kuruldu. Azerbayacan'da - Bakü ve Nahcivan'da - bir "Atatürk Araştırmalar Vakfı" kurulması hazırlıkları içinde. Özbekistan'ın Stratejik Araştırmalar Vakfı ise, Kemalizmi öncelikle incelenecek konular arasına aldı.

Kuzey Kıbrıs'ta yapılan ve çok sayıda yabancı bilim adamının katıldığı "3. Uluslararası Atatürk Sempozyumu"nun sonuç bildirisinde şu satırlar bulunuyor:
"Atatürkçülük Türk milleti için bir öze dönüş hareketidir. Atatürkçü düşünce, sadece Atatürk dönemi Türkiyesi'nin zorluklarını çözmek ve bütün esir ve mazlum milletlere örnek olmakla kalmayan; akla, bilime ve fenne dayalı bir dünya görüşü olarak, gelecek yüzyıllara ışık tutacak bir sistemdir."
Bizim niçin Kemalist olduğumuz belli.
Türkiye'de bir din devleti, ya da etnik farklılıklara dayalı bir devlet kurmak peşinde olanların, neden Kemalizme karşı oldukları da belli.
İnanca dayalı olduğu ölçüde, her iki tutuma da saygı duymak gerekir... Ama "gerdan"dan yukarıya çıkamayan "yeni mandacılar"a saygı duyabilmek çok zor!..

2 Nisan 2014 Çarşamba

ATATÜRK’ÜN PARTİSİ KEMALİZM’E GERİ DÖNMELİDİR. Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

      Dünya tarihinde ender görülen bir siyasal kurtuluş olayının kahramanı olan Atatürk’ün partisi, aynı zamanda devlet kuran bir siyasal parti olarak geçmişten gelen bir çizgiyi bugün de devam ettirmek durumundadır. Ne var ki, son dönemlerde ortaya çıkan siyasal gelişmeler ve
parti yönetimi tarafından izlenen yanlış siyasetler, bu siyasal örgütü devlet kuran parti sorumluluğundan ve görünümünden hızla uzaklaştırarak yeni ortaya çıkan emperyalist küreselleşme döneminin çok görülen liberal partilerinden birisi konumuna sürüklemiştir. Böylesine çelişkili bir durum Türk siyasal yaşamında önemli ölçülerde sarsıntılar yaratmış ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti kendisini kurmuş olan siyasal partinin uzağında kalmıştır. Her devletin arkasında bir kurucu siyasal güç bulunmaktadır. Dünya haritasında yer alan devlet yapılanmaları güçler dengesine göre oluşmakta ve bu doğrultuda bir siyasal yapılanma küresel arenada gerçekleşmektedir. Çeşitli ülkelerin dünya haritasındaki konumu ya da tarihsel konjonktür içerisinde işgal ettikleri durum, devlet yapılarının oluşumunu birinci derecede etkilemekte ve buna göre bir siyasal düzen yerküre üzerindeki toprak parçaları üzerinde gündeme gelmektedir. Türkiye Cumhuriyeti‘de jeopolitik haritanın tam ortasında yer alan bir siyasal düzen olarak böylesine bir oluşum sürecinin bugüne uzanan yansımasıdır. Yaklaşık bir asırlık geçmişe sahip bulunan Atatürk’ün partisinin geçen yüzyıldan gelen bir siyasal birikimin temsilcisi olarak bugün de Türkiye Cumhuriyetinin kurucu iradesinin temsilcisi olması kaçınılmazdır.
           Soğuk savaş sonrasında Türkiye’nin üzerine çullanan batı emperyalizmi daha yirminci yüzyılın başlarında, eski Osmanlı hinterlandını ele geçirerek, ipek yoluna ve dünya coğrafyasının merkezi bölgesine egemen olma girişimleri, karşı kutup olan Sovyetler Birliğinin çözülmesinden sonra hız kazanmış ve bu yüzden son yirmi yıl yeni süper güç olan ABD’nin dünya ülkelerine yönelik askeri saldırıları ile geçmiştir. İki bin yıllık bir maceranın uzantısı olarak son üç yüz yılda örgütlenen Siyonizm bu aşamada, ABD süper gücünü kullanarak kutsal kitabına göre ilân etmiş olduğu kutsal toprakları ele geçirme doğrultusunda, merkezi coğrafyanın bütün ülkelerine yönelik bir toplu saldırı sürecini uygulamaya geçirmeğe çaba göstermiş ve bu doğrultuda dünyanın en büyük ordusunu hem kapitalist düzenin hem de Siyonist plânların bekçisi düzeyinde kullanarak Birinci Dünya Savaşından sonra çizilmiş olan dünya haritasını değiştirtmeğe çaba göstermiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun gücünü yitirdiği on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından sonra merkezi coğrafya için, batılı emperyal ve Siyonist güçlerin hazırlamış olduğu yeni hegemonya haritalarına karşı Sevr antlaşmasını yırtan Anadolu ve Rumeli halkı direnince, Osmanlı sonrası projeler gerçekleşememiş ve bu nedenle dünyanın büyük devletleri Lozan Antlaşmasını imzalayarak yirminci yüzyılda verilmiş olan ilk antiemperyalist ulusal kurtuluş savaşının zaferi olan Türkiye Cumhuriyeti ulus devletini kabul etmişlerdir. Ulusal kurtuluş zaferini uzun süren mücadeleler sonucunda elde edebilen Türk halkı, aynı zamanda savaş yıllarında örgütlenerek geleceğe dönük bir devlet yapılanmasının kalıcı temellerini atmıştır.
         Sevr Antlaşmasını imzalayarak teslim olan Osmanlı devletinin bittiği noktada, Anadolu ve Rumeli halkı teslim olmamış ülkeyi işgal etmeğe gelen batının Hıristiyan devletlerinin ordularına karşı kutsal bir direniş mücadelesi başlatmıştır. Ülkenin her köşesinde bir araya gelen eski Osmanlı vatandaşları, yeni ortaya çıkan devletsizlik aşamasında, Misakı Milli sınırları içerisinde kalan son toprak parçalarını savunmak üzere örgütlenme girişimlerine kalkışmışlar, büyük yerleşim merkezlerinde iki yüzden fazla halk kongresi toplayarak gelecek için örgütlü bir arayışa kalkışmışlardır. Gençler devletsizlik döneminde ellerine silâhı alarak dağlara çıkarken ve düşmana karşı kutsal bir var olma mücadelesine kalkışırken, okumuş kesimler, aydınlar ve orta yaş temsilcileri de hemen bölgesel cemiyetler oluşturarak geleceğin bağımsız yapılanmasını ortak bir çatı altında oluşturmağa çalışmışlardır. Bu doğrultuda Müdafaa-i Hukuk, Kuvayı Milliye ve Reddi İlhak gibi cemiyetler kurarak düşmana karşı direniş güçlerini birleştirebilmenin arayışı içerisine girmişlerdir. Ülke tam bir buçuk yıl süre ile devletsizlik dönemini yaşamış, bu ara dönemde halkın oluşturduğu yerel kongreler ve cemiyetler ulusal kurtuluş mücadelesinin temsilcisi olarak Osmanlı Devleti’nin sona ermesinden dolayı meydana gelen kamusal alan boşluğunu doldurmağa çalışmışlardır. Ülke güvenliğinin sağlanması ve kamu hizmetlerinin yürütülmesinde, kongreler döneminin önde gelen cemiyetlerinin son derece önemli katkıları olmuştur. İmparatorluk devletinin sona ermesinden sonra ortaya çıkan siyasal boşluk Müdafaa-i Hukuk ve benzeri cemiyetler aracılığı ile doldurulurken, bugünkü bağımsız Türk ulus devletinin kurulmasına giden siyasal yol halk inisiyatifi ile açık tutulmuştur.
        Devletin bitmesine rağmen halkın teslim olmayarak direnmesi ve yerel örgütlenmelerle ulusal bağımsızlık savaşını yürütmesi üzerine, Osmanlı genelkurmayı son İttihat Terakki hükümeti ve Teşkilatı Mahsusa örgütü ile bir araya gelerek, çeşitli bölgelerde dağınık bir biçimde sürdürülen direniş ve kurtuluş mücadelelerinin bir bütünsellik içerisinde yürütülebilmesi için bir hazırlık yapmıştır. Bu doğrultuda geleceğin önderi olarak gündeme gelen Mustafa Kemal, en sevilen Osmanlı paşası ve Çanakkale zaferinin kahramanı olarak Türk Ulusal Kurtuluş savaşının önderliğine seçilmiş ve bundan sonra I9 Mayıs’ta Samsun’a çıkarak örgütlü kurtuluş mücadelesi başlatılmıştır. Atatürk belirli bir kadro ile Samsun’a çıkarken yerel kongreler ve cemiyetlerle örgütlenen halk desteğinin tamamını arkasına alarak bütünleştirmeyi hedefliyordu. Bu nedenle Anadolu’daki bütün yerel kongreler ve dernekler ile temasa geçiyor ve telgraf telleri üzerinden ülkenin ulusal bağımsızlığa giden yolunu çiziyordu. Ulusal kurtuluş hareketi kongreler ve cemiyetler oluşumundan sonra önderliğini bulunca, hızla yeni ortaya çıkan ulusal lider çevresinde örgütsel bütünlük sağlanmağa çalışılıyordu. Mustafa Kemal ve yerel insiyatifler arasında telgraf telleri üzerinden kurulan bağlantı, daha sonraki aşamada hızla ulusal kongreler aşamasını gündeme getiriyordu. Önce Erzurum Kongresi ile doğu Anadolu’nun birliği sağlanıyor ve burada alınan kararlar doğrultusunda bir ulusal heyet seçilerek başına Mustafa Kemal getiriliyordu. İkinci aşamada ise Sivas’ta toplanan kurultay ile bütün Anadolu ve Rumeli vilayetlerinin temsilcileri bir araya gelerek bir ortak yönetim çatısı altında birleşiyorlardı. Sivas bu nedenle Türkiye Cumhuriyetine giden yolun en önemli dönemecidir. Burada alınan kararlar ile geleceğin Türk ulus devletinin çatısı kuruluyor ve bu amaçla örgütlenen bütün yerel dernekler tek bir çatı altında birleştirilerek, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti oluşturuluyordu.
        Yerel kurtuluş derneklerinin bir büyük çatı altında birleştirilmeleri bağımsız Türk ulus devletine giden yolda örgütsüzlüğün aşılmasında önemli bir adımdı. Bu birleşik derneğin başkanlığını da üstlenen Heyeti Temsiliye başkanı Mustafa Kemal, daha sonraki aşamada Ankara’ya gelerek Türkiye Büyük Millet meclisi hükümetini bütün dünyaya ilân ettiği aşamada arkasındaki güç Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i hukuk Cemiyeti idi. Adı cemiyet olmasına rağmen bir ulusal kurtuluş partisi gibi siyasal amaçlı çalışan bu kitlesel kuruluş, aslında kurtuluşun önderi Mustafa Kemal ve onun başkanlığını yaptığı Heyeti Temsiliye üzerinden Türk devletinin kurucu iradesini oluşturuyordu. Devletlerin tarih sahnesine çıkışı sırasında bunu gerçekleştiren siyasal kurucu güçler açısından konu ele alındığında, Anadolu ve Rumeli halkının bağımsız yaşama ve bir ulus devlet çatısı altında yaşamını sürdürme iradesinin örgütlü bir yapıya dönüşmesi olarak Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, ana aktör olarak tarihsel dönüşüm aşamasındaki yerini alıyordu. Bu örgütün kurulduğu Sivas kongresinde alınan kararlar, hem kurucu iradenin örgütü olarak cemiyeti bağlıyor hem de cemiyetin gücü ile Ankara’da kuruluşu ilan edilen yeni Türk devletinin temel ilkeleri oluşan siyasal modelini gündeme getiriyordu. Türkiye Cumhuriyeti devletinin temel normunu oluşturan bu siyasal devlet modeli,  böylece Anadolu ve Rumeli Müdafai Hukuk cemiyetinin temsil ettiği halk iradesinin bir ürünü olarak siyasal aşamadan hukuki sürece geçiyordu. Doksan yıl sonra Türk devletinin aynı siyasal modeli koruyarak yoluna devam etmesinin ana nedeni, kurucu iktidarı oluşturan bu cemiyetin Türk halkının eğilimlerinden gelen ulusal, üniter, merkezi, demokratik, sosyal ve laik bir cumhuriyetin kuruluşunu anayasal bir çatı altında aynı zamanda hukuk devleti olarak ortaya koymasıdır. Türk devletinin ve cumhuriyet rejiminin kurucusu olan bu iradenin hukuki kişiliğini temsil eden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti bütünüyle bir Atatürk önderliğinin eseridir.
       Türk devletinin ana omurgası olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldıktan sonra, anayasal bir devlet yapılanmasına geçerken, devleti kuran cemiyetin çağdaş demokrasilerdeki uygulamalara paralel bir düzeyde siyasal partiye dönüşmesi sağlanmış ve önce Halk Fırkası adını almış daha sonra da Cumhuriyetin ilanı üzerine Cumhuriyet Halk Fırkası olarak yoluna devam etmiştir. Cumhuriyetin ilk yılları geçtikten sonra bir dil devrimine gidilirken partinin adı Cumhuriyet Halk Partisine dönüştürülerek, çağdaş, ulusal ve devrimci bir siyasal yapılanmanın öncüsü konumuna getirilmek istenmiştir. Daha sonraki yıllarda kısaca CHP adı ile anılan Atatürk’ün partisi Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucu siyasal iradesini temsil eden bir parti olarak, Türk devriminin tamamlanma sürecinde önde gelen bir misyonu başarıyla yerine getirmiştir. Türkiye’nin Cumhuriyet tarihi Atatürk’ün partisinin Türk devriminin özü, ilkeleri ve Atatürk’ten gelen devlet modelinin kurucusu olarak sürdürdüğü siyasal ve sosyal mücadeleler ile dolu bulunmaktadır. Cumhuriyetin ilk yılları ile beraber ikinci dünya savaşının sonuna kadar iktidarda kalan Atatürk’ün partisi, Kemalizm olarak adlandırılan Cumhuriyet ilkeleri ve Atatürk’ün devlet modelinin yerleştiricisi görevini tamamlamağa çaba göstermiş, Kemalist devrimin Amerikan ve Fransız devrimleri benzeri bir doğrultuda çağdaş bir toplum ve devlet yapılanması yaratabilmesi doğrultusunda devrimci girişimlerini tamamlamağa çalışmıştır. Devlet kuran parti, bu çağdaş cumhuriyet modeline uygun bir toplum yaratabilmek için sosyal ve siyasal adımlar atmağa devam etmiştir. Cemiyet döneminde emperyalist işgale karşı savaşan bu örgüt partiye dönüşünce, bu misyonuna uygun olarak her türlü dış müdahaleye karşı çıkmış ve Atatürk’ün önderliğinde dünyanın ortasında tam bağımsız bir devletin yoluna devam edebilmesi için ciddi bir siyasal mücadele dönemine girmiştir. Türk siyasal tarihi, merkezi coğrafyada hegemonya kurmak isteyen emperyal devletlerin saldırgan müdahaleleri ve bunlara karşı Türkiye Cumhuriyetinin direniş örnekleri ile dolu bulunmaktadır.
        Atatürk’ün partisinin tarihini Atatürk dönemi ve sonrası olarak önce ikiye ayırmak gerekmektedir. Daha sonraki aşamada ise, ikinci adamın başta bulunduğu İnönü dönemi ve sonrası olarak da genel hatlarıyla iki bölüme ayrılarak incelenebilmektedir. Atatürk’ün başta bulunduğu yirmi yıllık süreçte, ulusal kurucu önder her yönden belirleyici olurken, kurucu siyasal partide önderin insiyatifi doğrultusunda hareket ediyor ve bir anlamda cumhuriyetin ilk yıllarında yaşanan parti devlet ayniyeti nedeniyle, yeni Türk devletinin oluşumunda çekirdek örgüt olarak devreye giriyordu. Atatürk’ün belirlediği temel cumhuriyet ilkeleri zaman içerisinde anayasa ve yasalarda yer alırken, devlet diğer devletlerden farklı bir yapıda Atatürk’ün devlet modeli olarak ortaya çıkıyor, Atatürk’ün partisi de kurucu siyasal iradenin örgütü olarak, kurucu kadronun yönetiminde ve kurucu önderin izinde üzerine düşen siyasal misyonları yerine getirmeğe çalışıyordu. Devletin kuruluşu ve cumhuriyetin ilanı ülke ve dönem koşullarına uygun olarak özel bir süreçte tamamlanmağa çalışılırken, batı tipi demokrasilere uygun bir çizgide demokratik rejime geçilebilmesi için kurucu kadro yeni arayışlara yönelirken, ikinci parti deneyleri Atatürk döneminde yaşanıyordu. Devletin ilk kuruluş aşamasında ve daha sonraları ikinci dünya savaşına sürüklenme döneminde ortaya çıkan demokratikleşme girişimlerinin, cumhuriyet düşmanı gerici tepkiler nedeniyle başarısız kalması ve Atatürk’e yönelen suikastlar yüzünden, batı tipi çok partili demokrasiye geçişin İkinci Dünya Savaşı sonrasına ertelenmesi zorunluluğu doğmuştur. Savaş sonrası ABD’nin bölgeye gelmesi ve Türkiye üzerinde siyasal baskı kurması üzerine, demokrasiye geçiş çok partili seçimlerle beraber gündeme gelmiştir. Normal koşullarda Türkiye’nin daha rahat gerçekleştireceği demokrasiye geçiş aşaması, ABD emperyalizminin gereksiz müdahaleleri yüzünden problemli olarak başlamış ve sonraki aşamalarda da gene birçok sorunlarla dolu olarak yaşanmıştır. Büyük devletlerin hegemonya savaşı alanına dönen Orta Doğu bölgesinde, bir orta boy devlet olarak Türkiye cumhuriyeti ikinci dünya savaşı sonrasında bağımsızlık düzenini korumakta zorlanmış ve zamanla bu statüsünü kaybetme aşamasına sürüklenmiştir.
       Cumhuriyetin kurucusu olan Atatürk’ün partisi ikinci adam döneminde ulusal kurtuluş savaşı geleneğinden gelen antiemperyal tutumunu sürdürmeğe çalışmış ama Atatürk sonrasında onun kadrosunun siyaset ve kamu yönetimi alanından uzaklaştırılması yüzünden, Türk devletinin eskisi gibi iki kutuplu dünya dengelerinden yararlanarak bağımsız bir yapıda yola devam etmesi giderek zorlaşmıştır. Atatürk’ün batı bloku ve Sovyetler birliği arasındaki iki kutuplu yapıdan yararlanarak ortaya çıkarabildiği tam bağımsızlık dönemi, ikinci adamın ondan sonra göreve gelir gelmez Atlantik güçleri ile gizli antlaşmalar imzalaması yüzünden tehlikeye girmiştir. Önce gizli antlaşmalarla Türkiye’ye giren Atlantik güçleri daha sonraki aşamada ABD’nin açıkça bölgeye gelmesi, İsrail devletinin kurulması ve Türkiye’nin NATO’ya girişi ile beraber Atatürk’ün tam bağımsızlık statüsünün ortadan kalkmasına giden yolu açmıştır. Atatürk’ün partisinin başına geçen ikinci adam kendisini milli şef olarak ilân ettiğinde paralardan Atatürk’ün resmini indirerek kendi resmini koydurmuş, Sovyet dengesi yerine İngiliz ve Fransız destekleri gibi Atlantik inisiyatifleriyle ülkeyi götürmeğe çalışmıştır. İkinci adamın Atatürk’ün aktif tarafsızlık siyasetinden vazgeçerek Atlantik insiyatifine sığınması Savaş sonrasında ABD’nin bölgeye gelmesine uygun bir ortam yaratmış, ABD askeri gücü ile Orta Doğu’ya gelirken dolaylı yollardan gizlice Türkiye’ye yerleşmiş ve Arap dünyasının ortasında İsrail için koruyucu şemsiye Türkiye üzerinden oluşturulmuştur. Atatürk’ün sağlığında karşı çıktığı İsrail projesi Atlantik güçlerinin devreye girmesi üzerine ikinci adam döneminde gerçekleştirilerek, Türkiye Cumhuriyetinin geleceğini tehdit edecek bir siyasal gelişmenin önü açılmıştır. Siyonist lobilerin Atlantik ülkelerindeki örgütlü gücü ABD emperyalizmi üzerinden bölgeye taşınmış ve Türkiye merkez ülke olarak içeriden ele geçirilmiştir. Soğuk savaş döneminde Sovyet tehdidine karşı dünya jeopolitiğinin merkez ülkesi konumundaki Türkiye bir sınır karakolu olarak kullanılmış, İncirlik üssü uluslararası hukuka ve Türkiye cumhuriyetinin uluslararası antlaşmalar ile belirlenen bağımsız statüsüne aykırı bir çizgide bölge ülkelerine karşı kullanılmıştır. Bu yüzden Türkiye ikinci dünya savaşı sonrasında bütün komşularına karşı bir konuma sürüklenerek batının ileri karakolu konumuna düşürülmüştür. Türkiye İran ve Irak ile kapılarını kapalı tutarken, Belçika ve Hollanda gibi küçük ülkelere öncelik tanıyarak kendi ulusal çıkarlarına aykırı bir doğrultuda yönlendirilmiştir. İnönücü bir denge anlayışında sürdürülen dış politika Türkiye’yi Atatürk’ün bağımsızlıkçı yaklaşımının çok ötesine götürerek, sonraki yılların teslimiyetçi ortamını hazırlamıştır.
          Atatürk’ün partisi ikinci adamın yönetiminde giderek Atatürkçü tam bağımsızlık çizgisinden uzaklaşırken, aynı zamanda belirli bir azınlığın eline geçmeğe başlamış ve bu nedenle de bürokratik bir yönetime sürüklenmiştir. Ülkedeki bir göçmen azınlığın temsilcilerinden oluşan yönetici kadrolar parti ve devlet yönetiminde öne çıkarlarken, Türk halkına ters düşen ve azınlık kesimlerinin çıkarlarına hizmet eden politik yanlışlara, Atatürk’ün partisi ikinci adam döneminde düşmüştür. Batıcı aydın bir kadro parti ve devlet yönetiminde öne geçerken, Atatürk’ün halkçılığından geri gidilmiş ve giderek laiklik ilkesini öne çıkaran bir bürokratik yönetim anlayışı Müslüman halk kitlelerinin üzerinde baskı kuracak doğrultuda örgütlenmeğe başlamıştır. Atatürk ilkeleri içinde çok önemli yere sahip olan halkçılık ve milliyetçilik anlayışları zaman içerisinde batıcılık ve batı hayranlığı doğrultusunda terk edilirken, çağdaş uygarlığa yönelen arayış sadece laiklik ilkesi ile tanımlanmağa başlanmış, bu durumda Atatürk’ün partisini tek adam yönetimi altında baskıcı bir yönetimin uygulayıcısı durumuna düşürülmüştür. Bir anlamda karşı devrim Atatürk’ün öldüğü gün başlamış ve onun tam bağımsızlıkçı yolundan Atlantikçi eğilimler doğrultusunda uzaklaşılırken, daha sonraki dönemlerde Türkiye’yi tam bağımlılığa ve giderek Osmanlı devletinin son döneminde olduğu gibi yarı sömürge durumuna düşüren bağımlı adımlar yanlış bir çizgide atılmıştır. Ulusal kurtuluş savaşının antiemperyalizm anlayışı terk edilirken, Atlantik emperyalizminin dümen suyunda bir yarı sömürge devlet olma sürecine uygun adımlar bağımlı kafa yapısına sahip bulunan politikacılar tarafından atılmıştır. Atlantik güçleri Türkiye’yi bir merkez üs ve karakola çevirirlerken ülkenin her kesiminin içine girmişler ve ulusal kurtuluş savaşını yaratan ulusal refleks ve bağımsızlık direnişini zaman içerisinde yok etmişlerdir. Bu aşamada Türk aydınının ve işadamlarının ihaneti büyük olmuş kişisel çıkarlarına öncelik veren okumuşlar ve zenginler ülkenin ulusal çıkarlarına aykırı bir çizgide davranarak, Atatürk’ün bağımsız Türkiye cumhuriyetinin zamanla batı emperyalizminin yarı sömürgesi konumundaki bir ileri karakol düzeyine düşmesine neden olmuşlardır. Atatürk’ün dünya dengelerine ve güçler arası rekabet çekişmelerine dayalı olarak geliştirdiği tam bağımsızlıkçı dış politika ikinci adam döneminin hataları yüzünden tarihte kalmıştır.
            Soğuk savaşın son döneminde ikinci adamın yaşlanması üzerine önce bir Atlantikçi gazeteci Atatürk’ün partisine genel başkan olmuş, daha sonra da gene Atlantikçi bir siyaset bilimcisi bu örgütün uzatmalı yöneticisi olarak bir numaralı koltuğu işgal etmiştir. İkinci adam döneminde ülkeye yarı yarıya girmiş olan Atlantik emperyalizmi Atlantikçi gazetecinin genel başkanlığı döneminde tam olarak girmiş ve ülkenin Atatürk çizgisinden uzaklaşmasında son derece etkili bir rol oynamıştır. Sovyet dengesi doğrultusunda imzalamak zorunda kaldıkları Lozan Antlaşmasını, sonradan tanımak istemeyen Atlantikçi güçler, önce İngiltere’nin sonra da ABD’nin hazırlamış oldukları merkezi coğrafyaya egemen olma planları doğrultusunda hareket ederek Türkiye’yi doğu blokuna ve Arap dünyasına karşı bir ileri karakol konumuna getirmişlerdir. Demokrasiye geçilmesiyle beraber, Atlantik emperyalizminin etkisi daha da artmış, Sovyet tehdidi Türkiye’nin NATO’ya alınarak kontrol edilmesine gerekçe yapılmış, İsrail’i iki binyıl sonra yeniden kurma başarısını gösteren Siyonizm, Türk toplumu ve devleti üzerinde fazlasıyla Atlantik güçleri üzerinden hegemonya kurma şansını elde etmiştir. Demokrasiye geçilmesiyle beraber Türkiye’yi sürekli olarak merkez sağ partiler yönetmiş, bunların başına geçirilen batı hegemonyasına bağımlı kafa yapısındaki önder kadrolar, Türkiye’de giderek teslimiyetçiliğin öncüsü olmuşlardır. Atatürk’ün partisi bu aşamada sürekli olarak muhalefete tutsak edilirken, Atlantikçi liderler yüzünden gerektiği gibi Cumhuriyet rejimine ve Atatürk ilkelerine sahip çıkamamış, Kemalizm’den bu aşamada uzaklaşma doğrultusunda Avrupa tipi bir sol anlayışı önce ortanın solu, sonra da demokratik sol adı altında siyasal programlar üzerinden benimsemeğe ve uygulamaya çalışmıştır. Cumhuriyetin kurucusu bir siyasal parti olarak Atatürk’ün partisi batı ülkelerindeki cumhuriyetçi bir çizgiyi, Kemalizm doğrultusunda izlemesi gerekirken, popülist bir uygulama olarak ortanın solu politikaları bu çizgiyi geri itmiş ve bir halk dalkavukluğunu gündeme getirerek Atlantikçi gazetecinin iktidarını sağlamıştır. Atatürk’ün partisinin başında iktidara gelen bu üçüncü genel başkan Avrupa, Amerika ve Rusya politikalarını etkin bir dış politika ile dengelerken, geleceğin Büyük Orta Doğu yapılanmasının öncülüğünü yapan bir doğrultuda daha sonraki aşamada Atatürk’ün partisini terk ederek, Kemalizm’i bütünüyle dışlayan bir uygulama döneminde demokratik sol adı altında ne olduğu pek anlaşılamayan ama oportünist politik girişimlere son derece elverişli olan bir yeni yaklaşımı Atatürk’ün partisine rakip olarak öne çıkardığı yeni siyasal yapılanma içinde uygulamaya çalışmıştır. Böylece Atatürk’ün partisinin temsil ettiği ulusal sol potansiyeli bölerek, bu çizginin iktidar olma şansını azaltmış daha sonraki aşamada ise yeni partinin merkez sağ partilerle koalisyonunu gündeme getirerek, Atatürk çizgisinin bütünüyle siyaset sahnesinden silinmesine giden yolu açmıştır.
        Atatürk’ün partisinin üçüncü genel başkanı bir ara dönemde partiden istifa ederek, bu partinin siyasal ömrünü tamamladığını ilân etmesi ve NATO güdümlü askeri dönem sonrasında da Büyük Orta Doğu’ya açılan belirsiz politikalara yönelmesi ile Atatürkçülük akımı büyük zarar görmüştür. Cumhuriyeti kuran partinin temel programında yer alan Atatürk ilkelerinden uzağa düşmesi ve zamanla tamamen tersi politikalara alet edilmesi, Türk devletinin bağımsızlıktan bağımlılığa sürüklenmesine ve giderek bir yarı sömürge durumuna düşmesine yol açmıştır. Atlantikçi gazetecinin verdiği büyük zararlar sonrasında Atatürk’ün partisinin bir genel durum değerlendirmesi yaparak gerçek kişiliği olan Kemalist çizgiye yönelmesi beklenirken, bu kez de gene Atlantikçi bir siyaset bilimcinin yönlendirmesinde liberal yönetim dönemi belirli siyasal merkezlerin desteği ile Atatürk’ün partisinin başına getirilmiştir. Rockafeller burslularının yönetiminden bir türlü kurtulamayan Atatürk’ün partisi bazen dünya devletinin yönlendirmesinde bazen da Avrupa Birliği ya da ABD güdümündeki küresel politikalara açık bir tutuma girmiş, cumhuriyetin kurucusu bir örgüt olarak Atatürk ilkeleri ve Kemalizm doğrultusunda antiemperyalist çizgide gerçek bir muhalefet yapacağına batıcı bir anlayış çerçevesinde hareket ederek, dünyanın merkezi ülkesi olan Türkiye Cumhuriyetinin batı hegemonyası altına girmesine dolaylı olarak yardımcı olmuştur. Ülke Atatürk’ün partindeki liberal yönetim anlayışı yüzünden muhalefetsiz kalırken, sürekli olarak seçimleri merkez sağ partiler kazanmış ve Atlantik emperyalizmi ile Siyonizm’in Türkiye’de cirit atmasına elverişli bir ortam yaratılmıştır. Emperyalizmin küresel aşamaya geldiği noktada özelleştirmelere karşı çıkmayan, emperyal ekonomik çıkarlara seyirci kalan ve muhalefet etmeyen, batının ekonomik emperyalizmine karşı ulusal bir ekonomi yaratmak üzere kurulan Atatürk’ün bankasının İstanbul’a taşınmasına ses çıkarmayan teslimiyetçi bir anlayış, temelinde antiemperyalizm ilkesi bulunan Atatürk’ün partisine hiç bir şekilde yakışmamıştır. Bu tür emperyal müdahalelere karşı çıkmayan, Atatürk’ün bankasını kapitalist ve emperyal çıkarlara teslim eden bir anlayış başka bir partinin yönetiminde olabilir ama Atatürk’ün partisinde olamaz. Türkiye bir an önce böylesine bir çarpıklıktan kurtulmak zorundadır. Atatürk ilkelerine ve Kemalizm’e ters düşen bu tür politikalar liberal yönetim tarafından yıllarca ısrarlı bir biçimde uygulanırken, partinin geleneksel Atatürkçü tabanı dışlanmış ve bir siyasal hizbin çıkarcı hegemonyasına Atatürk’ün partisi teslim edilmiştir.
         Atatürk’ün Cumhuriyeti her türlü emperyalist saldırı ile yıkılmağa çalışılırken, Atatürk’ün partisinin yeniden Atatürk ilkelerine ve Kemalizm’e geri dönmesi zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Türk toplumunun üçte birini oluşturan cumhuriyetçi ve Atatürkçü tabana ters düşen, merkez sağ partiler ile sağcılık yarışına çıkan bir liberal anlayışın Atatürkçü tabana sahip çıkmasının mümkün olmadığı yıllar sonra anlaşılmıştır. Kemalist devrimin bir karşı devrim ile ortadan kaldırılabilmesi için liberal ve dinci çevreleri destekleyen, bu doğrultuda bölücü akımları finanse eden bir emperyalist saldırıya karşı Türkiye cumhuriyetinin kurucusu olan Atatürk’ün partisinin karşı çıkması gerekmektedir. Bunun içinde yeniden köklerine dönmesi ve kendisini var eden Kemalizm’i kararlı bir biçimde savunması gerekmektedir. Aile fotoğrafı gibi duvara asılan altı ok ile yeterince Atatürkçü bir mücadele yapılamamaktadır. Emperyalizme karşı antiemperyal bir çizgide ortaya çıkan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk derneğinin uzantısı olarak bugüne kadar varlığını sürdüren Atatürk’ün partisinin tarihsel çıkış noktasına geri dönmesinde, Atatürk cumhuriyetinin varlığını sürdürebilmesi açısından zorunluluk vardır. Atatürk’ün altı temel ilkesinin yeniden tutarlı bir bütün olarak savunulmasını sağlayacak ve bu doğrultuda yeni koşullara uyum sağlayacak bir Kemalist program ile devletin ve cumhuriyetin kurucusu olan bu parti Türk ulusunun ve devletinin gelecek güvencesi olarak alternatif programı ile ortaya çıkmalıdır. İç ve dış merkezler tarafından desteklenen liberal yönetimden partinin acilen kurtulması sağlanmalı, oy toplamağa dönük çelişkili politikalara Atatürk’ün partisinin alet olması önlenmelidir. Yıllarca bir grup gayrimüslim azınlığın çıkarları doğrultusunda tepeden inmeci laikliğe teslim olarak halk kitlelerinden uzak düşen liberal yönetimin, yeni dönemde fırsatçı bir yaklaşım ile geri dönerek kara çarşafa rozet takan çelişkilerine artık daha fazla izin verilmemelidir. Halk kitlelerini ezen ve baskı altına alan bir laiklik anlayışı yerine, onlarla Atatürk’ün halkçılık anlayışı doğrultusunda bütünleşen yeni yaklaşımlara ihtiyaç varken, belirli sermaye kesimlerine yakın durma uğruna Atatürk’ün halkçılık ve milliyetçilik ilkelerinden bilinçli olarak uzak duran liberal yönetim seçimler yaklaşırken, kara çarşafa rozet takarak Türk halkının desteğini yeterince alamaz ve giderek daha fazla komik durumlara düşer. Türk ulusu, doksan yıllık Atatürk devleti modeline gene eskisi gibi sahip çıkacak ve egemen güçlerin çıkarlarına alet olan liberal anlayışlara karşı, tıpkı ulusal kurtuluş savaş yıllarında olduğu gibi antiemperyal bir çizgide tepki gösterecektir. Türkiye’nin yarı sömürge olmasına seyirci kalan ve bu doğrultuda kapitalist politikalara muhalefet etmeyen liberal anlayışın bir an önce Atatürk’ün partisinden gitmesi ve yerine gerçek Kemalist çizgide bir ulusal ve halkçı yönetimin gelmesi gerekmektedir.
           Yeni bir döneme doğru Türkiye yol alırken eskimiş ve yıpranmış liberal yönetimden Atatürk’ün partisinin uzaklaşması ve cumhuriyetin kurucusu olan partinin yeniden Atatürk ilkeleri doğrultusunda Kemalist çizgiye dönerek ulusal ve üniter devlet yapısı ile çağdaş ve laik cumhuriyet düzenine halkçı bir açılım ile sahip çıkması gerekmektedir. Yeni Bizans hazırlıkları içinde olan dışa bağımlı sermaye çevreleriyle koalisyon pazarlıkları yapılacağına, egemen çevrelere karşı yeni bir halkçı iktidarı gündeme getirecek, laik, ulusal ve üniter devlet yapısına sahip çıkacak, Atatürk ilkeleri doğrultusunda gerçek Kemalist bir program, kadro ve önderlikle Türk halkının önüne çıkılmalıdır. Ancak o zaman Türkiye’yi bir iç savaşa sürüklemekte olan etnik ve mezhepsel kavgalar önlenebilir ve yeniden Atatürk halkçılığı çerçevesinde Türk halkı kucaklanarak halkçı bir iktidar gündeme getirilebilir. Devleti ve Cumhuriyeti kurmuş olan Atatürk’ün partisini önümüzdeki dönemde böylesine bir ulusal görev bellemektedir. Genel seçimler öncesinde  yeni bir kurultaya giderken, belirli bir liberal hizbin çıkarcı tekelinden kurtulmak durumunda olan Atatürk’ün partisi, toplumun üçte birini oluşturan cumhuriyetçi ve Atatürkçü taban ile  bütünleşerek, Türkiye’nin gerçek ihtiyacı olan ulusal ve halkçı bir iktidarın  öncüsü ve  kurucusu olmalıdır. Devleti kuran Atatürk’ün partisi, bu dönüşüm aşamasında hem devleti hem de cumhuriyet rejiminin aynı zamanda kurtarıcısı olarak iktidara gelmelidir. Çıkar çevrelerine yakın duran liberal politikalar yerine bütünüyle halk kitlelerini kucaklayan ulusal ve halkçı politikalar yolu ile iktidara gelecek olan Atatürk’ün partisi, yeni dönemde Türkiye’yi var eden Kemalizm’i bölgesel açılımın temeli yaparak ve bir Kemalist Avrasyacılık dönemini başlatarak, dünyanın merkezi coğrafyasındaki otorite boşluğunun ortadan kaldırılmasını sağlayacak ve bu nedenle gündeme gelen terör ve savaş girişimlerinin önlenmesini gerçekleştirerek, merkezi coğrafyanın model ülkesi olarak komşularına ve bölge ülkelerine önderlik yapma şansını elde edecektir. Her şey Atatürk’ün partisinin yeniden eski köklerine yani Kemalizm’e geri dönüşü ile başlayacaktır. Türk halkı ve ülkenin Atatürkçü potansiyeli, böylesine bir dönüşümü önlemekte olan liberal güçlere karşı gereken önlemleri alarak yeniden bir ulusal kurtuluş mücadelesini gündeme getirmek durumundadır. Atatürk’ün partisi yeniden Kemalizm’e geri dönünce Türkiye’nin siyasal dengeleri Türk ulusunun ulusal çıkarları doğrultusunda değişecek ve daha olumlu bir noktaya gelecektir.  Atatürk’ün partisinin tüm üyelerine ve partiden liberal hizip tarafından dışlanmış olan bütün Atatürkçülere içinde bulunduğumuz durum, yani Atatürk’ün deyimi ile manzara-i umumiye,  saygı ile arz edilir.


22 Mart 2014 Cumartesi

ANDIMIZ AHDE VEFA SÖZÜMÜZDÜR



"Türk'üm
Doğruyum,
Çalışkanım,
İlkem; küçüklerimi korumak,
Büyüklerimi saymak,
Yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.
Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir.
Ey büyük Atatürk!
Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe,
Durmadan yürüyeceğime and içerim.
Varlığım Türk varlığına armağan olsun.
Ne mutlu Türk'üm diyene!"

9 Mart 2014 Pazar

TUNCAY ÖZKAN: O GÜN UZAK DEĞİL

Türk halkı özgürlüğü, adaleti, barışı ve çürüyen devlet çarkını yeniden yaratacak!

O gün uzak değil.

O gün özgürlükte kucaklaşacağız.

Tuncay ÖZKAN

5 Mart 2014 Çarşamba

Az Işık Çok Başarı - Nezahat GÖÇMEN

Her çocuğa sorarlar, büyüyünce ne olmak istiyorsun?
Çocuk  “öğretmen “olmak istiyorum der. Uzağı yakın görerek.
Çocukların dünyasında olmak.  Onları büyürken ve öğrenirken görmek,
Harika…
Yapboz tahtasıdır.  Ülkemdeki eğitim sistemi.  Değişik ülkelerden alınan parça parça uygulamaya konulan sistem içinde döner durur çocuklarımız, gençlerfinlandiya-egitim-sistemi-konularimiz, öğretmenlerimiz.
En son değişiklik, 12 Yıllık Zorunlu Eğitim Sistemi 2012-2013 döneminde 4+4+4 Eğitim Sistemi, Türkiye’de başlayan eğitim sistemidir. Yeni sistemde 66 ayı geçenlerin okula katılması zorunludur. 60-66 aylık çocuklar ise velilerin isteğine bağlı olarak kayıt yaptırabilecekleri belirtildi. Veli uzman kişilere başvurarak hazır değilse rapor alarak, kayıt yaptırmama hakkına sahip oldu. Ancak, güzel ülkemin yaşam standarttı çok yüksek ya her velinin başvuracağı bir uzman vardı sanki. Bu uygulama nedeniyle 1. Sınıfların mevcutları arttı, şube sayıları çoğaldı. Değişen sistem ve değişmeyen müfredatla başlayan yolculuk.
Çocukların küçük yaşta okula başlamaları protestolara neden oldu.  Her zaman yarış atı gibi nefesler tutularak koşturduk, koşturulduk. Yılana uçmayı, kuşlara sürünmeyi öğrettik. Ne kadar mı?  Her dönem Milli Eğitim Bakanlarının sosyal medyada “Sıfır çeken öğrencilerimiz var. Gerekli önlemleri alacağız.” diyene kadar. Nasıl bir önlemse?  Aynı hamam aynı tas devam…
Sınav sistemi olan bir ülkede yaşıyoruz. Kişilik gelişiminden çok zekâ gelişimine önem veren bir çarkın içinde öğütülüyoruz
Bir ülkenin ana can damarıdır eğitim sistemi.
Her fırsatta eğitimin önemi vurgulandığı ve yıllardır Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programında tüm  dünyada birinci
Eğitimin rüya ülkesi Finlandiya
İç çektiğim bu ülkenin eğitim sistemi içinde olmak isterdim.
Yaşam standartları ve eğitim seviyeleri oldukça yüksek olan bölge halkının tek sorunu uzun süren soğuk ve karanlık günler olan İskandinav ülkesi, yaz başlarında da güneşin hiç batmadığı bu ülkenin eğitim tılsımı nedir bir yolculuk yapmak istedim kendimce Finlandiya’ya.
Peki, Finlandiya eğitimini öne çıkaran özellikler nelerdir
Zorunlu okula başlama yaşı 7
Çünkü çocukların bu yaştan önce akademik eğitime hazır olmadığını düşünüyorlar.
Çocuk okula kendisi yürüyerek veya bisikleti ile gidiyor. Çocuklarını okula getirip götüren aileler ve okul servisleri yok.
Okulda bulunma süresi kısa fakat etkin
Bilim ve matematiğin yanında sosyal bilimler, görsel sanatlar ve sportif faaliyetler önemli ve Finli çocuklar ilkokul hayatları boyunca oyun oynayarak öğrenirler.
Matematik ve fen derslerindeki soyut kavramlar,  müzik, spor ve drama yoluyla kavratılıyor.
Akademik öğrenme ile yaşam arasında kurulan denge, Finli çocukların okulda mutlu olmasını sağlıyor.
Finlandiya eğitim sistemine göre öğrenme okulda gerçekleşir. Okul öğrenme yeridir anlayışı ile öğrencilere ödev verilmiyor.  Dershane, özel ders,etüt merkezi olmayan bu ülkede, tüm okulların başarı düzeyi aynı olduğu için ülkemizde olduğu gibi okul seçimi yapılmıyor.
16 yaşına gelen kadar sınav yok, not yok.
Okul yönetimi tamamen bağımsız. Okullarda müdür yok. Tüm masraflar devlet tarafından karşılanıyor.Ders programlarına, okutulacak derslere, başöğretmen ve öğretmenler birlikte karar veriyor.
Öğretmenler günde 4 saat ders, haftada 2 saat mesleki eğitimlerini geliştirici çalışmalar yapıyorlar.
Finlandiya’da öğretmenlik üniversite başarısı en yüksek olan %10´luk dilim arasından seçiliyor. Hiçbir öğretmenin işten atılma kaygısı yok. Öğretmenin eksikliğini tamamlaması için olanaklar sağlanıyor. Öğretmenler her türlü yetki ve sorumluluğu sahip
Kafeteryaları, mutfakları, kütüphaneleri, rahat koltukları ile okullar ev kadar rahat düzenlenmiş. Öğretmenler ve öğrenciler   yemeklerini kafeteryada birlikte yiyor. Öğrenciler beslenme çantası taşımıyor. Öğrencilere 15 yaşına kadar herhangi bir test uygulanmıyor.
Yaşadığı yer, gelir ve kültürel düzeyi, ırk özelliklerine bakılmaksızın her öğrenciye eşit imkan sağlanıyor.
Öğrenciler okuldaki işlerin çoğunu kendileri yapıyorlar. Kafeteryada ve yemekhanede yemeklerin dağıtımı, çiçeklerin bakımı, bahçe temizliği ve düzenlenmesi, kütüphane işleri, okulun bazı temizlik işleri böylelikle okulu daha çok benimsiyorlar ve okula bağlılık duygusu gelişiyor.
Eğitim rekabetçi değil.
Teoriye ve ezberciliğe dayalı bir eğitim yerine düşünmeye dayalı eğitim veriliyor. Ders kitapları nadiren kullanılıyor.  Amaç dersi derste öğrenmek. Kitapta öğrenmeyi değil. Yaparak yaşayarak öğrenmeyi benimsemişler.
Anlatılan konuyu anlamamış öğrenciler ile öğrenme güçlüğü çekenlere ayrıca dersler veriliyor. Bireysel ihtiyaçlara göre program düzenleniyor.Başarısız öğrenci diye bir şey yok.
En önemlisi
Her öğrenci öğrendiklerini kendi yaşamına yansıtıyor ve uyguluyor.
Öğrencilere bir yetişkin gibi davranıp, çok güvendiklerini hissettiriyorlar.
Okul kulüpleri çok işlevsel.
Kantinlerde sadece su, süt ve meyve bulunuyor. Minik bedenlerin gelecekte bedensel zihinsel ve ruhsal olarak sağlıklı büyümeleri sağlanıyor.
Finlandiya’da çocuk yapmak için en önemli etken olsa gerek
Eğitim özgür ve esnek olmalı
Müzik, sanat ve eğitim başarıyı beraberinde getirir.
Ülkemizde her anne baba çocuğunun mühendis, doktor olmasını istiyor. Çocuk buna uygun mu değil mi hiç umurlarında bile değil
Güzel ülkemin, güzel çocuklarının yaratıcılıklarını, hayal güçlerini kullanabilecekleri yeteneklerini geliştirecekleri okullarda eğitim görmesi dileğiyle,
Sevgiyle kalın…

CEMRE HANIM DÜŞMESE DE OLUR - Nezahat GÖÇMEN

Elbet bu döngüde kış gider, gelir yaz…

Hangi kış kalmış, hangi yaz?

Mevsim değişikliğini, baharın gelişini müjdeleyen cemre. ”  Düştükten sonra kar yağmaz o diyarlara.” derdi. Annem…

Doğayı izleyen atalarımız cemreyi keşfetmişler. Kendilerine bir takvim oluşturmuşlar. Üstün meteoroloji bilgisi. Gözümüzle görmediğimiz bu doğa olayı üç kez çalar kapımızı, baharın habercisi kışın sonlandırıcısı…

Cemre, kelime karşılığı olarak kor halindeki ateş anlamına gelir.

Tasavvuftaki kor ve ateş kavramlarının anlamları, temizlenmeyi ve yeniden doğuşu temsil eden ateş, aşk kavramının yakıcılığıyla  ilgilidir.



Birinci cemre, havaya düşer 20 Şubatta

İkinci cemre, suya düşer 27 Şubatta

Üçüncü cemre, toprağa düşer 6 Martta



Ve bahar gelir yerküremize. Cemre alfabetik sırayla, önce havaya sonra suya en son toprağa düşer. Oysaki denizlerin karaya göre daha geç ısınıp daha geç soğuduğunu ilkokul sıralarında öğreniyor, öğretiyoruz.

Yedişer gün arayla meydana gelen sıcaklık yükseltisi, geçmişten günümüze kulaktan kulağa aktarılırmış bir olgudur cemre. Herhangi bir anma etkinliği veya hazırlık yapılmaz cemre için. Cemrenin düşmesi bölgelere göre etki yapar mı yapmaz mı bilinmez. Bazı bölgelerde cemre düşünce ısı yükselirken Doğu Anadolu’da  yollar kapalı, sobalar yanıyorsa cemre nereye düşmüştür?



Hiç düşündünüz mü?

Kanada’ya, kutuplara ne zaman düşer bu cemre?



Doğanın kapısını üç kez çalarken düştüğü yerleri önce donduran sonra ısıtan sihirli doğa olayı. O da geçer gider kışın kapısını kapatarak.

Rüzgâr, cemrenin sesini duyar duymaz topladığı çiçek kokusuyla düşer yollara

Kız çocuklarına da pek yakışıyor bu isim. Cemre bebek,  sonra olacak Cemre Hanım… Cemre olayının kadın olduğunu düşünüyorum. Eteklerini tuta tuta gelen, Isıtan, bereket getiren, toprağın canlanmasını sağlayan…  Tüm yaşamı değiştiren.



Cemre düşmesi deyimine, çeşitli söylentiler de karışmış olup bu söylentilerden birine göre, göçebe Araplar, birbiri içine üç çadır kurarlar, ya da iç içe üç ağıl yaparlarmış. Dış çadır, ya da ağılda, büyükbaş hayvanlarını, orta kısımda küçükbaş hayvanlarını, iç kısımda da kendilerini barındırırlarmış. Bu iç içe bölümlerde de, ayrı ayrı ateş yakıp ısınırlarmış. Havalar ısındıkça, önce dış bölümdeki ateşi, daha sonra ortadaki ateşi, en sonunda da en içerideki ateşi söndürür, buna da “cemre düşmesi” derlermiş.



Mevlana'nın gönlüne de düşmüştür cemre

Seni ruhuma cemre diye damlatmadıktan sonra ben bu bedende neyleyeyim? Aşk da sen, hasret de sen, ben de sen…



Yine Mevlana'nın deyimiyle bir yere cemre düşerse, “Gök, gürleyerek davul çalar! Artık, tabiatın cüz’i de, küllü de dirilmiştir! Ağaçların gönüllerine, güllerin burunlarına hoş bahar kokuları gelir! Bahar gelir, menekşe kalkıp süsenin yanına varır. La’l rengi elbiseler giyen gül sevdalanır da kaftanını yırtar. Sünbül yasemine ‘Merhaba, seni saygı ile selamlarım!’ der. Yasemin de ‘Ey nazik dost, ben de seni candan selamlarım!’ der. Ekşi suratlı kış geçer gider. O zevki, neşeyi kaçıran soğuklar yok olur. Sevdalı nergis sahralara dalar da çimenlere göz kırpar. Çimenler onun gönlünden geçeni anlar da ‘Ferman senindir, ne istersen yap!’ der. Karanfil de söğüt ağacına ‘Sana ümit bağladım’ der. Söğüt de ‘Ben pınar eviyim, benimle yalnız kalmak istiyorsan, buyur içeri!’ diye onu davet eder. Üveyik kuşu ‘Kü, kü, o sevgili nerede, nerede, onu arıyorum?’ diyerek bahçeye gelir. Güzel sesli âşık bülbül de ‘Görmüyor musun; aradığın burada!’ diye gülü gösterir.”



Cemre Hanım, düşmese de olur! Biz zaten anlıyoruz baharın geldiğini

Unutulmaz kültürümüz, günümüz koşullarında yeniden mi tanımlansa acaba?



Hanımlar bilir ki kışın alınan kilolar ağırlaşmıştır üzerlerinde, bahardan sonra gelecektir yaz. Mayoların içine sığmak için İnternet üzerinden diyetisyen tavsiyeleri, şok diyetler, tüketilmesi zor tarifler ve sevmediğiniz yemeklerden oluşan zayıflama programları yoğunlaşmıştır ekranlarda…

Liseli kızların kısa çorap giydiğinde, anlayın ki cemre düşmüştür.



Kış sezonu indirimleri yapılırken, yaklaşan baharda romantizm ve şıklığı birleştiren koleksiyonlar süsler vitrinleri.

Baharı müjdeleyen vitrinler, 1. cemre



Mayo katalog çekimleri ve yaz modası defileleri, modacılar ve sohbet konukları her yerde.

Hawaii’de çekilmiş dondurma reklamları 2.cemre



Pop sanatçılarının çekilmiş, yaz görüntülü hareketli şarkıları 3.cemre

Yaz konseri hazırlıkları,  erken tatil rezervasyonları

 Bu gibi içecek reklamları döner durur gözümüzün önünde



Cemre, düşer düşer düşer…

Sosyal çevrede değişikliklerle de gözlenebilir. Kalabalıklaşan caddeler, parklar ve kedilerin şehvetle miyavlamaları…

Gün olur ki beklediğimiz cemreler düşer,  kış gününde ve sonbaharda özlemlerimize, hasretimize.

Havaya, suya, toprağa düşen cemre bazen yüreklere düşer. İnsan ruhunu uyandıran beyin, yüreğe seslenir , ” Bahar yakındır!” Müjde! Bahar geldi. Hoş geldi.

 Hoş geldi! Bahar geldi!

23 Şubat 2014 Pazar

HAZIRIZ

Türkleri ayaga kaldirmak zordur.
Türklerin varligi tehlikeye girmedikce kahraman ortaya cikmaz.
Türkler ayaga kalkmaya basladi.
2. Kurtulus Savasi´nin ilk coban atesleri yakildi.
Bu topraklar büyük bedeller ödenerek kazanildi ise, yine büyük bedeller ödenerek savunulacaktir.
Dogru zamani bekliyoruz, haziriz!

5 Şubat 2014 Çarşamba

2012 YILI ALMANYA ET PIYASASI

Yaklasik 83 milyon nüfuslu Almanya´da 2012 yili et üretim ve tüketim rakamlari

2012 yilinda dünya capinda piyasa icin üretilen toplam et miktarinin 263 milyon ton oldugunu tespit ederek baslayalim.
Almanya özelinde yaklasik 80.000 kisinin istihdan edildigi büyükbas, kücükbas ve kanatli hayvan sektöründe, ayrica 288.200 ciftlik isletmesinin var oldugunu ve bunlardan 260.000 inin aile isletmesi oldugunun altini cizelim.
Almanya´da 2012 yili itibari ile :
628 milyon adet tavuk,
58.4 milyon adet domuz,
37.7 milyon adet hindi,
25.4 milyon adet ördek,
3.2 milyon adet sigir,
1.1 milyon adet koyun,
530 bin adet kaz ve
29 bin adet keci  kesimhanelerden gecerek degisik sekillerde piyasaya sunulmustur.

Dünya Top 10 Et tekelleri Brezilya, ABD, Hollanda, Japonya, Danimarka merkezli sirketler olup, hayvancilik ve et üretiminin kaderi bunlarin elindedir.

Türkiye´nin gecmis yillara ait saglikli rakamlarini internet üzerinden bulamadigim icin herhangi bir kiyaslama yapamiyorum. Ancak durumun icler acisi oldugu, hayvanciligimizin besiciligimizin yok ettirilme calismalari sonucu yok olma tehlikesi ile karsi karsiya kaldigini söyleyebiliriz.

2 Şubat 2014 Pazar

CALINAN MUTLULUKLAR

Hepimiz vatanin derin bir ucurumun kenarinda oldugunun farkindayiz. Bu olusumda varolus sebebimiz de Atatürkümüzün bu nadide eseri ve bize armagani olan bu essiz cumhuriyetin üzerine titrememizden. Üzerimizde dolasan bu lanet olasi belayi savusturmadan hicbirimiz rahat bir nefes alamiyacagiz. Bizi bugünlere getirenlere lanet olsun! Dolayli dolaysiz, bilerek veya bilmeyerek bu komploya katilanlara binlerce kez lanet olsun. Ne bu dünyada ne de öbür tarafta rahat etmesinler.
Oysa cektigimiz sikintilar babalarimizdan bize miras, bizden de cocuklarimiza gececek...Bunlarin hesabini birileri vermeli, vermek zorunda. ABD ve diger emperyalistler ve onlarin yerli acenteleri en az üc kusagin mutluluklarini ve refahini calmistir. Calmaya da devam ediyorlar. Bizler, Cumhuriyetimizin kurulus esaslarini temel alarak birlesen bizler bu hesabi tahsil etmek icin organize oluyoruz ve calinan mutluluklar ve yok edilen insani degerlerin hesabi tek tek sorulacaktir.
14.01.2008
Mustafa Gencoglu