6 Mayıs 2015 Çarşamba

YENİDEN KEMALİST EKONOMİ - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

   Dünya eskisi gibi batı merkezli olarak yönetilemez bir aşamaya geldiği zaman diliminde birden, küresel bir ekonomik kriz ile karşı karşıya bırakılmıştır. Bunun kendiliğinden ortaya çıkan uluslararası kapitalist sistemin dönemsel ekonomik krizlerinden çok farklı bir yapıda olduğu ve başta ABD olmak üzere batının en zengin ülkelerini de içine çekerek iflas aşamasına getirebileceği konusunda ciddi kuşkuların giderek tırmandığı bir dönemde bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de öncelikli olarak ekonomi tartışılmaktadır. Krizin ABD kaynaklı olması ve buradan
başlayarak bütün dünyaya yayılmağa çalışılması, küresel sermayenin güdümünde yayın yapan medya organlarının etkili bir biçimde kriz reklâmları yaparak, dünya ülkeleri üzerinde karamsar yorumların artmasına yardımcı olmaları gibi gelişmeler, daha uzun süre bütün dünyanın ekonomi ile uğraşacağını açıkca göstermektedir. Atatürk’ün cumhuriyet devleti de bütün dünya ülkeleriyle birlikte bu küresel kriz ile karşı karşıya kalmıştır. Dünyanın geleceği ile beraber, Türkiye gibi ülkelerin de geleceklerinin ekonomideki değişikliklere bağlı olduğu açıkca görülmektedir. Bu aşamada, hem bu küresel ekonomik krizin, hem de Kemalist Cumhuriyetin beraberce ele alınarak değerlendirilmesi, bu çıkmazın içinden çıkılabilmesi açısından Türkiye ve dünya düzenleri için yarar sağlayacaktır.
         Siyonist lobilerin dünya hegemonyası projelerine kilitlenen ABD’nin hem kendini, hem de dünyayı yönetemez bir aşamaya geldiği noktada ekonomik krizin çıkmış olmasının pek de rastlantısal olmadığı anlaşılmaktadır. İsrail’in çıkarları doğrultusunda Irak savaşına odaklanan ABD’nin bu yüzden üç trilyon dolarlık bir borç batağına düşmüş olması, ekonomik açıdan bu dev ülkeyi zorlamış, Irak savaşının yükünden kurtulamayan ABD’nin, gene Siyonist lobilerin baskılarıyla ikinci bir savaş olarak İran’a saldırıya yöneltilmesi aşamasında, Amerikan toplumu ve devletinden tepkiler ve direnişler gündeme gelmiştir. Küresel sermaye üzerinden petrol, otomotiv ve silâh gibi üç büyük endüstriyi kontrol eden Siyonist lobilerin baskıları uzun sürmüş ama ABD içindeki direnmeler nedeniyle, bu büyük savaş devleti İran’a saldırılamamıştır. Bu doğrultuda her türlü provokasyon ve komplo girişimleri denenmesine rağmen ABD’nin Irak savaşı yüzünden doğan üç trilyon dolarlık borç üzerine,  İran gibi bir büyük devlet ile ikinci bir savaş macerasına kalkışması sağlanamamıştır. Bütün savaş kışkırtıcısı politikaların tükenmiş olduğu aşamada, bu kez tersinden gidilerek beklenmedik bir anda büyük bir ekonomik kriz, ABD’yi artık yönetemeyen Siyonist lobiler tarafından Amerikanın içerisinde çıkartılmıştır. ABD ekonomisinin en büyük bankalarından birisi olan Lehman Brothers isimli banka, bir gece yarısı internet üzerinden beşyüz milyar dolarlık sermaye birikiminin İsrail’e aktarılması ve bu küçük ülkede korunmaya alınmasıyla beraber, dünya ekonomik krizi savaş çıkartamayan küresel patronların istek ve çıkarları doğrultusunda yaratılmıştır. Amerikanın en büyük bankalarından birisinin yapay olarak çökertilmesinden sonra diğer ABD bankalarına da kriz sıçratılarak bütünüyle sistemin çöküşü sağlanmak istenmiş ve bu noktadan sonra yaratılacak kaos ile ABD savaş makinesi üçüncü dünya savaşına doğru çekilmek istenmiştir. Tıpkı ikinci dünya savaşı öncesindekine benzer bir durum yaratılarak, ekonomik kriz üzerinden kaos ve sonrasında da dünya savaşı ortaya çıkarılmak istenmiştir. Küçük İsrail ile yetinmeyen, dünyanın merkezinde bir büyük imparatorluk olarak Büyük İsrail devleti oluşturabilmenin ardında koşan Siyonist lobilerin ABD üzerinden dünya ülkelerine karşı oynadığı son oyun olarak bu ekonomik kriz bilinçli bir biçimde tezgâhlanmıştır.
          Dünya tarihinden ders alan devlet adamları ve devlet yapılanmaları sayesinde  üçüncü dünya savaşına gidebilecek bu komplo yerinde tespit edilerek hemen gereken önlemler alınmıştır. Bu doğrultuda, Amerikan devleti hemen ertesi gün devreye girerek diğer bankalara krizin sıçramasını önlemiş ve bir kamu ekonomisi programı açıklayarak bankalardaki birikimlere devlet güvencesi vermiştir. Ayrıca bazı özel bankalara devletin ortak olması sağlanarak ekonomik alanda belirli bir güvenin yaratılması gerçekleştirilmiştir. Devletin ekonomik krize karşı önlemler alarak bütün bankaların çöküşünü önlemesi üzerine Siyonist kriz lobisi bu kez kendi denetimi altında bulunan uluslararası tekel konumundaki bazı  büyük firmaların çöküşünü gündeme getirerek krizi sürdürmek ve evrensel düzeyde yaygınlaştırmak için girişimlerde bulunduğu görülmüştür. Sermaye denetimindeki medya aracılığı ile korku ve panik yaratılarak kriz havası dünya ülkelerine yayılırken, bazı Avrupa ülkelerinde önemli bankalar iflas aşamasına gelmiş ama, devletlerin araya girerek ortak olması ya da mevduata devlet garantisi vermeleriyle bir ekonomik kaos önlenmiştir. İzlanda gibi küçük ülkeler iflas etme aşamasına gelirken Rusya gibi büyük ve zengin ülkeler devreye girerek, küresel bir ekonomik kriz sürecini önlemeğe çalışmıştır. Aradan geçen bir yıla yakın zaman dilimi içinde, bütün dünya devletleri dıştan getirilen ve zorla tırmandırılan bir ekonomik krize karşı  tedbirli olmaya çaba göstermiş, kriz önleyici yeni devletçi plan ve programları yavaş yavaş devreye sokmağa başlamışlardır.  Özel sektörün küresel krize karşı dayanıksız kalması nedeniyle, büyük ve güçlü devletler yeni kamu ekonomisi programlarıyla kendi varlıklarını güvence altına almak istemişlerdir. Başta Fransa ve Almanya olmak üzere, Avrupa ülkeleri  batı sisteminin özel sektörcü ekonomisinden hızlıya ayrılarak yeni devletçi ve kamucu ekonomik girişimleri gündeme getirerek hızla uygulamağa başlamışlardır. Dünyanın önde gelen uluslararası banklarının savaş lobileri aracılığı ile düzenlenen  komplolar aracılığı ile çökertilmek istenmesine karşı ulus devletler devreye girerek her türlü dış bağlantı ya da   antlaşmaları ikinci planda bırakan ulusal ekonomik programlarını acilen devreye sokmuşlardır. İsrail’i büyütmek isteyen Siyonist lobilerin denetimi altındaki  uluslararası bazı tekellerin  iflasları yapay bir biçimde öne çıkarılarak, dünya ülkelerinin küresel bir ekonomik krize sürüklenmeleri  zorlanmış ama tarihten ders alan kadroların direnmeleri sonucunda , kaos ortamın da bir üçüncü dünya savaşı isteyen  Siyonist lobilerin planları istendiği gibi gerçekleşememiştir. 
          ABD gibi bir büyük süper devletin savaşa kilitlenmesi, Siyonist lobilerin çıkarları doğrultusunda  dünya ülkelerinin üzerine saldırması sonrasında bu duruma tepki olarak diğer büyük devletlerin öncülüğünde çok kutuplu bir dünya yapılanması yavaş yavaş devreye girmiştir. İsrail’in politikalarına kilitlenmek yüzünden Amerikan devleti uluslararası alandaki saygınlığını yitirmiş, Irak savaşı yüzünden içine girilen ekonomik çıkmaz nedeniyle de artık ABD, sözünü hiç bir dünya ülkesine dinletemez olmuştur. Böylesine olumsuz bir süreç içinde ABD arka bahçesi olan Latin Amerika kıtası üzerinde etkisini yitirmiş Brezilya’nın öncülüğünde yeni bir batı kutbu siyaset sahnesinde öne çıkmıştır. Ayrıca son yıllarda giderek bir petrol ve doğal gaz zengini konumuna gelen Rusya ile beraber, ucuz mal cenneti konumuna gelen Çin ve onun arkasından Hindistan dünyanın yeni kutup merkezleri olarak ortaya çıkmışlardır. Dünya karalarının altıda birini sınırları içinde barındıran Rusya ile beraber birer buçuk milyarlık nüfuslara sahip olan Çin ve Hindistan’ın da artık büyük ülkeler olarak devreye girmesiyle beraber, altı kutuplu yeni bir dünya düzeni ortaya çıkmıştır. Yavaş yavaş bütün dünya ülkelerini besleyecek kadar üretimin merkezi olan Çin ile bir buçuk milyarlık iç pazara sahip olan Hindistan’ın eskisi gibi bağımlı olmaktan çıkarak yeni dönemin bağımsız ekonomik politikalarına yönelmeleri sayesinde çok kutuplu dünya düzeni ekonomik alanda hızla kendisini hissettirmeğe başlamıştır. Bu aşamada ABD ekonomisini çökerterek bütün dünyayı bir ekonomik krize sürüklemenin mümkün olmadığı anlaşılmıştır. ABD’nin en tanınmış bankasını çökerterek ABD’yi de bir ekonomik kaosa sürüklemenin mümkün olmadığını hemen ertesinde uygulanan devletçi politikalar açıkça gözler önüne sermiştir. Böylece; Irak sonrasında İran’a bir askeri saldırı için elverişli ortam yaratacak ekonomik kriz yolu ile kaos ortamı hazırlama planlarının önü kesilmiştir. 
            Birinci Dünya Savaşı sonrasında, İsrail devletini kuramayan uluslararası Siyonist lobilerin savaş sonrası dönemde bir büyük ekonomik kriz çıkarmaları ve bunun sonucunda bütün dünyayı bir cihan savaşına sürüklemeleri, kriz sonrasında Avrupa’nın merkez ülkelerinde faşist yönetimleri işbaşına getirmeleri ve bunlar aracılığı ile savaşı başlatmaları uluslararası komplonun birbirini izleyen adımları olmuştur. Birinci Dünya Savaşı sonrası göçlerin sınırlı kalması yüzünden dünyanın merkezinde bir Yahudi devleti kuracak derecede nüfus çoğunluğunun sağlanamaması üzerine, ağzını her açtığında Yahudi düşmanlığı körükleyen bir Nazi önderi kullanılarak İkinci Dünya Savaşı  çıkartılmış ve savaş sürecinde Yahudiler Avrupa ülkelerinden kovularak, Orta Doğu’da bir devlet kuracak derecede  iki milyonluk bir topluluk zorla yaratılabilmiştir. Dünya Yahudi hegemonyası planının ilk adımı olan küçük İsrail devleti böylesine provakosyonlar ve birbirini izleyen komplolar ile kurulabilmiştir. Bütün devletler bir halkoylaması ile kurulurken, bu sonradan olma küçük devleti bütün dünyaya kabul ettirebilmek üzere önce Birleşmiş Milletler kurulmuş ve daha sonra da bu uluslararası kuruluşun kararı ile Siyonizm ilk hedefi olan küçük İsrail’in kuruluşunu gerçekleştirebilmiştir. İsrail devletinin kuruluşundan bu yana altmış geçmesine rağmen yeni devlet yerine oturamamış ve sürekli savaşlar yüzünden Orta Doğu’da bir kalıcı barış düzeni kurulamamıştır. Bu doğrultuda uluslararası konjonktür sürekli olarak değişime zorlanmış ve iki kutuplu dünya düzeni bozularak, Siyonizm’in kontrolü altındaki ABD gücü ile Büyük İsrail yapılanması merkezi coğrafya da oluşturulmak istenmiştir. Bu politikaların en sonuncusu Irak savaşı olmuş ama ABD gücünün Iorak çöllerinde iflas etmesi üzerine İsrail’in yol haritasına devam edilememiş ve bu nedenle de ekonomik kriz senaryosu eski politikaların bittiği aşamada devreye sokulmuştur. Siyonizm’in soncul hedefi Siyon tepesi üzerinde bir büyük dünya krallığı kurmak olduğu için, İsrail’in bütün Orta Doğu’ya egemen olması gerekmektedir. Bunun için de Irak’tan sonra İran’ın da vurulması, bu doğrultuda Türkiye’nin kullanılması ve Suriye ile beraber Arabistan ile Mısır’ın da eyaletlere bölünerek Kudüs merkezli İsrail imparatorluğuna bağlanmaları gerekmektedir. Bugünü kadar bu doğrultuda her yolun denenmesine rağmen, küçük İsrail’in büyüyemesi ikinci dünya savaşı öncesinde gündeme getirilmiş olan bir dünya ekonomik krizi senaryosunu yeniden öne çıkarmaktadır. Küçük İsrail aşamasından Büyük İsrail düzenine geçilebilmesi için, ekonomik kriz aracılığı ile büyük bir kaos ortamı yaratılacak ve daha sonra da ABD askeri gücünden yararlanılarak Büyük İsrail İmparatorluğu merkezi coğrafya da kurulacaktır. Bölge ülkeleri ile beraber bütün dünya devletlerini böylesine bir felaket senaryosunun beklediği artık iyice görülebilmektedir. Sahip oldukları büyük sermaye birikimi ve uluslararası tekelci şirketler aracılığı ile kendi çıkarları doğrultusunda her yolu deneyebileceklerini düşünen Siyonist emperyalistler, bu kez karşılarında insanlığın geçmişten gelen birikiminin temsilcisi olarak devlet yapılarını görünce, küreselleşme adı altında yşeni bir emperyalist senaryoyu uygulama alanına getirerek var olan devlet düzenlerini yıkma doğrultusunda kullanmağa çalışmışlar ama tam olarak istedikleri sonucu alamamışlardır. Sovyetler Birliğinin yıkılmasından yirmi yıl sonra bütün dünya devletleri küreselleşme senaryosu ile köşeye sıkıştırılmışlar ama gene de, devletlerarası dayanışma sayesinde çok uluslu tekelci şirketlere teslim olmamışlardır. Bu süreçte Türkiye Cumhuriyeti devleti de diğer devletler gibi yarı yarıya tasfiye edilmiş ama devlet olarak varlığını sürdürmesini bilmiştir. O nedenle İsrail artık Türkiye üzerinde eskisi gibi her istediği politikayı uygulayamamaktadır. 
         Bugün I929 ekonomik krizine benzer bir durum vardır. Dünyayı kendi siyasal ve ekonomik çıkarları için bir büyük savaşa sürüklemek isteyen Siyonist emperyalistler  o dönemde  de benzeri bir senaryoyu devreye sokarak, ekonomik kaos sonrasında ikinci dünya savaşını çıkartmayı başarabilmişlerdir. O dönemde ağzını her açtığında Yahudilere saldıran Hitler aracılığı ile İkinci Dünya Savaşı çıkartılabilmişti. Bugün de benzeri bir üçüncü dünya savaşı senaryosu ağzını her açtığında İsrail diyen Ahmedinejat aracılığı gerçekleştirilmeğe çalışılmaktadır. Hitler Nazizimi ile Rus sosyalizminin Avrupa’da çarpıştıran Siyonist emperyalizm, bugün de ABD  savaş makinesi ile  cihad emperyalizmine kilitlenen bir İran’ı dünyanın ortalarında kapıştırmak için her yolu denemekte ama  başarısız kalmaktadır. Böylesine tehlikeli dönemeçte Türkiye kilit ülke konumuna sürüklenmiştir. ABD ekonomisini çökertemeyen Siyonistler, Türkiye ekonomisini çökerterek, bu ülkede yaratılacak bir kaos ortamını İran’a savaş başlatabilmek açısından kendi çıkarları doğrultusunda kullanabileceklerdir. Bu durumu sağlayabilmek için her türlü yol denenirken ekonomik kriz öne çıkartılmakta, iç ve  dış çatışma konuları tırmandırılmakta, iç ve dış savaş senaryolarına Türkiye kilitlenmek istenmektedir. Türkiye’nin böylesine büyük bir siyasal çıkmazdan kurtulabilmesi için acilen Atatürk dönemi politikalarına geri dönmesi gerekmekte, içeride güçlü ve bütünleşmiş bir Türkiye yaratılarak, bölgedeki savaş senaryolarına karşı çıkacak bir ittifak hemen komşu ülkelerle birlikte gerçekleştirilmelidir. Böylesine savaş karşıtı bir direniş örgütlenmesini gerçekleştirebilecek Türkiye ancak ekonomik yönden güçlü bir devlet yapılanması ile mümkün olabilecektir. Bu durumu yerinde gören, Siyonist emperyalistler okyanus ötesinden gönderdikleri kapitalizm komiserleri ile Türk ekonomisini sitemin denetimi altında tutmağa çalışmaktalar ve Türk devletinin ekonomik gücü ile yapılanmasını tasfiye ederek, Türk ülkesini, Hazar ve Avrasya seferine çıkış için kullanılabilecek bir üs durumuna getirmektedirler. Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi ekonomisini yönetemez bir ülke konumuna sürüklenmesi Siyonistlerin planlarına son derece uygun bir ortam yaratmış. Her şeyi satılığa çıkartılan koca Türkiye’yi, Siyonist lobilerin desteği ile küçücük İsrail satın almağa başlamıştır. Su kaynaklarından önemli madenlere, phetrol yataklarından büyük fabrikalara, cumhuriyetin ekonomik kuruluşlarından Türkiye’nin en büyük firmalarına kadar tüm ekonomik varlıklar uluslararası sermaye görünümü altında Siyonist lobilerin tekeline satış ve özelleştirme yolu ile geçirilmiştir. Son olarak mayınlı arazinin temizlenmesi bahanesi ile İsrail’den üç misli büyük Türkiye’nin en büyük tarım üretme çiftliği olan Ceylanpınar’ın bile İsrail’li firmalara devredilmesi gündeme getirilmiştir. Bardağı taşıran bu son damla da sonra artık Siyonist planın her yönü ile ortaya çıktığı görülmektedir. Büyük İsrail yolunda yapılacak İran savaşı öncesinde Türkiye’nin ekonomik olarak çökertilerek ele geçirilmesi ve tüm doğu ülkelerine karşı bir üs olarak kullanılması gündemdedir. Ayrıca daha sonra Türkiye’ye gelerek yerleşmek ve Türkleri Orta Asya’ya göndererek, Ön Asya da bulunan merkezi coğrafyayı bütünüyle ele geçirmek , Tevrat odaklı kutsal topraklar planının uzantısı olarak devreye gireceği anlaşılmaktadır. Ekonomik kriz ve sonrasında oluşacak kaos bu amaçlar doğrultusunda kullanılacaktır. Siyasal değişim için kasıtlı olarak ekonomik kriz çıkartılmakta ve dünya ülkelerinin geleceği ile resmen oynanmaktadır.
           Günümüz koşullarında; Atatürk Cumhuriyetinde yaşayan bugünün yurttaşlarımıza, çatısı altında barındıkları bu devletin, Birinci Dünya Savaşı sonrasında,  bir ekonomik program ile bağımsızlık statüsüne sahip olabildiği gerçeği, yeniden hatırlaması zorunludur. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra, bu devletin arka ülkesi olan Anadolu’da orta çağ uykusundan bir toplumu uyandırarak çağdaş bir devlet yapılanmasına yönlendiren Kemalist Devrim, ülke koşullarına özgü bir devletçilik uygulayarak tam bağımsızlığı yakalayabilmiştir. Osmanlı Devletinin,  son yüz yılında nasıl bir sömürge durumuna düşürüldüğünü iyi gören Mustafa Kemal, o dönemden kalan bütün borçları tasfiye ederek ve  Düyunu Umumiye yönetimine son vererek, yeni Türk devletini kendi bölgesinde  ekonomik açıdan da güçlü bir devlet konumuna getiriyordu. İlân edilen ulusal sınırlar içerisinde kendi ülkesine sahip çıkmağa çalışan genç Türk Cumhuriyeti,  topyekün bir ekonomik kalkınma seferberliği ilan ederek,  az zaman da çok işler yapılmasını bir düstur olarak benimsiyordu. Osmanlı döneminde yabancıların eline geçmiş olan bütün ekonomik işletmeler kısa zaman da devletleştirilerek, ulusal ekonomi için en önemli adım atılıyordu. Yabancı sermayenin emperyalizmin çıkarları doğrultusunda ülke ekonomisini bozmasına izin vermemek üzere ülkedeki tüm işletmeler milleştirme yolu ile devletin eline geçiyor ve bu işletmeler bir seferberlik düzeni içerisinde çalıştırılarak, halkın gereksinmelerinin karşılanması için çaba gösteriliyordu. Milli bankalar kurularak devlet bankalarının yardımlarıyla bir ulusal ekonomi oluşturma doğrultusunda adımlar atılırken, ülkede tam bir ekonomik kalkınma seferberliği ilan edilmiştir. Köylü milletin efendisi olarak ilân edilirken, kırsal kesimin çağ ile bütünleşebilmesi için Millet Mektepleri, Halk Evleri ve Köy Enstitüleri gibi cumhuriyet kurumları ile ülke düzeyinde birbirini izleyen atılımlar gerçekleştirilmiştir. Okuma yazma öğrenen ve uyanan köylü kesim bilinçli bir tarım seferberliği içinde etkili olarak cumhuriyetin kuruluş döneminde ve ikinci dünya savaşı yıllarında ülkenin dış yardımlara gereksinme duymadan varlığını koruyabilmesine önemli ölçülerde katkılar sağlamıştır. Kendi kendine yeten bir ekonomi düzeni oluşturulduktan sonra, Türkiye uzun yıllar dış yardım almadan ayakta kalabilmiş ve tarım ürünlerini dışa satarak Osmanlı döneminden kalma dış borçları ödemiştir. Öncelikle bir tarım ülkesi olarak Türkiye Cumhuriyeti geleceğe dönük bir yeni yapılanma çerçevesinde, ülke topraklarının planlamasını devletin ve halk kitlelerinin gereksinmeleri doğrultusunda planlayarak, planlı kalkınma dönemine geçmiştir. Tarım alanında uygulanmasına geçilen planlara, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Atatürk’ün emri ile sanayi alanında da geçilmiş ve beşer yıllık sanayi planları ile Türkiye’nin endüstri gereksinmelerinin karşılanması için çaba gösterilmiştir. Ekonomik zaferlerle tamamlanmayan askeri zaferlerin hiç bir işe yaramadığını iyi bilen Atatürk, yeni devletin her yönden bağımsız olabilmesi için tam bağımsız bir ekonomik yapılanmayı kendi önderliğinde hazırlanan sanayi planları ile uygulama alanına aktarmağa çalışıyordu. Ne var ki, O’nun Türk ulusunun başından erken ayrılması nedeniyle, Kemalist ekonominin ithal ikamesine dayanan yerli mal üretimi sistemi uzun ömürlü olamıyordu. Yerli malının üretime öncelik tanınmasıyla, oluşmağa başlayan milli burjuvazi devlet desteği ile ayağa kalkıyor ve gene devletin sağladığı teşvik ve yardımlarla yabancı şirketlerle rekabet edebilecek bir düzeye gelebiliyordu. Ne var ki, Atatürk’ten sonra işbaşına gelen İnönü’nün Atlantik güçlerine yakın durması nedeniyle, Kemalist ekonominin bağımsızlıkçı yanı giderek ikinci planda kalıyordu. Atlantik güçleri soğuk savaş döneminde Türkiye’ye girerek, hem Türkiye’yi Sovyet dengesinden uzaklaştırıyorlar hem de İsrail’in kuruluşu ile ilgili bölge hazırlıklarını Türkiye üzerinden yürütüyorlardı. Birinci Dünya Savaşı koşullarında Atatürk’ün önderliğinde bir bağımsız devlet olma şansını yakalamış olan Türkiye Cumhuriyeti, İsmet İnönü’nün yanlış politikaları yüzünden yeniden bağımlı bir devlet olmağa doğru sürükleniyordu. İsrail’in kurulmasıyla ilgili Atlantik hazırlıkları da Türkiye’nin yeni dönemde daha bağımlı bir yapılanmaya kaymasına neden oluyordu.
          Bugün dünya, ikinci büyük ekonomik krizini 2009 krizi olarak yaşamaktadır. İlk büyük dünya ekonomik krizinin I929 tarihinde ortaya çıktığı düşünülürse aradan tam seksen yıl geçmiştir. Atatürk Cumhuriyeti birinci büyük ekonomik kriz dönemini Kemalist ekonomi uygulamaları ile aşabilmiştir. Bütün dünya ciddi bir ekonomik krize kilitlenerek ikinci kez bir cihan savaşına sürüklenirken, genç Türkiye Cumhuriyeti, Kemalist ekonomi politikaları ile bu tehlikeli süreçten uzak durarak, bağımsız yapılanmasıyla kendi ulusal çıkarlarına uygun düşen bir yolu kararlı bir biçimde izleyebilmiştir. Dış ekonomik ilişkileri keserek, içe dönük ekonomik yatırımları artırarak, devletin öncülüğünde ekonomideki yatırım alanlarını kamu yararı doğrultusunda belirleyerek, Türkiye’nin dünya ekonomik krizinden zarar görmesi Kemalist yönetim tarafından engellenmiş ve daha sonra da hızla bir iç pazar oluşturularak Kamu İktisadi Kuruluşları aracılığı ile vatandaşın ve halk kitlelerinin ekonomik gereksinmelerinin karşılanması sağlanabilmiştir. I929 krizinin Türkiye’ye girmesi önlenirken , ciddi bir devletçi ekonomik plan devreye sokulmuştur. Devletçilik bir devlet ilkesi olarak benimsenmiş, başta ekonomi olmak üzere her alanda devletin öncü olması ve devletin gösterdiği yolda halk kitlelerinin sosyal ve ekonomik olarak örgütlenmesi sağlanmak istenmiştir. Türk devleti I929 krizinden Kemalist ekonomi anlayışıyla uzak durmuş ve kurtulabilmiştir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında istedikleri haritayı çizemeyenlerin gündeme getirmiş olduğu İkinci Dünya Savaşını çıkartabilmek üzere örgütlenmiş olan dünya ekonomik krizi, büyük bir kaosa ve enflasyona dünya ülkelerini zorlayarak savaşı kaçınılmaz biçimde dayatmıştır. Silah ve petrol şirketleri savaş çığırtkanlığı yaparken, ABD’nin dev Yahudi firmaları da uluslararası alanda tekelleşme şansını savaş koşullarında yakalayabilmişlerdir. Hitler’in yardımları ile ikinci dünya savaşını çıkartmayı başarabilen bu çevreler, bütün Avrupa düzenini çökertirken, Türkiye’yi de bu çöküş zincirine Kemalist ekonomi yüzünden dahil edememişlerdir. Atatürk zamanında atılmış olan bağımsız ekonomik yapılanmanın sağlam temelleri sayesinde kendine yeten bir ekonomik düzene, Türk devleti Kemalist ekonomi anlayışı çerçevesinde sahip olabilmiştir. Dünya düzenini kendi çıkarları doğrultusunda değişeme zorlamak isteyen para babalarının, cihan savaşları ile ülkeleri çökertme projelerine Türkiye Kemalist ekonomi uygulamaları ile karşı çıkabilmiş ve kendi yağı ile kavrularak dış ekonomik yardımlardan uzak durabilmiştir. Kırım savaşı sonrasında Osmanlı devletini dış ekonomik yardımlarla sömürgeleştiren Atlantik güçleri, Atatürk döneminde Türkiye’ye aynı oyunları oynayamamışlardır. Bağımsızlıkçı Kemalist ekonomi, Türk devletinin I929 ekonomik kriz dönemini zararsız belasız atlatmasını sağlamıştır. Hiç bir yabancı devlete el açmadan bu dönemi kapalı iç ekonomi uygulamaları ile atlatabilen Türk devleti ekonomik yardımlar karşılığında hiç bir yabancı devletin yanında savaşa girmek zorunda da kalmamıştır. Osmanlı devleti yardım aldıkça savaşa girmiş, savaşa girdikçe de yardım almıştır. Böylesine bir kısır döngüye Atatürk Cumhuriyeti düşmemiş ve Kemalist ekonomi uygulamaları ile  hem ekonomik kriz hem de savaş yılları başarıyla atlatılabilmiştir. 
      Dünya ekonomik krizi devletçi bir ekonomiyi Türkiye’nin gündemine getirince, halkın gereksinme duyduğu her alanda devlet ekonomik kuruluşlar oluşturarak yerli ve ulusal üretime geçmiştir. Bu doğrultuda, halkın hiç bir gereksinmesi için  dış ekonomik ilişkilere girilmemiş, böylece kriz ve savaş yıllarında bile tasarruf yapılarak, Osmanlı döneminden kalma borç tuzağından kurtulma yolunda  emin adımlarla ilerlenmiştir. Halk her alanda tasarruf etmeğe alıştırılmış, milli bir tasarruf seferberliği ile toplum yokluktan zenginliğe geçiş için örgütlenmiştir. Devletin dış saygınlığının yükseltilebilmesi için denk bütçe hedeflenmiş ve bu doğrultuda devletin maliyesi düzenlenerek borçlanma yerine, ulusal tasarrufa öncelik veren uygulamalarla ülke ekonomisinin kısa zamanda güçlendirilmesi hedeflenmiştir. Ülkede ilan edilen ulusal seferberlik üzerine, iş çevreleri ile beraber tüm işçiler ve çalışanlar da yeni kurdukları meslek örgütleri ve  sendikaları aracılığı ile    devletin yanında yer almışlardır. Sovyetlerdeki sosyalist ekonominin teorik yapılanmasının başarısız kaldığını gören Kemalist rejim dünya ve ülke koşullarını daha gerçekci bir gözle değerlendirerek reel ekonomiye yönelerek  kısa zamanda elle tutulur sonuçlar elde edebilmiştir. Kurtuluş savaşı sırasında çok yoksullaşan Anadolu halkının bu durumdan kurtarılabilmesine öncelik veren ekonomik girişimler sayesinde ülke ekonomisi ayakta tutulabilmiştir. Ulusal tasarruf seferberliği ile beraber yerli malı haftaları başlatılmış ve ülkede üretilen yerli ürünlerin alımına öncelik verilerek, harcanan paranın dış ülkelere gitmesi önlenmek istenmiştir, Böylece yerli malı  seferberlikleri ile ulusal ekonominin kısa zamanda devreye girebilmesi sağlanmıştır. 
         Sanayi planları sayesinde,  planlı bir sanayileşme hedeflenince, ülkenin çeşitli bölgelerinde halkı ekonomik seferberliğe yöneltecek büyük devlet yatırımları devreye sokulmuştur. Demir, çelik, kömür, bakır, kağıt ve selüloz, kimya, kükürt, ipek, cam, porselen, tekstil, mazot, benzin, alkol, meyve, sebze, et ve balık gibi alanlarda fabrika ve işletmeler birbiri ardısıra kurularak devreye sokulmuş ve böylece kısa zamanda Türkiye’nin kendi kendine yeten bir ekonomik sisteme sahip olması sağlanabilmiştir. Birinci ve ikinci sanayi planlarında bu alanlara öncelik verildikten sonra, üçüncü sanayi planıyla da aynı yönde devlet ekonomik kuruluşlarının ve yatırımlarının devam etmesi sağlanmıştır. Ekonomik yatırımlar birbiri ardı sıra devletin öncülüğünde yurt köşelerini zenginleştirirken, Türk ekonomisinin temsilcisi olan Türk parasının güçlendirilmesine de öncelik verilmiş ve Türk parasının değerinin korunması ile ilgili yasal düzenlemeler yapılmıştır. Atatürk Türk parasının güçlendirerek korurken, aynı zamanda yurt dışında yabancı sermaye ile ciddi rekabette bulunabilecek bir güçlü Türk ekonomisinin yaratılmasına da öncelik veriyordu. Halkın refahını en kısa zamanda artırmaya yönelik bir hızlı kalkınma doğrultusunda, enflasyonsuz ve döviz darboğazsız bir ekonomik kalkınma modeli Kemalist ekonomi olarak geliştiriliyordu. Atatürk Cumhuriyeti  hiç bir yabancı ekonomik reçete izlemeden, kapitalist emperyalizme karşı bağımsız bir yapılanmaya yönelirken Kemalist ekonomi anlayışı uygulama alanına geliyor ve Türkiye gibi mazlum ülkelere örnek olacak derecede  yön gösteren bir emsal uygulama  olarak  gerçeklik kazanıyordu. İzmir İktisat kongresinde ilan edildiği gibi sosyalist bir ekonomiye yönelinmiyor ama liberal görünümlü bir batı taklitçisi ya da uydusu sömürge ekonomisine de gidilmiyordu. Doğu ve batı sistemleri dışında kalan üçüncü dünya ülkelerine yön gösteren hızlı kalkınmacı ve ulusal seferberlikçi bir yöntem Kemalist ekonomi anlayışı çerçevesinde gündeme getiriliyordu. Cumhuriyetin onuncu yılı az zamanda başarılan çok işler felsefesine dayanarak kutlandığı aşamada, dünya ekonomik krizi Kemalist ekonomi ile geride bırakılıyor, İkinci Dünya Savaşına küresel sürüklenme döneminde Türk ülkesi bağımsız bir yapılanma ile Dünya savaşından kendini uzak tutabilecek gücü ortaya koyabiliyordu. Kemalist ekonominin hızlı ulusal kalkınmacı modeli böylesine olumlu sonuçları kısa zamanda verince, Atatürk Cumhuriyeti de  bir büyük bela olan ikinci cihan savaşından  kurtulabiliyordu. Askeri zaferlerini ekonomik zaferlerle tamamlayan Atatürk Cumhuriyeti Kemalist ekonomi ile büyük devletlere karşı direnebilecek ve kendi ulusal çıkarlarını koruyabilecek bir güçlü duruma gelebiliyordu. Kemalist ekonomi Atatürk cumhuriyetinin gelecekte sonsuza kadar var olabilmesini sağlayacak koşulların yaratılmasında en büyük rolü oynuyordu. 
        I929 küresel ekonomik kriz dönemini Türkiye Cumhuriyeti, Kemalist ekonomi anlayışı ve uygulamalarıyla zarar görmeden atlatabilmiştir. Küçük İsrail’in yaratılmasını sağlayan ikinci dünya savaşına girmekten Türk devleti Kemalist ekonomi sayesinde kurtulabilmiştir. Şimdi seksen yıl sonra Büyük İsrail’in kurulmasını sağlayacak bir üçüncü dünya savaşı çıkartmak üzere kasıtlı ve kararlı bir biçimde gündeme getirilmiş olan 2009 dünya ekonomik krizinden gene Türk devletinin kurtulabilmesi için Kemalist ekonomiye geçiş zorunluluğu bulunmaktadır. Bugün tarih tekerrür etmekte bütün dünya ülkeleriyle beraber Türkiye Cumhuriyeti de önce bir ekonomik krize daha sonra da büyük bir kaos ortamıyla beraber üçüncü dünya savaşına zorlanmaktadır. Türkiye seksen yıl önce nasıl küresel ekonomik krizi Kemalist ekonomi uygulamalarıyla atlattı ise bugün de aynı yolu denemek zorundadır. Tarihten Türk ulusu dersini almışsa, bu aşamada hızla devletin öncülüğünde bir kamu ekonomisini örgütleyecek yeni bir Kemalist ekonomi programına gereksinme vardır. Seksen yıl önce I929 ekonomik krizini aşarken uygulanan yöntemlere bugünkü 2009 krizini aşmak için de gereksinme duyulmaktadır. Öncelikle özelleştirme uygulamalarına son verilmelidir. Özelleştirme kurumu kapatılarak yerine millileştirme kurumu kurulmalıdır. Dış baskı il e zorla kapatılan Sümerbank, Etibank, Emlakbank gibi milli bankalar yeniden kurularak diğer milli bankalarla bir ulusal ekonomik yapılanma içerisinde çalışmalı ve böylece ulusal ekonomik kuruluşların çöküşü önlenmelidir. Zor durumda olan büyük Türk firmaları devlet desteği ile ayakta tutulmalı gerekirse bunların bazıları devletleştirilerek yeniden kamu iktisadi kuruluşları uygulamalarına başlanmalıdır. Türkiye’nin ulusal kaynaklarına ve yeraltı zenginliklerine el koymuş olan küresel sermayenin baskılarının önlenebilmesi için, uzun vadeli ödeme planları ile Türkiye’nin ulusal zenginlikleri yeniden milli güçlere kazandırılmalıdır. Milli burjuvazinin bu doğrultuda yeniden oluşturulabilmesi için Türkiye’nin zenginliklerinin çok uluslu tekelci şirketlerden geri alınarak milli sermaye sahibi Türk şirketlerine devri sağlanmalıdır Devlet hem kendi bankalarıyla hem de yeniden oluşturulacak kamu iktisadi kuruluşları aracılığı ile Türk ekonomisini kontrol edebilecek düzeye yeniden getirilmelidir  
        Ekonominin bütün yükü, devletin sırtına bırakmamak için OYAK modeli öne çıkartılmalıdır. Bu başarılı kuruluşun gerçekleştirdiği büyük yapılanma toplumun diğer kesimleri için örnek alınarak yeni bir toplu yapılanmaya, bir milli plan çerçevesinde gidilmelidir. Askerler için kurulan OYAK gibi polisler için POLYAK,  memurlar için MEYAK, işçiler için İYAK, eğitimciler için EYAK, çiftçiler için ÇİYAK, esnaflar için ESYAK, Serbest çalışanlar için SERYAK, Sanatçılar için SAYAK, gibi değişik alanlarda çalışanlar için yardımlaşma kurumları kurulabilir ve bunlar eski yardım sandıklarının yerini alarak büyük çapta örgütlenmelere gitmelidirler. OYAK’ın kurmuş olduğu Oyakbank benzeri milli bankacılık uygulamalarında bu tür yardımlaşma kurumları başı çekebilir ve ülkede devlet ile özel sektörün yanısıra bir üçüncü sektör olarak yardımlaşma kurumlarının oluşturacağı sosyal sektör kurulabilir. Çeyrek yüzyıl önce dış ve iç egemen çevrelerin baskılarıyla önlenmiş olan halk sektörünün yerini, yardımlaşma kurumlarının örgütlenmesiyle gündeme gelecek bir sosyal sektör kurulabilir.  Devlet kendine bağlı ekonomik kuruluşlarla milli ekonominin yönetimini yeniden eline alırken, özel sektörün yabancı sermayeye teslim olmasıyla yan yatmış olan Türk ekonomisini düzeltmek üzere  Oyak benzeri yeni yardımlaşma kurumlarının bir üçüncü sektör olarak devreye girmesi sağlanabilir. Tek başına Oyak Türkiye’nin en büyük sanayi kuruluşu olan Ereğli Demir çelik’i nasıl milli patronajda tutabildiyse, bu doğrultuda çalışacak olan yeni yardımlaşma kurumları da Türk ekonomisinin milli çizgide kalabilmesini sağlayabilecek ve böylece çok uluslu tekellere Türk ekonomisinin teslim edilmesi önlenebilecektir. Türk özel sektörünün gayrimüslim bir yapılanma doğrultusunda küresel sermayeye teslim olmasına karşılık Türk ulusu, Oyak benzeri on yardımlaşma kurnuluşu ile kendi ekonomisinin bağımsız bir çizgide kalabilmesini sağlayabilecektir. Atatürk döneminin güçlü bağımsız kamu iktisadi kuruluşlarının bir benzeri olarak örgütlenecek yardımlaşma kurumları sahip oldukları ekonomik güç ile hem kendi üyelerine daha iyi yaşama koşulları sağlayacak hem de Türk ekonomisinin ulusal üstünlük altında kalmasını güvence altına alacaktır. Oyak’ın yarım yüzyıllık her türlü olumsuz koşula rağmen başarılı çalışma döneminin tartışmaya açılması ve Oyak benzeri yardımlaşma kuruluşlarına Türk ekonomisinin ve çalışan kesimlerin bir an önce kavuşmaları gerçekleştirilmelidir. Sosyal sektörün oluşumunu sağlayacak yeni yardımlaşma kurumları, anayasal eşitlik ilkesi doğrultusunda bütün çalışan kitlelere ek olanaklar sağlayacak ve böylece Türk ekonomisinin daha da güçlenmesini kısa zamanda gerçekleştirecektir. Dış ekonomik çevreler ve onların yerli işbirlikçileri doğal olarak kendi avantajlı durumlarını ortadan kaldıracak böylesine bir oluşuma karşı çıkacaklardır. Ne var ki, artık bilinçlenmiş olan Türk çalışan kesimleri hem kendi haklarına hem de ülkenin ulusal çıkarlarına sahiplenerek, böylesine yeni bir ulusal ekonomik yapılanmayı Kemalist ekonomi doğrultusunda gündeme getirecek siyasal güçlere destek vereceklerdir. Yabancı sermayeye teslim olan Türk özel sektörünün gayrimüslim lobiler aracılığı ile Türkiye’nin çıkarlarına aykırı düşen girişimlerinin önlenebilmesi için devletin tüm çalışan kesimlerle bütünleşerek ulusal ekonomiye sahip çıkmaları gerekmektedir. Kapatılan devlet banklarının yeniden açılması ile beraber eski kamu iktisadi kuruluşlarının tekrar devreye sokulması ve Oyak benzeri yardımlaşma kurumları aracılığı ile oluşturulacak  sosyal sektörün devreye girmesiyle, Türkiye‘nin sömürgeleştirilmesi süreci durdurularak yeniden Kemalist ekonomiye geçiş sağlanabilecektir. 
        Küresel emperyalizm Türk ulusunu dış baskılarla, dünyanın en yoksul toplumlarından birisi durumuna düşürmüştür. Türkiye’nin bu duruma sürüklenmesinde işbirlikçi ve mandacı politikacılarla satılmış aydın kesimlerinin çok ciddi rolleri olmuştur. Türkiye’nin satışından pay alan bu kesimler Türk devletinin yıkılarak yeni tür devlet modellerinin kurulmasına da aracılık yapmaktadırlar. Atlantik emperyalizmi ve İsrail siyonizminin kontrolu altında bir Büyük İsrail  yapılanmasına giden yolda, ulusal ve üniter yapıya saldıran ve bunu çökertmek isteyen girişimler  sömürge ekonomisi aracılığı ile Türk ulusuna dayatılmakta  ve bazı cemaatlar da bugibi planlarda aracı yapılmaktadır. Türkiye Cumhuriyetinin yer aldığı Trakya ve Anadolu toprakları dünyanın en zengin kaynaklarına sahip bulunmaktadır. Emperyalizm Türkleri dünyanın en zengin ülkesinde en yoksul halkı olmağa mahkûm etmiştir. Dışa açılma ve liberal görünümlü sömürge politikaları ile bir yarı sömürge devlet konumuna düşürülmüş olan Türkiye Cumhuriyeti daha bitmemiştir. Seksen yıl önce dayatılan 1929 ekonomik buhranından Türkiye nasıl Kemalist ekonomi anlayışı ile kurtulduysa, dış ekonomik ve emperyal çevreler bugün dayatılan 2009 ekonomik kirizinden de gene Atatürk Cumhuriyeti Kemalist ekonomi anlayışı ve uygulamalarıyla kurtulacaktır. Bunun için işbirlikçi kadroların devre dışı bırakılmaları ön koşuldur. Türkiye’yi satan ve her türlü zenginliğini yabancılara pazarlayan, yabancılarla ortaklıklar kurarak kendi ülkesinin sömürülmesine aracı olan işbirlikçi kesimlere karşı,Türk halkının yeniden silkelenerek toparlanması ve Atatürk’ün yolundan giderek kendisini bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkaran politikalara yönelmesi yaşamsal öneme sahiptir. Türk ulusu, yeniden büyük Türkiye ideali doğrultusunda bir ulusal program ile hem 2009 ekonomik krizinden hem de üçüncü dünya savaşı sürecinden kurtulmayı başarmak zorundadır. Bunun için şimdiye kadar başarısız olmuş tüm politikaların ve bunları yürüten kadroların siyaset sahnesinden silinmeleri gerekmektedir. Türkiye’yi yirmi birinci yüzyılda  ayakta tutacak, Atatürk döneminde olduğu gibi bölgesinin merkezi yapacak politikaları devreye sokabilecek yeni siyasal oluşumların bir an önce siyaset sahnesine getirilmesi, örgütlenerek iktidar yapılması bu aşamada yaşamsal  anlama sahiptir. Türkiye’nin sahip olduğu zenginliklerini ve ulusal çıkarlarını koruyacak yeni siyasal hareket ya da oluşumun daha fazla zaman yitirilmeden öne çıkması ve bilinçli halk kitlelerinin desteği ile ülke ve devletin kaderinde söz sahibi olması gerekmektedir. 
          Kemalist ekonomi ile gerçekleştirilecek daha güçlü bir Türkiye her türlü zorluğun ve engelin aşılmasını başaracaktır. Atatürk’ün dediği gibi, siyasal zaferlerin yeni ekonomik zaferlerle tamamlanmasının zamanı gelmiştir. Dünyanın en zengin ülkesinde dünyanın en yoksul halkı olmak kaderinin değiştirilebilmesi ancak Kemalist ekonomi ile mümkün olabilecektir. Yeniden Kemalist ekonomi ile daha bağımsız ve refah dolu günlere Türkiye kısa zamanda kavuşabilecektir. Beşer yıllık ekonomik kalkınma planları bu doğrultuda ulusal çıkarlar doğrultusunda uygulayamaya konulmalı, Türkiye’yi sömürgeleştiren İMF ve Dünya Bankası programları acilen kaldırılmalıdır. I929 buhranı gibi 2009 krizi de Kemalist ekonomi politikaları ile aşılmalıdır. Bu nedenle yeniden Kemalist ekonomiye dönülmelidir. 

5 Mayıs 2015 Salı

Türk Dünyasında Doğanın Dirilişi İlkyaz Nevruz Hıdırellez

Türk Toplumlarında Hıdırellez

Hıdırellez, Türk Dünyasında kutlanan ilk yaz bayramlarından biridir. Kaynağı çok eskilere dayanır. Bu bayrama Anadolu’da ve Anadolu dışında Türk halkı büyük ilgi gösterir. Birçok gelenek ve görenek bu vesileyle yaşatılır. Dolayısıyla Hıdırellez, Türk toplumunu canlandıran, birlik ve beraberliği pekiştiren bir olgudur.
Her canlı doğar, büyür ve ölür. Mevsimler de böyledir. Bahar bir doğuş, yaz gelişme, güz olgunluk, kış da bir uykuya dalıştır. Bu nedenle mevsimler arasında baharın önemi büyüktür. Ya da bahar diğer mevsimlerden farklıdır.
İnsanın güzelliğinin, gençliğinin, heyecanının, dorukta olduğu yılları ömrün baharı olarak nitelendirilir. İnsanlarda böyle de tabiatta farklı mı? Tabii ki değil, tabiatta da bahar şenlik, tazelik ve canlılıktır. Baharın gelişiyle tabiatta köklü değişiklikler olur. Bahçeler, kırlar renk renk çiçeklerle bezenir. Her taraf yemyeşil olur. Her yerde bir canlılık ve şenlik havası görülür. İnsanlar kışın vermiş olduğu uyuşukluktan, rehavetten kurtulur. Herkes coşar, yerinde duramaz olur.
İşte bu nedenle, baharın gelişine mevsimlerin yaşandığı hiçbir yerde kayıtsız kalınamaz. Ancak bu ilgi Türk Dünyasında biraz daha fazladır. Dolayısıyla Türklerin yaşadığı hemen her yerde baharın gelişiyle birlikte Nevruz ve Hıdırellez kutlamaları görülür. Bu kutlamalar da sayılamayacak kadar çok adet ve geleneklerimizin ortaya çıkmasını sağlar.
Hıdırellez havaların iyice ısındığı, Hızır ile İlyas’ın buluştuğuna inanılan 6 Mayıs günüdür. Dolayısıyla Hızır ve İlyas kelimelerinin halk dilinde birleştirilmesiyle Hıdırellez şeklini alan bu gün 6 Mayıs’ta kutlanır.
Bir rivayete göre de, Hıdırellez kavramı “Hıdır” ve “Ellez” adlarında iki sevgilinin adının birleştirilmesiyle oluşmuş ve bu sevgililer anılan günde birbirlerine kavuşmuşlardır. Kutlamalar sınırlı olmayıp, bu günlerin öncesinde ve sonrasında da görülür. Eski Türk Takviminde yıl iki ana bölüme ayrılır. 6 Mayıs – 8 Kasım arasındaki 186 günlük bölüme Ruz-ı Hızır (Hızır günleri, yeşil veya yeşeren günler); 9 Kasım –5 Mayıs arasındaki 179 günlük bölüme de Ruz-ı Kasım (Kasım günleri) denir. Buna göre Hıdırellez, Hızır günlerinin ilkidir.
Sebep ne gösterilirse gösterilsin aslında Hıdırellez kutlamalarının gerçek sebebi kışın sona ermesi ve de tabiatın canlanmasıdır. Miladi 6 Mayıs, yani Hıdırellez günü Rumi takvime göre 23 Nisana denk gelir. Halk arasında Rumi Takvime göre “Yedi Mayıs” ya da “Mayıs Yedisi” olarak adlandırılan bu gün, Miladi Takvime göre, 20 Mayıstır. Bu nedenle Giresun gibi, bazı yörelerimizde Hıdırellez 20 Mayıs’ta kutlanır. Ama genelde Hıdırellez kutlamaları 6 Mayıs günü yapılır. Aslında astronomik olarak da 6 Mayıs doğru bir tarihtir. 5 Mayısı 6 Mayısa bağlayan gece, güneş Ülker burcuna girer ve yaz başlar.
Görüldüğü gibi, kutlama günlerinde takvimlerden kaynaklanan, yörelere göre küçük farklılıklar vardır. Hıdırellez günü yazın başlangıcı olarak görülse de bazı yıllar, bazı yerlerde umulmadık soğuklar ve kar yağışı bile olur. Hatta “Hıdırellez yaz kapısı, yedi gün sürer tipisi” şeklinde bir atasözü de vardır. Böyle durumlarda kutlamalar ya ertelenir ya da kapalı yerlerde yapılır.
Hıdırellez, Türklerin İslamiyet’i kabul etmelerinden önce de kutladıkları önemli bir gündür ve kaynağı yüzyıllar öncesine dayanır. Bu kutlamalar İslamiyet’in kabul edilişinden sonra İslami motiflerle de zenginleşerek Türk kültür coğrafyasındaki yerini almış, İslamiyet’ten önce Türk toplumu içerisinde yer alan adetler de yaşatılmıştır ki bu konuda İslam dininin göstermiş olduğu toleransı da göz ardı etmemek gerekir. Çünkü aşağıda görüleceği gibi Hıdırellez günlerinde yaşatılan geleneklerden bir kısmı İslam Dininin esaslarına uymaz.
Bununla beraber, Türk Dünyasında Hıdırellez kutlamaları esnasında, kaynağı çok eskilere dayanan adet ve gelenekler ortaya çıkmıştır. Bunları şu şekilde gruplara ayırmak mümkündür:
1 -Kırlara Çıkma, Eğlene, Şenlik ve Oyunlar Düzenleme
2 -Yiyecek Hazırlama
3 -Temizlik Yapma ve Giyim Kuşam da ki Değişiklikler
4 -Hediyeleşme, Akraba Ziyareti ve Sosyal Dayanışma
5 -Ad Verme
6 -Ateş Yakma ve Üzerinden Atlama
7 -Hızır Baba İnancı
8 -Kabir Ziyareti, Kurban, Dua ve Diğer Dini Motifler
9 -Bolluk ve Bereket Gelmesi İçin Yapılanlar
10 -Sağlık, Mutluluk, Bahtı Açıklığı için Yapılanlar ve Tutulan Dilekler
11 – Diğer İnançlar
Kırlara Çıkma, Eğlence, Şenlik ve Oyunlar Düzenleme
Hıdırellez kutlamaları denilince ilk aklımıza gelen gelenek, kırlara çıkmadır. Çünkü baharın gelişiyle birlikte, insanlar kırlara çıkmak, güneşin, yeşilin tadını çıkarmak isterler. Bu gelenek çok eskiye dayanır.
Balıkesir’de Hıdırellez kutlamaları genellikle yeşillik, su kenarları ve ağaçlıklı mesire yerlerinde yapılır. Bu eski bir görenektir. En yoksul kimseler bile kendilerini bundan uzak tutamazlar. Bu gün genellikle yeşillikler arasında geçirilir.
Bilecik’in Söğüt ilçesinde Hıdırellez günü genellikle Ertuğrul Gazi Türbesinin koruluğu başta olmak üzere, yöredeki piknik alanlarına gidilerek, gün batımına kadar eğlenilir. Kasabadaki hemen her kes bu eğlencelere katılır. Eğer 6 Mayıs, hafta sonu tatili dışında bir güne denk gelirse, o gün genelde çalışılmaz.
Bolu’nun Yığılca ilçesinde Hıdırellez günü Melen çayı kenarına pikniğe gidilir, balık tutulur, oğlak kesilir, çocuklar için soğan kabuğu ile boyalı yumurta kaynatılır. Kutlamalar için suyun ve yeşilliğin bol olduğu yerler tercih edilir. Gölyaka’da güreşler düzenlenir.
Burdur Bucak’ta, Mayıs ayının ilk haftasına rastlayan Hıdırellez de Bucaklılar yeşillik, ağaçlık, sulak ve temiz havalı mesirelik yerlere giderler. Buralarda yenilir, içilir. Çeşitli oyunlar tertip edilerek eğlenilir.
Edirne ve çevresinde Hıdırellez eğlenceleri genellikle bir türbenin etrafında veya ağaçlık bir alanda yapılır. Yörede her yıl düzenlenen “Kırkpınar Güreşleri’nin kaynağı da Hıdrellez günü yapılan bir güreşe dayanmaktadır.
Hatta 1940’lı yıllara kadar, güreşler Hıdırellezden üç gün önce başlar, üç gün devam eder ve Hıdırellez günü sona ererdi. Böylece güreşler, kırlarda yapılan Hıdırellez kutlamalarının bir parçası olurdu.
Erzurum için baharın gelmesini müjdeleyen Hıdırellez, 6 Mayısta bir bayram havasında kutlanır. Abdurrahman Gazi Türbesi, Köşk, Hasankale, Ilıca, Serçeme, Söğütlü gibi mesire yerlerine giden halk piknik yapıp eğlenir. Önceden hazırlanan yiyecekler yenir ve teneke semaverlerde yapılan sıcak çaylar içilir. Başta Vali olmak üzere, Belediye Başkanları ve diğer üst düzey yöneticilerin de katıldığı kutlamalar ise Kuyular mevkinde yapılır.
Buradaki konuşmalarda Erzurum’u çok etkileyen ve aylarca devam eden kara kışın bittiği, Hıdırellez gününün birlik ve beraberlik günü olduğu, gelenek ve göreneklerin yaşatılması gerektiği dile getirilir. Daha sonra öğrenciler tarafından elma yeme yarışı, yoğurt yeme yarışı, telis yarışması, kaşıkla yumurta taşıma yarışı yapılır. Güreş tutulur. Mini skeçler oynanır. Erzurum Bar Ekibi oyunlar oynar. Türküler söylenip oynanır.
Eskişehir’in tüm ilçe ve köylerinde Hıdırellezin kutlandığı mesire yerleri vardır. Buralar bilhassa su kaynaklarının bulunduğu ağaçlık yerler ve harmanlıklardır. Halk buralarda Hıdırellez günü piknik yaparak eğlenir.
Isparta’da halk, Hıdırellez günü mesirelik yerlerde piknik yapmaya, eğlenmeye ve dinlenmeye gider. Isparta’da yılın ilk toplu kır gezisi bu gün yapılır.
İstanbul ve çevresinde Hıdırellez, ilk yaz veya seyran bayramı olarak adlandırılır. Eskiden daha çok rağbet görmesine rağmen günümüzde de kırlara çıkanlar çok olur.
İzmir’de Narlıdere ve çevresinde yaşayan Tahtacı Türkmenleri Hıdırellez günü kırlara çıkar, çalgılar çalar, şarkı, türkü söyleyerek, yer, içer eğlenirler. Çocuklar bu gün güneş doğmadan çiçek toplarlar ve evlerin kapılarına asarlar İzmit’te Hıdırellez günü mesire yerlerine gidilir, buralarda akşama kadar eğlenilir.
Karadeniz bölgesinin hemen her yerinde Hıdırellez kutlamaları çerçevesinde yine kırlara çıkılır ve toplu olarak horon tepilir.
Kırklareli’de Hıdırellez günü Aşağı Pınar ili İnci Dereye inilir. Burada çeşitli yemekler yenilir ve eğlenilir. Bu telaş esnasında delikanlılar tarafından yemek çalma adeti de vardır. Bu gün öğleden sonra hep eğlenceye ayrılır. Kırlarda salıncaklar, çıkrıklar kurulur. Kızlar bunlarda sallanıp dönerken çeşitli değişler söylerler.
Kütahya’da Hıdırellez günü kırlara çıkılır, çadırlar kurulur, dönme dolaplar, salıncaklar hazırlanır. Herkes eğlenir.
Manisa’nın Soma ilçesine bağlı Tarhala köyünde Hıdırellez günü başlamak üzere üç gün süreyle “kuzu bahçeleri”adıyla bir kutlama yapılır. Bu süre içinde, yayla gibi olan kiraz bağlarında kalınır. Köyden üç günlük yiyecek ve yatak götürülür, genelde hep kuzu yenir.
Safranbolu’da sabah namazı vaktinde kutlamaların yapılacağı yeşillik, sulak yerlere gidilir. Çünkü Hızır ve İlyas’ın sabah ezanı ile öğle ezanı arasındaki bir zaman diliminde buluşacaklarına inanılır.
Samsun’un Terme ilçesi Sakarlı beldesinde geleneksel hale gelen Hıdırellez şenlikleri yapılır. Şenlikler kapsamında at yarışları, yağlı güreş müsabakaları, halk konserleri, halk oyunları ve havai fişek gösterileri yapılır.
Sivas’ta Hıdırellez günü kırlara çıkılır. Yeşillik, ağaçlık ve sulu mesire yerlerinde piknik yapılır. Sinop’ta da Hıdırellez günü özellikle kadınlar kırlara çıkarlar. Bu güne Tekke bayramı veya Tekke günü derler. Bir gün önceden tekke yerinde dolap veya beşikler kurulur. Genç kızlar dolaplarda dönüp, beşiklerde sallanırken maniler söylerler. Daha sonra da “Alaylar alaylar” ve “Hisarımın çevresi” adlı oyunları oynarlar.
Tekirdağ’da, Hıdırellez genelde mesire yerlerinde kutlanır. Buralara günü birlik gidilir. Hemen her mesire yerinde Tekirdağ karşılaması, mendil oyunu, çiftetelli ve mendil kapma, can topu, istop, ip atlama, salıncak gibi çeşitli sportif oyunlar oynanır.
Yozgat’ta en zengin sofralar, Hıdırellez günü kırlarda, ağaç gölgeleri ve çimenler üzerinde açılır. Nişanlı oğlu veya kızı olanlar, dünürleri ile birlikte kırlara çıkıp yer, içer, eğlenirler ki buna “Eğrice yapma” denir.
Sivas’ta ise Hıdırellez gününe “Eğrilce”adı verilir. Nişanlı gelini olan aileler, bu gün gelinlerini ve gelinin akrabalarını pikniğe götürürler. Kırlarda yer içer, eğlenirler.
Hemen her yörede olduğu gibi, Zonguldak’ta da Hıdırellez günü kırlara çıkılır. 5 Mayıs gecesi, evinde bekâr erkek ve kız çocuğu olanların kapılarına teneke çakılır. Bu tenekenin anlamı, yarın toplanın pikniğe ve eğlence yerlerine gidelim demektir. Bu uyarıyı alan herkes sabah erkenden pikniğe giderler. Halkın büyük bir bölümü yeşil ve düz alanlarda eğlenir. Top oynanır, çeşitli yarışmalar düzenlenir ve getirilen yiyecekler bir arada yenir. Yöresel türkü ve maniler söylenir.
Ankara, Amasya, Balıkesir, Bursa, Çanakkale, Çorum, Diyarbakır, Edirne, Hatay, Isparta, İçel, İzmir, Kayseri, Kırklareli, Kütahya, Manisa, Mardin, Ordu, Samsun, Sinop, Trabzon, Yozgat gibi illerimizde Hıdırellez günü (6 Mayıs) festivaller düzenlenir.
Anadolu’nun hemen her yöresinde yaşatılan bu geleneklere Anadolu dışındaki Türk Dünyasının muhtelif yerlerinde de rastlanır. Kırlara çıkmanın yanı sıra Hıdırellez günlerinde çeşitli seyirlik oyunlar da sergilenir. Bu tür faaliyetlerle eğlencelere renk katılır.
Ahıska Türkleri Hıdırellez günlerinde kutlamalar yaparlar. Hıdırellez günü, yakın köylerin halkı toplanarak dağa temaşaya çıkarlar, çalgılar çalıp eğlenirler. “Yığınak” dedikleri bu eğlenceler bir ay kadar devam eder. Biçim zamanı yeniden köylere dönülür.
Azerbaycan Türkleri Hıdırellezi 10 Şubatta kutlarlar. Kiçik çile ya da Hıdır Nebi bayramı olarak da adlandırdıkları bu günde çeşitli şenlikler düzenlerler. Çocuklar ve gençler evleri gezip, hediyeler toplarlar. Maniler söylenir, oyunlar oynanır.
Gagavuzlar ise Hıdırellez günü tartılırlar. Mevsim içinde zayıflayıp zayıflamadıklarına bakarlar. O gün her yerde oyunlar oynanır.
Kırım Türkleri, Hıdırellezden birkaç gün önce de eğlenmek için kırlara çıkarlar. Bu adete “Yavur yüzü” denir. Hıdırellez öncesinde kırlara çıkmak, bölgede yaşayan Hristiyanlardan önce Hıdırellezi karşılamak içindir.
Makedonya Türkleri, Hıdırellez günü su başlarına, ağaçlık yerlere giderek piknik yapıp eğlenirler.
Üsküp’te 5-7 Mayıs tarihleri arasında Uluslar arası Çalıklı Hıdırellez Bahar Şenlikleri Festivali düzenlenir. Bu festivale Ülkemizden de sanatçılar katılır.
Kosova’da da Hıdırellez kutlamaları oldukça yaygındır. Kosova şehirlerinden başlayarak en küçük köylerine kadar bu gelenek güzel bir çayırda, güzel bir kaynak, güzel bir nehir kenarında veya ünlü bir türbe etrafında ama hep açık havada, yeşilliğin bol olduğu bir yerde yaşatılır. Salıncaklar kurulur, davullar, zurnalar çalınır, oyunlar oynanır.

Yiyecek Hazırlama
Hıdırellez kutlamalarının en eski geleneğine uyarak kırlara çıkanlar tabii ki yanlarına çeşitli yiyecekler alırlar. Ev hanımları günlerce önceden başlayarak kırlarda ve bayram süresince evlerde yenilecek ya da fakir fukaraya, konu komşuya dağıtılacak veya çocuklara verilecek olan yiyecekleri hazırlamaya başlarlar.
Anadolu’nun hemen her yerinde bu tür hazırlıkları görmek mümkündür.
Bolu’nun Gerede ilçesinde Hıdırellez günü davul çalınarak Esentepe’ye gidilir. Herkesten odun toplanarak ateş yakılır. Yemekler pişirilir ve hep birlikte eğlenilir. Cumaova ilçesinde ise, Hıdırellez günü gelmeden önce kuru mısır pişirilir. Küllü su ile kabukları sıyrılır ve herkese ikram edilir. Hıdırellez çorbası olarak keşkek pişirilir.
Balıkesir’de Hıdırellez öncesinde, o gün yenecek yiyecekler hazırlanır. Özellikle “keşkek” yapılır. Eğer piknik için gidilen yerde akşama kadar kalınacaksa, genelde yiyecekler götürülür ve yemekler orada pişirilir. Yörede Hıdırellez günü yapılan yemekler şunlardır: kuzu eti, yaprak sarması, sebzeli yemekler, börek, pirinç veya bulgur pilavı, sütlaç, irmik veya un helvası. Ayrıca Hıdırellez günü sabahleyin kırlarda süt ve sütlü kahve içilir.
Erzurumlu hanımlar Hıdırellez günü mesire yerlerinde yemek üzere kete, çörek, baklava, börek, et, yumurta, civil peynir, taze lor gibi yiyecekler hazırlarlar.
Eskişehir’de ise, Hıdırellez günü mesire yerlerinde yemek için çörekler, gözlemeler, göbekliler, pastalar yapılır ve bol miktarda yumurta haşlanır. Bu iş yapılırken, suya soğan kabuğu atılır ve yumurtaların boyanması sağlanır.
İzmir’de yaşayan Tahtacı Türkmenleri Hıdırellez günü bol bol süt içerler. İzmit’te Hıdırellez günü için her evde hazırlık başlar. Kırlarda yenecek dolma, çörek, kaynamış yumurta, mücver, börek gibi yiyecekler hazırlanır.
Kandıra’da o yılın ilk beyaz peyniri Hıdırellez günü yapılır.O gün erkenden kalkan çocuklar mandıra denilen koyun ağıllarına giderek bu peynirden yerler.
Kırklareli’de Hıdırellez için özel yemekler hazırlanır. Özellikle kuzu ve oğlak kesilir ve bunların etleri pişirilir. Çörek yapılır. Çörek bir nevi yağlı, yumurtalı ekmektir. Hıdırellezden bir gün önce pazılar açılır., çörekler döşenir, aralarına yumurta, peynir ve yağlar sürülür. Hıdırellez sabahı üç beş aile toplanarak bir fırın yakarlar. Tepsiler içindeki çörekler pişirilir. Yine Hıdırellez için, hayvanların ilk süt mahsullerinden taze peynir yapılır.
Kütahya’da Hıdırellez günü kırlarda yemek üzere hemen her evde en nefis yemekler hazırlanır. Kuzu kızartmaları, dolmalar, börekler, helvalar yapılır. Yöresel “kirdi pidesi” ve “hamırsız” gibi yiyecekler bu güne ayrı bir özellik katar. Ayrıca, gözleme denilen Kütahya böreği, peynirli pide, tahinli ve haşhaşlı lokum, cimcik mantı, güveç, su böreği, baklava, irmik helvası gibi şeyler de kır eğlencelerinin vazgeçilmezidir.
Sakarya’nın Pamukova ilçesine bağlı köylerde Mayısın altısında, yani Hıdırellez günü başlayıp Mayısın sonuna kadar devam eden pilav pişirme geleneği vardır. Her köyün pilav günü ayrıdır. Pilavlık malzeme köylülerin ortak katkısı ile temin edilir. Büyük kazanlarda pişirilen pilav, davetlilerin de katılımı ile öğle namazından sonra çayırlık bir alanda yenir. Böylece dostluk ve samimiyet de gelişir.
Sivas’ta Hıdırellez günü için, tava adı verilen, fırında pişirilmiş et yemekleri, börek, mantı, su böreği, yumurta gibi yiyecekler hazırlanır.
Sinop ve çevresinde Hıdırellez dolayısıyla kadınlar tarafından düzenlenen Tekke günü için herkes maddi durumuna göre kuzu doldurur, tavuk pişirir, helva, börek ve türlü türlü hamur işi ve tatlılar yaparlar.
Trabzon’da düzenlenen Hıdırellez törenlerinde ise kuzu çevrilir, tavuk dolması, yalancı dolma, un helvası, hamsi buğulama gibi yemekler yapılır.
Yozgat’ta da Hıdırellez hazırlıkları genelde giyim ve yiyecek üzerinedir. Senenin en leziz ve çeşitli yemekleri Hıdırellez günü için hazırlanır. 5 Mayıs günü hemen her evde hazırlık vardır. Hanımlar ocağı çift yakar. Hatta bazıları mangala da kömür dökerek üç eder. Hanımların peştemalları akşama kadar çıkmaz. Kızlar, gelinler ve de kaynanalar bu faaliyete katılırlar. Kimi hamur açar, kimi sini kızartır. Kazanların biri iner, biri kalkar. Akşamın nasıl olduğu anlaşılmaz.
Zonguldak’ta Hıdırellez günü yenmek üzere genellikle büyük kazanlarda bulgur ve et karışımından oluşan pilav, tavuk ya da koyun etinden haşlama yapılır. Bu yemeklerin yanında helva ve börek bulunur. Ayrıca gözleme, boyanmış yumurta, baklava, su böreği, çörek ve meyve gibi yiyecekler yenir. Hıdırellezde en çok yapılan yöresel yemekler ise “keşkek”, “mıhlama” ve “bandırma”dır.
Anadolu dışında da Hıdırellez dolayısıyla çeşitli faaliyetler görülür. Mesela, Makedonya Türkleri Hıdırellez günü özel öğle yemeği hazırlarlar. En yoksul aileler dahi, “Kaymakçina”denilen bir çeşit yumurtalı süt tatlısı ve “Sütpite”denilen yumurtalı süt böreği hazırlarlar. Kosavalılar da Hıdırellez dolayısıyla, en sevdikleri yemekleri hazırlarlar.
Azerbaycan’da ise, Hıdır Nebi bayramının kutlandığı gün bütün evlerde haşıl pişirilir, pilav yapılır.
Batı Trakya’da Hıdırellez gününün özel yiyeceği “gölle”dir. Hıdırellez akşamı, hemen her yörede görevlendirilen bir kadın kendi muhitindeki komşuları gezerek her evden birer tas mısır toplar. Toplanan mısırlar ve odun, kazan, tepsi gibi malzemeler Hıdırellez günü piknik yapılacak yere götürülür ve mısır akşamdan ıslatılır. Hıdırellez günü kadınlar erkenden gidip ateş yakarlar, akşamdan ıslattıkları tuzlu mısırı kaynatırlar ve böylece Hıdırellez gününün öğle yemeği olarak düşünülen “gölle” hazırlanmış olur.

Temizlik Yapma ve Giyim Kuşamdaki Değişiklikler
Görüldüğü gibi Hıdırellez günlerinde Türk Dünyasında büyük bir canlılık yaşanır. Bu canlılık tabii ki bu günle sınırlı değildir. Çünkü, bu günün öncesinde başlayan faaliyetler vardır. Temizlik yapma ve kıyafet temin etme telaşı da bunlardan biridir. Bu günler Türk Dünyasında bir bayram havasında kutlanır. Dolayısıyla da bayram denilince akla temizlik gelir.
Hıdırellez öncesinde Andolu’nun birçok yerinde, Bursa, Bolu ve Yozgat’ta olduğu gibi, ev hanımları temizlik faaliyetlerine başlarlar.
Balıkesir’de Hıdırellez hazırlıklarının önemli bir kısmını ev ve çevre temizliği oluşturur. Bazıları da bir hafta öncesinden kendilerine yeni elbise alır veya diktirirler.
Türk toplumu Hıdırellez öncesinde temizlik faaliyetlerine daha çok yer verip, evlerin ve çevrenin daha temiz olmasına dikkat ederken, o günlerde giyilen kıyafetlerin de temiz, düzenli ve de yeni olmasına özen gösterir.
Bolu’da Hıdırellez günü özellikle kadınların giyime verdikleri önem bir maniyle şöyle dile getirilir:
Yandım alamadım
Para bulamadım
Kocama deyemedim
Hıdırellez günü geyemedim.
Söğüt’te, Hıdırellez günü pikniğe ya da türbe ziyaretine giden nişanlı kızlar ve yeni gelinler beraberlerinde getirdikleri tüm giysileri gün boyunca değiştirerek giyerler.
Erzurum’da Hıdırellez temizliğine bir hafta öncesinden başlanır. Hıdırellez gününe iş bırakılmaz ve o gün iş yapmak iyi sayılmaz.
Eskişehir’in hemen her yerinde Hıdırellez öncesinde duruma göre evler sıvanır ya da boyanır. Bahçeler temizlenir. Tabii ki vücut temizliğine de özen gösterilir. Hıdırellez sabahı gün doğmadan kalkılarak çocuklar banyo yaptırılır, sandıklardan bayramlık giysiler çıkarılarak giyilir.
Yozgat’ta Hıdırellez ya da eğrice hazırlıkları daha çok giyim ve yemek üzerinedir. Yozgatlıların çoğu bahar elbiselerini ilk defa Hıdırellez günü giyerler. Özellikle genç kadınlar ve kızlar bu gün güzel desenli, üstün kaliteli, modaya uygun ve yeni bir elbise ile dışarı çıkmak isterler. Nişanlı oğlu veya kızı olanlar da Hıdırellez dolayısıyla gelinlerine ve damatlarına giyecek ağırlıklı hediyeler gönderirler.
Sinop’ta Hıdırellez dolayısıyla kutlanan Tekke bayramı ya da tekke günü için de kadınlar yeni elbiseler alırlar.
Kütahya’da Hıdırellez dolayısıyla kırlara çıkan kadınlar, kızlar en güzel elbiselerini giyerler. Hatta orada değiştirmek için birkaç takım elbise de bohçalarda bulundurulur.
Zonguldak’ta Hıdırellez günü herkes temiz ve yeni giysiler giyer.
Gagavuzlar, Hıdırellez öncesinde de yaza hazırlık olarak temizlik yaparlar.
Makedonya Türkleri Hıdırellez günü mutlaka banyo yaparlar. Ayrıca kadınlar kına yakar ve süslenirler. Makedonya’da köylerde yaşayan Arnavutlar ise, Hıdırellez gecesini uyanık geçirmeye çalışırlar ve hava nasıl olursa olsun akarsuda yıkanırlar.
Kosova’da yaşayan Türkler, Hıdırellez günü erken saatlerde temizlik yaparlar. Pencereler, kapılar temizlenir, duvarlar, ağaçlar kireçlenir, her taraf süpürülerek temizlenir.
Hediyeleşme, Akraba Ziyareti, Sohbetler ve Sosyal Dayanışma
Hediyeleşme, akraba ziyareti, eşle dostla sohbet, zayıfa yoksula yardımcı olmak toplumumuzun her zaman ön planda tuttuğu hasletlerdendir. Bu hasletler bayramlarda daha da artarak devam eder. Hıdırellez günleri de bayram havasında kutlandığı için, bu günlerde Anadolu’nun sevecen, sıcak kanlı insanları hemen her yörede her zamankinden daha fazla eşini dostunu ziyaret eder. Bu arada yardımlaşma da doruk noktasına ulaşır.
İzmir’de nişanlı kızın evine erkek tarafınca bir kuzu götürülür. Kuzunun alnına bilezik veya altın takılır.
Kırklareli’de Hıdırellezde yenmek için, hayvanların ilk süt ürünlerinden yapılan taze peynirden, koyun ve keçisi olmayanlara da dağıtılır.
Kırıkkale yöresinde erkek tarafı, nişanlı gelinleri için, Hıdırellez günü süslenmiş bir kuzu gönderir.
Sivas’ta nişanlı kızlara Hıdırellez günü giyecek hediye edilir. Ayrıca gelin, gelinin akrabaları ve erkek tarafının akrabaları birlikte bir mesire yerinde eğlenmeye giderler.
Söğüt’te Hıdırellez günü çıkılan mesire yerlerinde özellikle erkekler birbirleriyle sohbet ederek vakit geçirirler.
Tekirdağ’da insanlar, Hıdırellez günü, yiyecek, giyecek gibi şeylerini başkalarıyla paylaşma yoluna giderler. Hıdırellez günü hazırlanan yemeklerden, kesilen kurbanlardan fakirlere dağıtılır.
Tokat’ta Hıdırellez günü erkenden kalkılır ve dargın olanlar barıştırılır. Gönüller alınır.
Zonguldak’ta Hıdırellez günü mümkün olduğunca muhtaçlar, yaşlılar ve çocuklar sevindirilmeye, onlara iyilik edilmeye çalışılır. Herkes böyle bir gayret içindedir. Mesire yerlerinde bir arada bulunan insanlardan bir kısmı çeşitli oyunlarla eğlenirken bir kısmı da sohbet etmeyi yeğler.

Ad Verme
Hıdırellez Türk toplumunu o kadar çok etkiler ki bu etki yer ve şahıs adlarına, hatta atasözü ve deyimlere bile yansır.
Türk Dünyasının hemen her yerinde “Hızır-İlyas”, “Hıdırellez” ve “Hıdırlık” adını alan pek çok cami, tekke, ziyaret yeri, türbe, mezarlık, dağ, tepe, mesire yeri, akarsu ve köy vardır.

Mesela, Ankara’da Hıdırlık Türbesi, Çorum’da Hızırlık Ziyaretgâhı, Denizli’de Hızırlık Sultan Ziyareti, Edirne’de Hızırlık Tekkesi, Hatay’da Hızır Makamı, Kütahya’da Hızırlık Mescidi, Merzifon’da Hızırlık Tepesi, Mudurnu’da Hızırlık Kayası, Ladik’te Hızırlık Ziyareti, Giresun’da Hızır Kayaları sayılabilir.
Afyon yakınlarında bir dağın adı “Hıdırlık Tepesi”dir.
Ağrı’nın Hamur ilçesine bağlı Hıdırdodik köyü vardır.
Amasya’da Hızır-İlyas Camii vardır. Ayrıca, Hamamözü bucağına bağlı “Hıdırlar köyü” bulunmaktadır.
Antalya’da Kumluca ilçesine bağlı köylerden birinin adı Hızırkahya köyüdür.
Balıkesir’in Dursunbey ilçesinde “Hıdırlık Dede”adını taşıyan bir yatır bulunur ve evlenmek isteyen kızlar mezarını taşlayıp etrafında üç defa dönerler. Sonra taş yığınının hemen yanına çömelerek toprak üzerine bir erkek resmi yaparlar.
Bingöl’de İlyas Gölü vardır. Bolu’nun Düzce ilçesine bağlı köylerden biri Hızırdere adını taşımaktadır.
Çanakkale’nin Yenice ilçesine bağlı köylerden birinin adı “Hıdırlar”, Lapseki ilçesine bağlı köylerden birinin adı da “İlyas köy” dür.
Çankırı’nın merkez ilçeye bağlı köylerinden birinin adı “Hıdırlık köyü” dür.
Çorum’da Hıdırlık Mahallesi diye bilinen bir semt vardır. Aynı isimle anılan camide kubbeli bir mahalde bulunan sandukalar “Hıdırlık Sultan” ismiyle anılır. Ayrıca, Mecidözü ilçesi yakınındaki Elvançelebi köyündeki tekkede, Hızır’a izafe edilen bir makam ve bir çeşme vardır.
Diyarbakır’ın doğusunda ve Dicle nehrinin kuzeyinde Hızırilyas/Hıdırilyas köyü vardır.
Divriği’nin Kuluncak köyünde Hızır Pınarı vardır, burası kutsal kabul edilir ve halk burada kurban keser.
Erzurum’un Horasan ilçesine bağlı Hızırilyas köyü bulunmaktadır.
Eskişehir’de Hıdırellez günü kutlamaların yapıldığı mesire yerlerine Hıdırlık –Hızırlık adı verilir.
Hatay’da “Dokuz Kardeş”çayının kolları arasında beyaz kubbeli, dört köşeli ve tek kapılı ziyaret yerleri, “Hıdır” olarak adlandırılır. Samandağ ilçesine bağlı köylerden biri “Hıdırbey köyü”dür.
Isparta’nın Yalvaç ilçesindeki bir mesire yeri “Hıdırlık”adını taşır. “Hıdır Tepe” de denilen bu yerde Yalvaçlılar Hıdırellezi kutlarlar.
İzmir’de Hızır-İlyas Boğazı ve Hızır-İlyas Adası adını taşıyan mekanlar vardır.
Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesinde Hıdranlıkantarma; Nevşehir’in Kozaklı ilçesinde Hızıruşağı; Muğla’nın Datça ilçesinde Hızırşah adlı köyler mevcuttur.
Kayseri’nin Yahyalı ilçesine bağlı “İlyas köy”bulunmaktadır.
Kırklareli’nin Merkez ilçeye bağlı köylerinden biri, “Karahıdır”adını taşır. Kırklareli merkezde de bir mahallenin ve eski İstanbul yolu üzerinde 19.yüzyılda yapılmış bir çeşmenin adı “Kocahıdır”dır. Ayrıca, Pehlivanköy ilçesine bağlı bir köyün adı da “Hıdırca”dır.
Kütahya’da mesire yerlerinden biri “Hıdırlık” adını taşır. Simav ilçesine bağlı “Hıdırdivanı”adlı bir köy bulunmaktadır. Yine Kütahya’da, Selçuklular tarafından XIII. Yüzyılda yapılmış “Hıdırlık Mescidi” adını taşıyan bir yapı mevcuttur.
Sivas’ta, Ellezler (İlyaslar) adını taşıyan bir aile vardır. Bazı yörelerimizde “Ellez”soyadı olarak da kullanılmaktadır.
Tunceli’nin Çemişgezek ilçesine bağlı köylerden birinin adı “Hıdır Oğuz”dur. Yörede, “Üryan Hıdır” adıyla anılan bir ziyaretgah bulunmaktadır. Yine aynı yerde, Payamdüzü Köyü yakınlarında Hıdır İlyas mevkii bulunmaktadır.
“Adım Hıdır, elimden gelen budur” sözü ve Hıdırellez birleşik ismini oluşturan Hıdır ve İlyas adları Anadolu’da yaygındır. “Hıdırlar”sözcüğü de soyadı ve de takma ad olarak kullanılır.
Türkiye dışında, Azerbaycan, Türkistan, İran, Irak, Suriye, Lübnan, Mısır, Cezayir ve Fas gibi ülkelerde Hızır’a ait olduğu kabul edilen makamlar vardır. Ayrıca, Tuna nehrinin Karadeniz’e döküldüğü yerde Hızır-İlyas Boğazı yer alır. Bir diğer Hızır-İlyas Boğazı da Preveze yakınlarında bulunur. Midilli Adasının batısında Hızır-İlyas Adası, Kırım’da Azak şehri yakınlarında Hızır-İlyas makamı, Hindistan’ın Koka şehrinde Hızır-İlyas adını taşıyan bir mescid bulunur. İran’da Abadan sahilinde Hızır-İlyas’a ait bir makam ve Hürmüz şehrinde bir mezar vardır. Kudüs yakınında Karye-i Hızır-İlyas adlı bir köy ve Hz. İlyas’a ait olduğu sanılan Mühr-ü İlyas, Makam-ı Hazreti İlyas adını taşıyan bir makam bulunur.

Ateş Yakma ve Üzerinden Atlama
Hıdırellez geleneklerinden biri de ateş yakma ve üzerinden atlamadır. Mesela,Bolu’nun Mengen ilçesinde Hıdırellez günü ateş yakılıp üzerinden atlanır.
Burdur’da Hıdırellez günü, kuru otlardan ve tahtalardan ateş yakılır. Yılın başarılı ve verimli geçmesi için herkes bu ateşin alevleri üzerinden atlar.
Bursa’nın bazı mahallelerinde ve köylerinde Hıdırellez sabahı daha gün doğmadan sokaklarda, daha çok dört yol ağızlarında eski hasırlarla ateş yakılır ve üzerinden atlanır. Bu eski bir Türk geleneğidir. Ateşten atlayanların sıhhatli olacağına inanılır.
Nazardan koruyacağı inancıyla, yakılan ateşten kalan küllerden alına sürülür. Uludağ yöresinde yaşayan Türkmenler, 5 Mayısı 6 Mayısa bağlayan geceyi “Ateş Gecesi”olarak adlandırırlar. Köy meydanlarında ateş yakarak üzerinden atlarlar ve çeşitli oyunlar oynarlar.
Eskişehir’de Hıdırellez günü en önemli olay ateşten atlamaktır. Gerek il ve ilçe merkezlerinde sokak aralarında, gerekse köylerde yakılan ateşler sabaha kadar canlı tutulmaya çalışılır. Evlerden toplanan eski hasırlar, otlar, samanlar ve çalı çırpıdan yakılan bu ateşlerin üzerinden atlanırken şu sözler söylenir:
Gavur taş ben kuş.
Gavur karsı yarık ben yürük.
Gavur kara toprak ben yeşil toprak.
Bu sözleri söyleyerek yedi defa ateşin üzerinden atlandığında, günahlardan arınıldığına, hafiflik kazanıldığına inanılır.
İstanbul Halkalı’da da Hıdırellez akşamı köy meydanlarında ateş yakılır ve üzerinden atlanır. İnanışa göre, bütün fenalıklar, musibetler ateşten atlarken öteki tarafta kalır ya da ateşe dökülür. Bir daha da eski sahibini bulamaz. Evlerdeki eski hasırları yakmak da uğurlu sayılır. Her türlü uğursuzluk hasırın yanmasıyla yok olur.
İzmir’de ise Hıdırellez eğlenceleri 5 Mayıs’ta düzenlenen “çalı çırpı gecesi”ile başlar. Akşamüzeri evlerden getirilen veya bahçelerden, arsalardan toplanan odunlar, çalı çırpı ve tahta parçaları hava kararınca yakılır. Müzik eşliğinde oynanır. Ateşin üzerinden üçer defa atlanır. Bazı yöreler de ise değnek uçlarına mum bağlanıp, yakılır ve bu şekilde diğer mahalle ve meydanlar gezilir. Ateş söndükten sonra bu yöremizde de herkes nazar değmemesi için alnına kül karası sürer.
İzmit’te Hıdırellez gününün akşamında sokaklarda ateş yakılır. Büyük küçük tüm mahalle sakinleri bu ateşten atlar. Ateşten atlamanın “kaza ve belalardan kurtulma” anlamına geldiğine inanılır.
Kırklareli’de Hıdırellez gecesi evlerin önünde hasırlar yakılır ve ateşin üzerinden atlanır. Kilis ve çevresindeki köylerde Hıdırellez akşamı ateş yakılır ve etrafında çeşitli seyirlik oyunlar oynanır. Kütahya’da da Hıdırellez ateşi yakılır.
Tekirdağ’da da Hıdırellez günü hasır yakma ve üzerinden atlama adeti vardır. Küçük çocuklar kollarından tutularak ateşin üzerinden atlatılır. Korkanlar ise, ateşin harareti geçince atlar. Kısacası, ateşten atlamayan kimse kalmaz. Ateşten atlayanlar, kötülük perilerinden daha üstün ve daha kuvvetli olduklarına inanırlar.
Uludağ ve çevresinde Hıdırellez akşamı, yani 5 Mayısı 6 Mayısa bağlayan gece, “Ateş Gecesi” adıyla delikanlılar arasında eğlenceli bir gece alemi yapılır. Çocuklar, delikanlılar ve bütün gençler evlerindeki eski hasırlar ve yanabilecek ne kadar madde varsa, hepsini köy meydanına yığarlar. Etrafını çevirerek, ateşin üzerinden atlarlar ve ateşin çevresinde oyun oynayıp türkü söyleyerek gece yarısına kadar eğlenirler.
Zonguldak’ta Hıdırellez günü ateş yakma adeti görülür. Geniş bir alanda yakılan bu ateşin üzerinden atlanıldığında, bir yıllık günahların kişinin üzerinden kalkacağına, kısmetinin açılacağına inanılır.
Anadolu’nun birçok yöresinde görülen bu adet, Anadolu dışında da yaygındır. Mesela, Dobruca Türkleri, Nevruz günü olduğu gibi Hıdırellez günü de ateş yakarak üzerinden atlarlar. Özellikle çocuklar ateşin üzerinden, “ağırlığım gavura”diyerek atlarlar.
Gagavuzlar’da özellikle Hıdırellez günü ateş yakma ve üzerinden atlama adeti vardır. Hatta bu günden sonra kırlara çıkacak bütün koyunlar da ateşin üzerinden atlatılır. Onların da böylece belalardan, kötülüklerden korunacağına inanılır.
Makedonya’da yaşayan Yörükler içinse, Hıdırellez önemli bir gündür.Dolayısıyla Hıdırellez akşamı bütün gençler yüksek yerlerde ateş yakarlar.
Bütün bu adetler, ateş kültü ile ilgilidir. Eski Türklerde ateş kutsal sayılır, Tanrı’nın bir hediyesi olarak görülürdü. Bu yüzden Türk topluluklarında eskiden beri ateşe tükürmek, ateşi su ile söndürmek, ateşle oynamak hoş karşılanmaz. Ayrıca ateşin kötülükleri, hastalıkları yok ettiğine inanılır. Bu nedenle ateşin üzerinden atlayan insanlar, bütün ağırlığın, uğursuzluğun, ağrı, acı ve kötülüklerin üzerilerinden dökülerek yanmasını temenni ederler. Ateşin temizleme ve arındırma özelliği olduğuna inanılır.

Hızır Baba İnancı
Kaynağını Hıristiyan inancından alan ve dünya toplumlarının hemen hepsinde yılbaşı sembolü olarak bilinen “Noel Baba” figürüne benzer bir figür, Türk Dünyasında Hıdırellez kutlamaları esnasında da ortaya çıkar ki bu “Hızır Baba” figürüdür. Hıdırellez kavramı da Hızır’la ilgili olup, Hızır ve İlyas adlarının halk ağzında birleştirilmiş şeklidir.
Gümrü’de yaşayan Türkler arasında da benzer adetler görülür. Sac üzerinde kavrulmuş buğday un şekline getirilir. İçine şerbet karıştırılarak biraz pişirilir. Govud adı verilen bu yiyecek ve biraz da su, niyet edilerek bir odaya konur. Hıdırellez gelip bu sudan içip, govuddan yerse, niyet sahibinin bütün niyetleri gerçekleşir. Bu maksatla oda üç gün kapalı tutulur. Önceden işaret konulmuş olan su ve govudda bir azalma olmuşsa, Hıdırellezin geldiğine inanılır ve dileklerin gerçekleşmesi beklenir.
Tebriz bölgesinde Kırklar adını taşıyan Türk aşireti, Hoy-Rizaiye civarındaki Karakoyunlu Türkmenleri ve Tatarlar’da da benzer gelenekler vardır. Tatarlar Hıdırellez akşamı, yere serdikleri beyaz bir örtü üzerine un serperler.Ertesi sabah unun üzerinde Hıdır’ın atının izini ararlar ve eve gelip gelmediği hakkında hüküm yürütürler. Eğer at nalına benzer bir ize rastlarlarsa, bu undan derhal ekmek yaparlar, bir kısmını yer, bir kısmını da dağıtırlar.
Türkistan sahasında kut veren, kutlu kılan, ilahi kaynaklı varlık ve şahısların ortak adı “Kıdır” olarak bilinir. Altay, Kazak ve Kırgız Türkçesinde “Kıdıruv”kelimesi gezmek, seyahat etmek anlamına gelir. Aynı şekilde Altay, Kazak, Kırgız, Karakalpak ve Doğu Türkistan Türklerinde, sürekli halk arasında gezen,insanlara yardım eden varlık kut iyesi sayılır ve “Kıdır”adıyla anılır.
Kazak Türklerinde ise Nevruz günü aynı zamanda “Hıdırellez günü” olarak da anılmaktadır. Hızır iyiliği ve cömertliği temsil eder.Hızır yeni düşen güneş ışığının sembolüdür. Burada 6 Mayıs Hıdırellez günü, Nevruz’la birleştirilmiştir.
Anadolu’nun pek çok yöresinde Hıdırellez günü kırlarda kuzular kesilir, yemekler yenir. Ancak bunlar hep Hızır için yapılır. O’nun elinin değeceği her şey şifalı addedilir. Bu nedenle, gül ağaçlarının yoksa diğer ağaçların dallarına akşamdan elbiseler asılır. Hızır gece gelip o elbiselere dokunursa, o yıl hastalıklardan uzak sağlıklı ve mutlu bir yıl geçirileceğine inanılır.
Bazı yörelerimizde ise, Hıdırellez günü kırk bir çeşit çiçek toplanıp, kaynatılır ve suyu Hızır’ın içtiğine inanılan ab-ı hayata benzetilerek içilir. Hızır’ın geçtiği yerlerde nasip-kısmet dağıttığı inancı yaygındır. Bu nedenle Hıdırellezden bir gün önce, iki genç kız ellerinde su dolu bir küple kapı kapı dolaşarak talih açmak için, kadınlardan küpe, yüzük, toka, düğme, iğne gibi nişanlar toplar ve dilek dilenerek bunlar küpün içine atılır. Üzeri beyaz bir tülbentle bağlanarak bir gül ağacının altına saklanır. Ertesi gün sabahın erken saatlerinde toplanan kadınlar küpü açarlar. Nişanlardan haberi olmayan bir kız elini güvece sokarak bir nişan çıkarır ve avucunda saklar. Diğer bir kız da ezberden mani okur. Okunan mani, çıkan nişanın sahibine aittir. Maniler dileğe göre etraftakilerce yorumlanır.
Yine Hızır’ın geldiğine inanılan Hıdırellez gününün bir gün öncesinde sekiz-on yaşlarında bir kız çocuğuna tuzlu hamur yaptırılır. Bu hamur çörek şeklinde pişirilerek iki kısma ayrılır. Bir kısmı evin damına konur. Onu bir karga alır ve hangi yöne giderse, gencin kısmetinin o yönde açılacağına inanılır. İkinci kısım ise akşam yemeği yerine yenir ve su içilmeden uyunur. Çöreğin etkisi ile çok susayan kişiye rüyasında Hızır, sevdiği ya da evleneceği kişiyi gösterir. Onun eliyle su ikram eder. Böylece bekar gençler evlenecekleri kişileri, nişanlı kızlar ve taze gelinler de gurbetteki sevdiklerini rüyalarında görmüş olurlar. Anadolu’nun bazı yörelerinde ise Hızır’ın geleceği akşam herkes atının yelesini ve kuyruğunu yıkayıp tarar, örgü yapar. Eğerini vurur, gemler, göğsüne ve boynuna gerdanlık süslemeler takar ve avluya çeker. İnanışa göre, başkalarına yardım etmek için Hızır bu atlara biner ve darda kalanların yardımına koşar.
Ankara yöresinde, Hızır’ın Hıdırellez günü otları kamçıladığına böylece otların çabuk büyüdüğüne inanılır.
Balıkesir’de Hıdırellez günü erkenden Hızır’ın bütün evleri dolaştığına inanılır. Dolayısıyla o gün çok erken kalkılır. Hatta 5 Mayıs gecesi uyumayanlar bile olur. İnanışa göre Hızır, Hıdırellez gecesi bütün evleri dolaşır ve ağzı açık her kaba dokunarak bereketli kılar. Dolayısıyla akşamdan çoğu yöremizde olduğu gibi burada da bazı kişiler yiyeceklerin kapaklarını açık tutarlar.
Bolu’da Hıdırellez günü evlerde bir miktar süt mayalanmadan bırakılır.Hızır’ın geleceği ve süte dokunarak mayalayacağı düşünülür. Seben ilçesinde, mayasız süt yoğurt olursa bir yıl boyunca o yoğurt maya olarak kullanılır. Göynük’te ise bu yoğurttan birer parmak alınarak diğer yiyeceklere de sürülür. Yörede Hıdırellez günü ağaç kaşıklar ateşe atılır, eğer yanmayan kaşık varsa Hızır’ın uğradığına işaret sayılır. Yine Hızır’ın geleceği düşüncesiyle o gün ambarlar ve kapılar açık tutulur.
Bursa’da ise Hıdırellez gecesi dört yol ağızlarına , akşam ile yatsı arasında kiremit veya taş parçalarından, arzu edilen plana göre, evcikler yapılır. İnanışa göre, Hızır İlyas, o gece mutlaka dört yol kavşaklarından geçer ve herkesin isteğinin gerçekleşmesine yardım eder. Böylece evi olmayanların eve kavuşacakları ümit edilir.
Burdur’da Hıdırellez günü, Hızır’ın sulak ve yeşillik yerlerde dolaştığına inanılır. O gün herkesin içinde Hızır’a rastlamak, onun İlyas’la buluştuğunu görmek inancı ve ümidi vardır.
Erzurum’da Hıdırellez günü erken kalkılır. O gün erkenden Hızır’ın bütün evleri dolaşacağına inanılır. Erken kalkmayanlar Hızır’ın dağıttığı bereketten yararlanamazlar. Hatta o gece hiç uyumayıp ibadet edenler de olur.
Eskişehir’de, 5 mayıs gecesi Hızır’ın özellikle yeşillik olan yerlere geleceğine inanılır.
Isparta ve çevresinde Hızır ile İlyas hakkında değişik inanışlar vardır. Mesela: “Ab-u hayat” içerek ölümsüzlüğe kavuşmuş olan Hızır ve İlyas Hıdırellez günü görüşürler. Hızır karada, İlyas da denizde yaşayan iki ayrı peygamberdir. Bunlar uzun süre ayrı kalmışlardır, ancak 6 Mayıs günü birbirlerine kavuşurlar. Bir başka inanış ise şöyledir: Hızır ve İlyas adlarında birbirlerini çok seven iki veli kişi yüksek bir yere çıkmış o sırada ani bir fırtına ile yağmur başlamış bu yüzden birbirlerinden ayrılmak zorunda kalan bu insanlar ancak 6 Mayıs günü görüşürler. Yörede Hızır, darda kalanlara yardımcı olma, bereket getirme, dilekleri gerçekleştirme gibi anlamlarda kullanılır. Hızır gibi yetişmek, Hızır babaya adak adamak, Hıdırellezde buluşalım, Kul bunalmayınca Hızır yetişmez gibi yörede kullanılan deyim ve atasözleri de bu anlamları taşır.
Yalvaç’ta ise Hıdırellez günü sabah namazından sonra, Hıdırlık denilen yerdeki “Hızır Taşı”na gidilir ve taşın dibine metal para gömülür. Bunu yapanlar kendisinin, aile ve çoluk çocuğunun mal, mülk ve servetinin artacağına inanırlar. Yine yörede Hıdırellez günü Hızır’ın evlere gelerek un, şeker, yağ gibi yiyecek maddelerine dokunduğuna ve bunların bereketini artırdığına inanılır. Dolayısıyla o gün yiyeceklerin ağzı açık tutulur.
İstanbul ve çevresinde ise, Hıdırellez günü gül fidanlarının altına konulan veya dallarına bağlanan dilek eşyasının üzerine Hızır’ın elini süreceğine, böylece dileklerin gerçekleşeceğine ve hastalıkların iyileşeceğine inanılır.
İzmir’de ise Hıdırellez akşamı bazı evlerde pilav pişirilir.Hiç kullanılmamış tahta kaşıklar pilavın etrafına konur. İnanışa göre, gece Hızır Dede gelir, pilavı yer, kaşığı ters çevirip gider ve bundan sonra o evde yoksulluk görülmez.
Kandıra’da yöresel inanışa göre, Hıdırellez, Hızır ve İlyas peygamberlerin gökte buluştukları gündür. O gece bütün dilekler kabul olur.
Yozgat’ta da 5 Mayıs günü, yani Hıdırellezden bir gün önce evler temizlenir. Çünkü, Hızır’ın o gün yeryüzünde gezdiğine, bazı evlere uğrayıp hayır ve bereket getirdiğine, dokunduğu şeylerin hiç tükenmeyeceğine inanılır. Bu yüzden hem evler temizlenir hem de yiyecek maddelerinin ağızları açık bırakılır. Bu adeti, yani kapı, pencere ambar ve yiyecek kaplarının Hıdırellez akşamı ağızlarının açık bırakılmasını, yukarıda belirtilen yörelerimiz dışında Konya, Denizli, İzmir, Muğla, Eskişehir, Bilecik, Bursa, Tekirdağ, İstanbul, Çankırı, Çorum, Kastamonu, Samsun ve Sinop’ta da görmek mümkündür.
Zonguldak’ta Hızır, Peygamber olarak nitelendirilir. Dolayısıyla Hıdırellez günü Hızır Peygamberin dünyaya gelişiyle birlikte, onun getirdiği rüzgarla her nesnenin bol ve bereketli olacağına inanılır.
Görüldüğü gibi, Türk insanının zihninde Hızır, Hızır-Nebi, Hızır-İlyas, Hıdırellez, Kıdır, Kızır gibi kelimelerle ifade olunan bir Hızır kültü ve bu kült etrafında teşekkül edip, yaşatılan gelenekler vardır. Bazı yerlerde bu gelenekler Nevruz günü; bazı yerlerde Hıdırellez günü bazı yerlerde ise her ikisinde gündeme gelir. Zaman ve yerler bazen farklı da olsa, Hızır geleneği ve ilgili inançlar, Türkiye, Balkanlar, Kazakistan, Kırgızistan, Altaylar, Özbekistan, Azerbaycan, Kafkasya gibi çok geniş bir coğrafyada yaşatılır.
Alaattin UCA
Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi
Sayı 34, Erzurum 2007

4 Mayıs 2015 Pazartesi

Akdeniz’den ne talep ediyoruz biz? O ne verebiliyor?

Karşımızda Akdeniz mutfağına eğilmiş iki ayrı araştırma var.  Bir besin cenneti olarak bize sundukları ve bunun sınırları söz konusu…  Peki, bizler uygarlığın önemli birikimlerinin oluşup yaşadığı bu güzelim yöreyi nasıl değerlendiriyoruz?  Acaba onun kaynaklarını çarçur mu ediyoruz?  Bir araştırma bölge mutfağının sağlık açısından yaşamsal önemini vurgulamış.  Öteki ise Akdeniz’in beslenme düzeninde bizlerin yarattığı olumsuz etkiyi.
Akdeniz mutfağı sağlık dostu.  22 bilim insanının katıldığı ilk araştırma İspanya’da yürütülmüş.  Çalışma 6 yıl kadar sürmüş ve beslenme tarzının 7400 kadar kişinin sağlığını nasıl etkilediğini esas almış.  Denekler 55 ile 80 yaş arasındaymış.  Hiçbirinin kalp rahatsızlığı yokmuş.  Ama bunlar ya şeker hastasıymışlar, ya da yüksek tansiyonlu ve yüksek kolesterollü.  Aralarında sigara içenler, aşırı şişmanlar varmış;  ya da ailede koroner kalp hastalıklı kişilerin olduğu biliniyormuş.  Yani kalp riski taşıyan, daha ileri yaşlarda kalp rahatsızlıklarına aday olabilecek kimselermiş bunlar, ama çalışmaya katıldıkları sırada kalp rahatsızlığı çekmiyorlarmış.
Araştırmacılar denekleri üç gruba ayırmışlar.  Biri kontrol grubu.  Onlardan Akdeniz mutfağı çerçevesinde beslenmeleri, ama doymuş yağı düşük bir diyet tutturmaları istenmiş.  O kadar.
Bir gruptan ise (gene Akdeniz mutfağı çerçevesinde) rafine zeytinyağına ağırlık veren bir beslenme istenmiş.  Bunlara her hafta 1 litre rafine zeytinyağı verilmiş ve bunu yemeklerinde mutlaka kullanmaları beklenmiş.  Üçüncü grup ise yemeğinin dışında her hafta ceviz (15 gram), fındık (7,5 gram) ve badem (7,5 gram) tüketmiş.  Bütün araştırma boyunca.  Gruplar sürekli denetim altında tutulmuş ve her yıl eksiksiz sağlık kontrolünden geçirilmiş.
Sonunda görülmüş ki, kontrol grubundakilere göre diğer iki gruptakiler kalp hastalıkları bakımından %30 daha iyi durumda.  Daha az enfarktüs geçirmişler, daha az kalp krizi yaşamışlar, ölümlerinde kalp rahatsızlıkları daha az etkili olmuş.
Araştırmacıların bu çalışmadan çıkardıkları sonuç çok net:  Zeytinyağına, yemişlere, fındık fıstığa, buğdaya dayalı (ama eti ve et ürünlerini, şekerli maddeleri az tutan) ve ayrıca yemeklere eşlik eden ölçülü orandaki şaraba yer veren Akdeniz mutfağı kalbi daha iyi koruyor.
The New England Journal of Medecine’de yayımlanmış olan bu araştırmaya buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.
Akdeniz mutfağı krizde.  İkinci araştırma.  Bunu merkezi Paris’te olan CIHEAM(Akdeniz Tarım Bilimleri Uluslararası Merkezi) yürütmüş.
Konuya giriş yaparken bir kavramdan söz etmek gerekiyor:  “Ekolojik Ayak İzi”.  Bu kavram 1990’larda gündeme geldi.  O günden beri de yaygın olarak kullanılıyor.  Kavram, insanın var olmak için durmadan kullandığı bütün doğal kaynakları ve bu tüketim sürecinde yarattığı atıkları içeriyor.  Toprak ve deniz ürünlerini, atmosferi…  Böylece insan doğada ayak izi bırakıyor.
Bir de, bu talebe doğanın verdiği yanıt var.  Yani sürekli olarak sağladığı, durmadan yenilediği kaynaklar…  İnsanın beslenmek, barınmak, ısınmak için tükettiklerini sağlayan ve oluşturduğu atıkları etkisiz hale getiren kara ve deniz alanları.  Buna da “Ekolojik Kapasite” diyorlar.
Bu iki kavram karşı karşıya konulduğu zaman ilginç bir durum çıkıyor ortaya.  Bir yanda yenilenerek üretilen var, bir yanda da tüketim talebi.  Talebi (ayak izini) üretime (kapasiteye) bölersek nasıl bir sonuç çıkar ortaya?
Yukarıda sözünü ettiğimiz araştırma bu konuyu beslenme açısından ele almış ve yanıtını aşağıdaki resimlerde veriyor.  Biri 1961’i yansıtıyor.  Öteki de 2008’i.  Yeşil renk ülkenin (doğal kaynaklar bakımından) kendi kendine yeterliliğini gösteriyor; yani “ayak izi bölü kapasite” oranı 1’in altında.  Daha koyu yeşil, daha fazla kapasiteye işaret ediyor; yani oran daha da düşüyor.  Örneğin 1961’de Cezayir gereksiniminin iki katından fazla kapasiteye sahipmiş.  Türkiye’nin ise %50 dolaylarında bir kapasite fazlalığı varmış.
RESİM 1
47 yıl sonra durum çok değişik.  Kahverenginde durum tersine dönüyor, yetersizlik başlıyor.  Renk koyulaştıkça da sorunun boyutu artıyor.  Örneğin, Cezayir dramatik bir gelişme yaşamış, yeterliliğini yitirdiği gibi neredeyse iki misli bir yetersizliğe düşmüş.  Türkiye ise %50-100 arası bir yetersizliğin içinde.
RESİM 2
https://ekogazete.wordpress.com/2015/05/02/akdenizden-ne-talep-ediyoruz-biz-o-ne-verebiliyor/ dan ALINTI

1 Mayıs 2015 Cuma

ULUSLARIN KADERLERİNİ TAYİN HAKKI, KÜRTÇÜLÜK VE SOSYALİSTLER - Kuramsal Aktarım ve Metin Aydoğan


Türkiye’de, düşüncüsel (ideolojik) ayrılıklar ileri sürerek sürekli bölünen “sosyalist” kümelerin birleştikleri belki de tek ortak nokta, Cumhuriyet’e ve Kemalizme karşıtlıktır. Karşıtlığı ulusların kaderlerini tayin hakkını tanıma üzerine yoğunlaştırıyorlar ve Kürt kalkışmasını desteklemedikleri için, Kemalistleri faşistlikle suçluyorlar. Emperyalizmin Kürtlerle kurduğu ilişkinin niteliğini görmemeleri olanaksız. Sosyalist kuramcıların demokrasi ve ulusal sorun üzerine yazdıkları ortada. Buna karşın, bilim ve gerçekler sözcük kalabalığı içinde tersyüz ediliyor. Bunun bir nedeni olmalıdır. Kemalistlerin “işçi ve köylüleri ezdiği”Atatürk’ün “burjuvazinin temsilcisi olduğu” ve “İngiliz emperyalizmiyle uzlaştığı”, “diktatör olduğu”, “Kürtlere soykırım uyguladığı” gibi sözler akıl tutulması değilse nedir? Bu düzeydeki düşünsel ilkellik hiçbir siyasi oluşuma yakışmaz ancak sosyalistlere hiç yakışmaz.


Ulusal Sorun ve Sosyalistler

Sosyalistler, ulusların kaderlerini tayin hakkını benimser ve kendi ulusu gibi başka ulusların da bu hakkı kullanması için savaşım verir. Devami icin...   http://kuramsalaktarim.blogspot.com.tr/2014/12/uluslarin-kaderlerini-tayin-hakki.html