26 Haziran 2017 Pazartesi

Türk Soykırımı – Talkan ve Curcan Katliamı


Türklerin tarih kitaplarında ve arşivlerinde yer almayan ancak diğer milletlerin yazılı tarihinde yer alan iki büyük Türk katliamından biri. Ermeni’ler “katledildik” diyebiliyor. Rumlar “topraklarımızdan sürüldük” diyebiliyor. Ancak Türk gururu “Araplar bizi katletti, zorla müslümanlığı dayattı” diyemez. Talkan ve Curcan katliamları.. Resmi tarihte şöyle bir üfürme var. Türkler Çin ile savaşırken Araplar yardıma gelmiş, bu sırada birbirlerine sempati beslemişler, Türk savaşçılar Arap okçuların yanaklarından makas almış, islamiyeti kabul etmihihihi hoh!. Karşılıklı milletlerin hem fikir olduğu tüm savaşlar gerçek, bir tek Türklerin katledildiği yalan öyle mi?
Talkan Katliamı‘nda 100.000 Türk katledilmiştir, bunun yanında 50.000 ‘den fazla türk köle ve cariye olarak pazarlarda satışmıştır. Bu katliam, İslam’ın barış dini olduğunu yeterince kanıtlamış, ayağı kayıp yanlışlıkla arap kılıçlarının üstüne düşen arkadaşlar da olmuş ama dersini iyi alanlar akın akın islamiyet ile şereflenmiştir. Hz. Muhammed’in ölümüyle birlikte insanlığın iktidar hırsı İslam dininde de ortaya çıktı. Mezhep ayrımcılığını kesinlikle reddeden İslam dininin iktidar çatışmaları sebeple mezheplere ayrılması tamamen Arapların eseridir. Eflak Voyvodası Vlad’ın yaptıklarına kin duymayan insan olamaz değil mi? İşte Vlad, Curcan ve Talkanda yaşanan acımasızlığı hayal dahi edemezdi. Ancak gel gör ki İslamı en doğru yaşayan, koruyan ve öğreten millet yine Türk’lerdir. Eğer Türkler müslüman olmasaydı, İslamiyet bugün Arapların etnik dini olmaktan öteye gidemez, olsa olsa en fazla Hindistana kadar gidebilirdi.
1. TARİHİN EN ALÇAK SOYKIRIMLARINDAN BİRİ – TALKAN KIRIMI
Buhara’da yaşananlar diğer Türk Beyliklerinde de tesirini hissettirir. Sogd Meliki Neyzek Tarhan şehrinin yok olmaması için Kuteybe ile anlaşma yapar. Anlaşmaya göre Tarhan haraç verecek ve tarafsız kalacaktır.. Ancak bu tarafsızlık ve Türklerin bir araya gelememeleri Arapların işlerini kolaylaştırmış ve Türk beyliklerini istila edip talan etmişlerdir.. İlk saldırıya uğrayan Kibac Hatun’a diğer beyliklerden yardım gelmeyince, o yardımı esirgeyenler de aynı kırımı yaşadı. Türkler örgütlü olmadığı için Arap’ların işleri kolaylaştı. Neyzek Tarhan daha sonra Kuteybe ile yaptiğı anlaşmada yanlış yaptığını ve bu anlaşmanın kendisine hiçbir teminat getirmeyeceğini gördü. Üstelik diğer Türk Beylerine de aldattığını anladı. Tohoristan’a döndükten sonra diğer Türk beyliklerine bir mektup yazıp uyarmaya çalışır. İlk pozitif cevap Talkan meliki Sehrek’den gelir.. Tarhan’ın düşüncelerini öğrenen Kuteybe, buna karşılık Belh şehrinde hazırlık yaparak, baharda büyük bir silahlı güç ile Talkan şehrine doğru yürür.. O ana kadar bir direniş hazırlığı yapamayan Talkan şehri meliki Sehrek, Kuteybe’nin gelişinden önce şehri terkeder.. Şehre hiç savaşmadan giren Kuteybe’nin adamları şehirde eli kılıç tutabilen nekadar erkek varsa hepsini kılıçtan geçirirler.. Bu kırım o vakte kadar yapılanların en büyüğüdür.. Kuteybe bu kırımı diğer beyliklere ibret olması için yapar.. Kuteybe’nin askerleri öldürebildikleri kadar öldürürler, geri kalanları da, Talkan yolu üzerindeki ağaçlara asarlar.. Bu yolun 4 fersah ( 24 Kilometre.) mesafelik bölümü Türklerin ağaçlara asılan cesetleri ile doludur.. Talkan katliamı tarihe, Arapların o güne kadar yaptıkları katliamların en büyüğü olarak geçmiştir.. Halk, Müslüman Araplarla savaşmadığı halde, Kuteybe ve askerleri sırf diğerlerine örnek olsun diye 40.000 kadar kişiyi kılıçtan geçirmiş, ağaçlara asmıştır. Tüm bunlar hep İslam adına yapılmıştır..
Kuteybe, Talkan katliamından sonra Suman’a girer.. erkeklerin çoğunu öldürterek, kadınlarını ve kızlarını cariye olarak alır. Daha sonra Kes ve Nesef’de aynı şeyleri yapar. Erkekler öldürülür, Türk kadın ve kızları utanç verici bir şekilde Araplara cariye olurlar. Askerlerin yorgunluk eğlencesi olurlar. Daha sonra Faryab’a yönelir ve Faryab’ın teslim olmasını ister. Faryab halkı başlarına gelecekleri bildiklerinden teslim olmaya yanaşmazlar. Erkekleri kavga ederek can verirler.. Tüm şehir yakılır. Araplar bu şehre yakılmış şehir manasında Muhtereka derler.. Kuteybe, Faryab’dan sonra, Tarhan’ın çekildiği kale Bazgis’i abluka eder.. 2 ay müddetle devamlı olarak buraya saldırır lakin bir netice alamaz. Aynı zamanda kış yaklaşır. Kuteybe’nin kışın savaşacak gücü yoktur ancak, kale içindeki Türklerin de yiyecekleri bitmiştir. Her iki tarafta savaşın kendileri için kaybedildiğini düşünür.. Kuteybe son olarak bir hileye baş vurur. Tarhan’ın yanına Muhammed bin Selim ismindeki adamını gönderir. Muhammed ibni Selim Tarhan’ın teslim olması vaziyetinde kendisine hiç bir şekilde zarar gelmeyeceği güvencesini verir. Kalenin açlık içinde olmasından dolayı Tarhan’ın Kuteybe’nin önerinini kabul etmesinden başka yapılacak bir şeyi yoktur. Komutanları ile görüşüp önerisi kabul ederler. Silahlarını teslim ederek kaleden çıkarlar. Tarhan kaleden çıkar çıkmaz yakalanır, çevresi hendek açılmış bir çadırda zincire vurulur. Kuteybe aynı zamanda Tarhan’ı hemen öldürmez.. Haccac’a haber göndererek ne yapacağını sorar. Haccac Tarhan için, “ O bir Müslüman düşmanıdır hiç aman vermeden öldür” der. Kuteybe önce Tarhan’ın iki erkek çocuğunu, Tarhan’ın ve toplanan halkın gözü önünde öldürtür. Arkasından 700 kadar Türk savaşçısının başlarını gene Tarhan’ın ve halkın gözü önünde kestirir. Tarhan’ı da bizzat kendisi öldürür.. Bütün kesilen başlar Haccac’a gönderilir.
Tarhan’ın öldürülmesinden sonra, Kuteybe, Aral Gölü’nün altında bulunan Harzem bölgesine yürür. Harzem’de Caygan ile Havarizat arasında taht dövüşü vardır. Kuteybe Caygan’la işbirliği yapar. Önce Havarizat ile çevresindekileri öldürtür. Arkasından Camhud melikini yenerek 4000 civarında tutsak alırlar. Ancak, daha sonra bunlar Kuteybe’nin buyruğu üzerine öldürülürler.
Bu olay, Ziya Kitapçı”nın, İslam Tarihi ve Türkler isimli kitabında aynen şöyle anlatılır ;
Bu harblerden birinde, et-Taberi”nin bütün tafsilatı ile anlattığına göre, bir defasında Abdurrahman b. Müslim, Kuteybe’ye, 4000 esirle gelmişti. Kuteybe, Abdurrahman’ın böyle kalabalık Türk esirleri ile geldiğini görünce hemen tahtının çıkarılmasını ve bir alana kurulmasını istedi. Tahtının üzerine mağruru bir eda ile oturan Kuteybe, bu Türk esirlerinden bin tanesini sağına, bin tanesini soluna, bin tanesini arkasına ve bin tanesinide önüne dizilmelerini söylemiş ve sonrada Arap askerlerine dönerek yalın kılıç bu Türklerin kafalarının koparılmasını buyurmuştur. Cebbar, zorba, vicdansız Arap komutanının çevresinin bir anda bu Türklerin kafa kol ve gövdeleri ile bir kan gölü haline geldiğinden hiç kimsenin kuşkusu olmamalıdır. Bu harblerde öldürülen Türklerin haddi hesabı yoktu. Nitekim bu vahşetten sanki gururlanan bir Arap şairi Kaah el-Aşkari şöyle haykırmıştır,
”Kazah ve Facfac önlerinde korkudan birbirlerine sarılmış perişan Türkleri öldürdüğünüz geceleri hele bir anımsayınız.
Herkesi kılıçtan geçirdiniz. Yalnızca ata bile binmeyecek yaşta küçük çocuklar kaldı. Binenlerde o hırçın atların sırtında sanki bir yük gibiydiler.”
Harzem’de ayaklanan halk, Kuteybe ile işbirliği yaptığı için Caygan’ı öldürür. Bunun üzerine, Kuteybe bütün Harzem’i yakıp yıkar, halkı kılıçtan geçirir. Harzemli tanınmış Türk bilgini, Biruni Harzem’deki muasırlığın yok edilişini şu şekilde anlatır. “Kuteybe, her çareye baş vurarak Harzemlilerin yazılı dilini bilenleri, ananelerini savunanlarını, bütün bilginleri öldürttü, böylelikle herşey karanlıklara gömüldü. İslam Harzemlilerin içinde girerken, onların tarihi ile ilgili bilinenleri artık öğrenme imkanı bırakmadı. Harzem’i yıktıktan sonra Kuteybe, Semerkant üzerine yürür. Semerkant meliki Gurek üzerine gelen Müslümanlara karşı diğer Türk Beyliklerinden yardım ister. Taşkent ve Fergane’den yardım gönderir, ama gelen birlikler yolda Kuteybe’nin askerleri tarafından pusuya düşürülerek yok edilirler. Semerkant, abluka edilir. Araplar mancınık ateşi ile saldırırlar. Daha fazla dayanamayacağını anlayan Gurek, Kuteybe ile anlaşmak zorunda kalır. Bu anlaşmaya göre,
1.Semerkant Araplara her yıl 2.200.000 altın ödeyecektir..
2.Bir defaya mahsus olmak üzere 30.000 Türk gencini esir olarak verecektir..
3.Şehirde Cami yapılacaktır..
4.Şehirde eli silah tutan kimse dolaşmayacaktır..
5.Tapınak ve putlardaki tüm mücevherler Kuteybe’ye teslim edilecektir..
Daha sonra Kuteybe, altından yapılan putları erittirerek alır ve Merv’e geri döner. Dönerken kardeşi Abdurrahman bin Muslim’i Semerkant’ın başına vali olarak bırakır.
Kuteybe’nin Merv’e dönüşünden sonra, Türkler kendi aralarında işgalci Müslümanlara karşı bir direniş birliği kurarlar. Ara ara Ceyhun ırmağını geçerek Araplara pusu kurar ve ciddi zararlar verirler. Haccac Kuteybe’ye Taşkent ve Fergana’yi işgal etmesi direktifini verir. Kuteybe Taşkent’e gider fakat başarılı olamaz. Bu arada Haccac can verir. Halife Velid, Kuteybe’ye Türklere karşı savaşları devam ettirmesini söyler. Kuteybe bu sefer Kasgar’a doğru yola çıkar. Tam Kasgar’ı abluka edecekken Halife Velid can verir, yerine Süleyman ibni Abdülmelik halife olur. Bu yeni Halife ile arası hiç iyi olmayan Kuteybe Kasgar seferini yarıda bırakarak ona karşı ayaklanır, ancak kendi komutanları tarafından 11 yakını ile beraber 716 yılında kafası kesilerek öldürülür. Zira Kuteybe’nin komutanları Halifeye karşı gelmek istememişlerdir.
Taberi Anlatımları
Aşağıdaki pasajlar direk Taberinin anlatımından alınmıştır.
Tarih-i Taberi / Cilt 3/(Syf-343)
Her kim Türk’lerden baş getirirse yüz dirhem vereceğim. İmdi müslümanlar bir bir Türk’lerin başını kesip getirip 100 dirhemi aldılar. Ve Türk’leri dağıtıp hesapsız kırdılar ve mübaleğa ile mal ve ganimet alıp yeniden dönüp Merv’e geldiler.
Yaz gelince Kuteybe Horasan şehirlerine nameler gönderip asker topladı. Sonra göçüp Talkan’a vardı. Şehrek ki Talkan meliki idi. Neyzekle bağlaşık idi. Kuteybe’nin geldiğini duyunca kaçtı. Kuteybe Talkan’a girdiği zaman hükmetti ki ahalisini kılıçtan geçireler. Ne kadar kırabilirlerse kıralar. Bunun üzerine Kuteybe’nin askeri orada sayısız Türk öldürdü.
Söylenti odur ki 4 fersenk yol iki taraftan muttasıl ceviz ağacı dallarına adamlar asılmış idi. Oradan göçtü. Mervalarüd’e kondu. Oradaki melik kaçtı. Kuteybe onun da iki erkek çocuğunu tuttukta kalan şehrin beyleri itaat edip istikbale geldiler.(Syf-344)
Kuteybe diye konuştu: – Vallahi şayet benim ömrümden üç söz söyleyecek kadar vakit kalmış olsa bunu cildim ki (Uktülühü uktülühü uktülühü). ( Hepsini öldürün, hepsini öldürün, hepsini öldürün )
Bunun üzerine Neyzek’i ve iki kardeşi erkek çocukları ki biri Sol ve biri Osman’dır. Ve yine o kendisi ile mahsur olanların hepsini öldürdüler. Hepsi 700 adam idi. Emretti başlarını kesip Haccac’a gönderdiler. (Syf-347)
Bu 70 sene süren Türk-arap savaşlarının en ehemmiyetli noktaları ve sonuçları ;
1- 100.000’in üstünde Türk katledilmiştir.
2- 50.000’in üstünde Türk genci köle ve cariye yapılmıştır.
3- Şehirler yağmalanmış , ganimet diye halkın herşeyi talan edilmiştir.
4- Tüm zenginlikler , tarihi yapıtlar yokedilmiş , yakılmış , yıkılmıştır.
5- Dünyanın en büyük katliamlarından biri olan “Talkan Katliamında” 40.000 Türkün kesilerek 24 kilometre yol süresince ağaçlarda sallandırılmıştır.( Tarihte örneği çok azdır.)
6- Aynı şekilde “Curcan Katliamında da esir alınan 40.000 Türk’ün nehir kenarında kafaları kesilmiş , nehrin suyu kıpkızıl olmuş , cesetler yine ağaçlarda sallandırılmıştır.
7- “Teslim olursanız canınız bağışlanacak” sözü hiç bir zaman yerine getirilmemiş , “Şeriat söz tanımaz” denilerek kadın-erkek kılıçtan geçirilmiştir.
8- Araplar tarihte yaşadıkları bu en büyük yağma ve talandan çok büyük servet ele geçirmişlerdir.
9- Türkler böyle bir vahşet ve mezalimi Çinlilerden bile görmemişlerdir.
10- Bu tarihi gerçekler “islam etkilenmesin” düşüncesiyle gizlenmekte , söz edilmemektedir.
Türkçü politikacılar bile konuyu geçiştirmektedir. Bundan da Araplar nasiplenmektedir
9 Tevbe. 123. Ey iman edenler! Kâfirlerden yakınınızda olanlara karşı savaşın ve onlar (savaş hatıranda) sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki, Allah sakınanlarla beraberdir.
Çaygan Kuteybe’den yardım diledi.Çünkü Camhüd meliki her zaman gelip Çaygan ile cenk ederdi.Ve Çaygan’ı gayet incitirdi.Kuteybe Abdurrahman’ı ona yardıma gönderdi.Ve Abdurrahman varıp muharebe etti ve o meliki öldürdü.Çaygan o yerleri fethedip dört bin baş tutsak aldılar. Kuteybe emretti. Hepsini öldürdüler. (Syf-349-350)

12 Mayıs 2017 Cuma

Hep Hayal Ettiğiniz O Sakin Ege Köyü SIĞACIK


Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan o büyük kapıdan bir kez daha geçtik. Yine bir karakışı sağ sağlim atlattık çok şükür. Zaten 19 Mayıs’tan sonra ders de işlenmez. Tatil planları yapmaya başlayabiliriz o zaman. Hani tüm kış boyu hayalini kurduğumuz o sakin sessiz  Ege köyü vardı ya. Hani  bu yaz bi gitsek de kafa dinlesek, denizin sesi, kuşaların cıvıltısından başka hiç bir şey duymasak diyorduk. Diyorduk ta tatil vakitleri yaklaştığında yine erken rezervasyondu, yok efendim her şey dahil ultra tekliflerdi , fırsatlardı derken bir başka bahara erteliyorduk. Buyrun işte Hayal Ettiğiniz Sakin Ege Köyü SIĞACIK. Bu sefer ıskalamayın hayalinizi. Değecek göreceksiniz.
sakin-ege-koyu-tatil-sigacik-seferihisar
İzmir’e bir adım. Aslında Seferihisar’ın bir mahallesi Sığacık. Ama son yıllarda gidenin tadını damağında bırakmasından mıdır, yoksa Sığacık pazarının doyumsuz lezzetinden midir bilinmez ünü Seferihisar’ı geçecek gibi.sigacik-nasıl-gidilir-yol-haritasi-seferihisar
Sığacık tarihe İon medeniyetinin 12 şehrinden biri olarak geçiyor. Hikaye bu ya;
‘Bir gün usta denizciler Ege’nin azgın dalgalarına kapılır, tam gemileri parçalanmak üzereyken karanlıkta parlak ve yuvarlak bir ışığa rastlar ve oraya doğru yüzüp bu topraklara sığınırlar. İşte o günden sonra buraya Sığacık denir
Beldede 16. yüzyılda  Sultan Süleyman’ın emriyle yaptırılmış şimdi az biraz bakımsız bir kale var.Ama   Kale İçi sokaklarını mutlaka görmelisiniz. Daracık sokakları, her biri iki katlı eski Ege mimarisinde yapılmış şirin evleri ve beyaz üzerine pastel tonlarda boyanmış bakımlı cumbaları ile bir harika.
sigacik-pazari-seferihisar
Eğer Sığacık’a pazar günü geldiyseniz daha da şanslısınız. Çünkü her pazar kale içinde kurulan ‘ Organik Sığacık Pazarı’na bayılacaksınız. Pazar dedim ama sakın klasik pazar esnafı domates biber satıyor sanmayın. Tamamen kale içinde oturan amcaların ve teyzelerin kendi el ürünlerini sattıkları bir pazar. Herkes bahçesinde yetiştirdiği ürününü satıyor burada. Ev yapımı reçeller, salçalar, o leziz Ege otları… Enfes börekler, köy kurabiyeleri, ev baklavaları ve dolmaların hepsinden tatmadan çıkamayacaksınız.
sigacik-pazari-yaprak-sarma

Zaten satın alamayacak bile olsanız yöre insanının gönlü öyle zengin ki, ikram edilenlerle bile mide fesadına uğrayacak kadar doyuyorsunuz. Öyle ki çok merak etseniz bile pazar çıkışı o şahane şeftali görünümlü kurabiyelere yer kalmıyor
sakin-sehir-cittaslow-sigacik       sakin-ege-koyu-sıgacik
Yalnız yeme içme değil elbette. El yapımı takılar, örtüler, bin bir çeşit saksılar çiçekler, hediyelikler hepsi çok güzel ve özgün. İnanılmaz bir hızla büyüyen ve dünyanın her yerinde birbirinin aynısı Çin Yapımı hediyelikler yok burada. Hepsi yöreye  özgü. Buranın kendi insanının el emeği. Yöre halkı ‘sakin şehir’ konseptini öyle güzel benimsemiş ki bu sevimli rengarenk pazar bile yormuyor insanı. Ama limandaki birbirinden güzel çay bahçelerinde güzel demli bir çay molası vermeyi de ihmal etmeyin.
cittaslow-sakin-sehir-sigacik
Sığacık’ın pazar günleri bu renkli ve hareketli hayatı sizi sakın aldatmasın. Aslında Türkiye’nin ilk ‘Sakin Şehir‘ ( Cittaslow) ünvanlı yerlerinden biri. Peki nedir bu cittaslow? Kısaca turizmin bir beldeyi yozlaşmadan, aslını bozmadan, gürültülü, yapaylık, ve betonlaşmadan yapılabilen hali diyebiliriz . İtalya’da oluşturulan bir komisyon ‘Sakin Şehir’ ünvanın verdiği beldeleri her yıl denetliyor. Bu standartlara uygun halde gelişmesini destekliyor. Sonuçta ortaya tıpkı Sığacık gibi size huzur veren cennetler çıkıyor. İşte bu yüzden huzur veriyor Sakin Ege Köyü Sığacık
sigacik-pazari-organik-receller

Sığacık’ta Görmeden Dönme

Tekne Turları
Sığacık’ın oldukça geniş bir yat limanı var. Ayrıca buradan her gün hareketli tekne turlarına katılabilir, yalnız deniz yoluyla ulaşılabilen el değmemiş güzellikte koylarda yüzmenin keyfine varabilirsiniz.
sigacik-yat-limani
Teos Antik Kenti
Sığacık’a hemen 5 km uzaklıktaki bu antik kent, şarap  ve bereket tanrısı Diyonysos’un memleketi imiş. Tarihi MÖ 600 yıllarına kadar uzanan önemli bir liman şehri Antik Teos. Halen agora, tapınak, akropol ve antik tiyatro surları gezilebilir. Antik kente son dönemde biraz bakım yapılmış ve girişi 5 Tl olmuş.
orhanli-koyu-zeytinyağ-sigacik
Orhanlı Köyü
Seferihisar’ın en büyük ve en kalabalık köyü olan Orhanlı’da organik tarım yapılıyor. Özellikle zeytin, sebze ve şaraplık üzüm üretiliyor. Köyde biri taş baskı olmak üzere üç yağhane de halen faal. Burada mutlaka Seferihisar Doğa Okulu’na uğramalı ekolojik tarım ve doğa ile ilgili birkaç saat te olsa harika şeyler öğrenmenin keyfine varmalısınız. Hatta isterseniz birkaç günlük atölyeler de var.
izmir-bademler-koyu-seferihisar-sigacik
Bademler Köyü
Burayı mutlaka görün. Ama mümkünse gördüğünüzü kimseye söylemeyin İlla söyleyecekseniz kısık sesle fısıltıyla konuşun. Çünkü günümüz toplumunun yozlaşmışlığından çok uzak rüya gibi bir köy Bademler. Köyde 1925 yılından beri aktif bir tiyatro var. Oyuncusu, senaristi, ışıkçısı hep köylülerden oluşuyor. Gündüz bağda bahçede akşamları ise kadınlı erkekli tiyatroda çalışıyorlar. Hatta turnelere çıkıyor, ödüller alıyorlar. Köyde 77 yıldır kapıları açık bir kütüphane ve bir oyuncak müzesi  bile var. Çöpler ayrıştırılarak toplanıyor. Sokaklar her gün yıkanıp çiçek gibi yapılıyor. 2012 de Türkiye’nin en temiz köyü seçilen Bademler 1963 Berlin Film festivalinde Altın Ayı kazanan SUSUZ YAZ filminin de çekildiği mekan aynı zamanda. Zaten bizzat köyün yaşadığı dramdan etkilenip yazılmış ve filmin figüranlığını da o dönem bizzat köylüler yapmış. Dediğim gibi bu köyü görün, aşık olun, ama pek te kimseye bahsetmeyin. Aman keşfetmesinler;)

Sığacık’ta tatmadan dönme:



sigacik-organik-pazar-izmir-seferihisar
Kumru ve sakızlı dondurma
Eğer İzmir’e kadar gelmişken ‘kumru’yu halen yemediyseniz limandaki çay bahçelerinde alası yapılıyor. Üzerine keçi sütünden yapılmış sakızlı dondurmadan iyisi yok tabi ki. Ancak pazar günü Sığacık’ta iseniz organik ev yapımı yemekler, dolmalar, börekler ve tatlılardan zaten başka hiç bir şeye yer kalmayacak demedi demeyin.
teos -ormanci-otel

Sığacık’ta Nerede Kalınır:

Sıgacık’ta öyle yüksek yıldızlı oteller falan aramayın pek. Kale içinde ve çevresinde sıcak, samimi tertemiz pansiyonlar var. Pırıl pırıl denizin, mavi bayraklı plajın tadını da çıkartmak isterseniz hemen 15 dakika mesafedeki Teos Ormancı Tatil Köyünü önerebilirim size.
sigacik-sakin-tatil-ege-teos-ormanci
Teos Antik Kent’in hemen yanı başında , geniş harika kumsalı, her biri adını bir tanrıçadan almış bungalow odalarıyla tam bir kafa dinleme yeri. Samimi ortamı, tertemiz havası ve enfes denizi tam kış boyu hayal ettiğiniz türden bir kaç gün geçirmek için ideal. Akşam yemeklerinde körpe Ege otlarından yapılmış salatalar, o gün tutulmuş balıklar, sabah kahvaltısında ise ev yapımı reçeller , yörenin mandırasından alınan kaymaklar, gözlemeler damak çatlatıyor.

Gezgin Kutubaligi´ndan ALINTI

3 Nisan 2017 Pazartesi

Kemâlizme Yöneliş


Olağanüstü bir dönemden geçiyoruz. İçinden geçilen dönem olağanüstü olunca yaşanan savrulmalar, döneklikler, saf değiştirmeler, ittifaklar, pişmanlıklar, en kibar ifâde ile “fikir değişiklikleri” de olağanüstü oluyor. Gerek makam, para ve şöhret hırsıyla, gerek yanlış teşhis koyduktan sonra tarihin insanı yanıltmasıyla olsun, siyasî ve entelektüel hayatımızda bu tür değişimler gâyet olağan olduğu hâlde son yıllarda tanık olduğumuz olaylar her bakımdan geçmişteki örneklerinin ötesine geçiyor. Hızla değişen gündemin ve gelişen olayların, insanları çeşitli tercihler arasında seçim yapmaya sevk eden siyasî kırılmaların yaşandığı bu hızlı ve kargaşalı dönemde çoğu zaman kimin ne yöne döndüğünü, hangi grubun son durumda nerede durduğunu hatırlayamaz olduk. Böyle bir fikir karmaşası içinde şâhit olduğumuz “Kemâlizme yöneliş” de yaşadığımız dönem gibi olağanüstü…
Yıllar boyunca ülkenin gelişmemiş ne kadar yönü varsa hepsinin faturasını Kemâlizme kesen, kafasında Kemâlizmi kodladığı kelimeleri sayıklayarak ömrünü tüketmiş veya bunlardan daha yumuşak bir şekilde en azından “Kemâlist” gözükmemeye çalışmış insanlar şimdi Kemâlizme ne kadar haksızlık yaptıklarından bahsedip kafalarını taşlara vuruyor veya eski görüşlerini eleştiren sözler söyleme açık sözlülüğünü göstermeden Cumhuriyet değerlerinin öneminden bahsediyor.
Oysa daha birkaç yıl öncesine kadar Kemâlizm tu kaka idi. Kemâlistler dinozor, geri kafalı, faşist, halk düşmanı, darbeci, katliamcı idi. Kemâlizmin kısa tutulan sözde cenâze töreninden sonra şenlikler tertip ediliyor, hârikalar diyarında el ele, kol kola kardeşlik şarkılarının söyleneceği günler hayâl ediliyordu. Ardı arkası kesilmeyen krizler ve tarihî fiyaskolardan sonra bir de baktık ki merhum daha kırkı çıkmadan hortlamış, herkesi ele geçirmiş, memleketi Yürüyen Ölüler’e çevirmiş.
Bir zamanlar “burkanın karanlığını seven”ler Kemâlizmin “Müslüman laikliğin en gelişmiş, evrenselleşmiş biçimi” olduğunu söylüyor. Eski Taraf yazarları “Kemalizm’in bilime ve akla yaptığı vurguya, kadın haklarını önemsemesine, batılı kurumlar ile kurduğu hem pragmatik hem normatif olmayı başaran ilişki modeline, bürokrasiyi kurumsallaştırırken gözetmeye çalıştığı liyakat ilkesine ve dinden arındırılmış siyaset üretme yeteneğine” dikkat çekerek “Kemalizmin ipine sıkı sıkıya sarılma”yı tembihliyor. İkinci Cumhuriyet tezlerinin sâhibi “yetmez ama evet”çiler zamanında “eski Türkiye”ye karşı İslâmcıları destekledikleri için pişmanlıklarını dile getiriyor. Sâdece liberaller değil, geçmişte Türk Devrimi’ni “burjuva devrimi” filân diye küçümsemekle hata yaptığını anlayan sol figürlerden 15 Temmuz sonrası günah çıkaran yandaş yazarlara kadar çeşitli kesimlerin Kemâlizmi “keşif” veya “hakkını teslim etme” beyanlarını dinliyoruz.
Bunlar “Kemâlizme yöneliş”in en ağır eleştiriyi hak eden, kıymet-i harbiyesi en düşük örnekleri. Düşünce fukaralığıyla, saplantılarla, “aman sonra ne derler”cilikle dolu zihinlerin öngörüsüzlük hikâyeleri. En kısa şekilde özetlemek gerekirse; birincisi, “otoriter Kemâlist yapı”yı İslâmcıların özgürleştireceğini umarak dincilerden demokrasi bekleyen, fakat karşısında giderek otoriterleşen ve nihâyet Saddam rejimi benzeri bir anayasa değişikliğini Türkiye’nin gündemine getiren bir iktidar bulan liberaller. İkincisi ise Türk Devrimi’ne bir tarihî ilerleme olarak bakmaktan bile imtina eden, onun tarihî mirasına sırt çeviren, küçümseyen, olabildiği kadar mesâfeli durmaya çalışan, Kürt etnikçileriyle birlikte, daha doğrusu onların kuyruğunda hareket eden solcular. Kabarık sicilleri yüzünden güven duyamadığımız bu iki kesimden liberallerin zaman zaman mevcut iktidarı “İslâmî Kemâlizm” diye nitelemeleri ve bahsedilen sosyalistlerin etnikçiliğin tahakkümünden hâlâ kurtulmadıklarını ortaya koyan hareketleri, kendilerine duyulan güvensizliğin haksız olmadığını ve daha alınacak çok yol olduğunu gösteriyor.
Ancak bahsettiğimiz bugünkü “yöneliş”, bu iki akımın, gazetelerdeki üç beş yazının sınırlarını çoktan aşmıştır. Farklı görüşlerden, hattâ apolitik yaşayan milyonlarca yurttaş, Türkiye’yi gün geçtikçe sıkıştıran bunalımdan kurtulmak için kendisini Atatürk ile, Türk bayrağı ile ifâde ediyor. Sokaklarda ve statlarda İzmir Marşı söyleniyor. Din tüccarlarına ve dayatmacılara karşı, aşındırılan laikliğin “zamanında bilinmeyen değeri” anlaşılıyor ve anlatılıyor. Kemâlizme yöneliş diye bahsettiğimiz esas hâdise ve önemsediğimiz hareket budur.
Böyle bir ortamda Kemâlistlerin bu yönelişe, fikir değiştiren değil zâten öteden beri bu fikirleri savunan kişiler olmanın verdiği gururla “Biz sizden önce geldik, durun bakalım!” tavrını takınması ve “Biz sizi uyarırken inanmıyordunuz…” diyerek insanları itmesi bu dalgayı ilerletmez, yavaşlatır. Amacı, haklı çıkmış olmanın verdiği kişisel hazzı yaşamak değil benimsediği düşüncenin yaygınlaşıp güçlenerek hayata geçme ihtimâlini arttırmak olan Kemâlistler de böyle yapıyor. Kişilerin hata yaptıklarını fark edip düşüncelerini değiştirmesi bize kızgınlıktan önce sevinç duygusu vermeli. Aydınlatılan her kişi, savunduğumuz değerlerin biraz daha güçlenmesi demektir.
Bu yeni yönelişe bakışımız ötekileştirici değil kapsayıcı olmalı fakat Kemâlistlerin bu yönelişe karşı kapsayıcı olmaktan başka, en az onun kadar önemli bir görevi daha var: Kemâlizmin yozlaştırılmasını önlemek. Esasında Kemâlistlerin fikir üretimi ve Kemâlist ideolojiyi güncel sorunlara ve ihtiyaçlara göre yorumlama konusundaki durgunlukları ve tembellikleri bugünün değil dünün konusu ve en önemli özeleştiriyi gerektiren bir mesele. Pek çoğu unutulmuş, birkaçı ölüm yıl dönümlerinde anılmakla yetinilen Kemâlist aydınların birikiminin üzerine dişe dokunur bir katkının yapılmaması ve Kemâlizmin birtakım simgeleri (Atatürk resimli Türk bayrağı, Anıtkabir ziyaretleri, Sarı Saçlım Mavi Gözlüm türküsü vb.) öne çıkarmakla sınırlandırılması kuşkusuz onun dinamizmini bitirmiş, değil anlaşılmasına, fark edilmesine bile yetmemiştir. Bunun nedenlerini, bütün görevi yargının, ordunun, “bizden” olan bürokrasinin yapacağını düşünmekle geçen yıllarda aramalıyız. Bu zihin tembelliği ile geçen yıllara rağmen tarihin belleklerdeki yeri (Bağımsızlık Savaşı, ilkeler, devrimler gibi) ve hayatın gerçekleri (15 Temmuz’un Kemâlistleri haklı çıkarması gibi) Kemâlizmi bugünlere taşıdı ve yeniden “moda” hâline getirdi. Şimdi yapılması gereken, bu “moda”nın etkisiyle onun özünden saptırılması tehlikesine karşı, geç kalınmış Kemâlizmi okuma, anlama ve yorumlama görevini yapmaktır. Özünden sapmaması için elbette öncelikle “öz”ün ne olduğunu tespit etmek gerekiyor. Eğer bu yapılmazsa ideolojik tahribatın yanı sıra, Kemâlizme yönelişin bir yaşam tarzına hapsolması ve yeni rozet-rakı-marş Atatürkçüleri yaratmaktan başka bir işlevinin kalmaması riski de vardır.
Tabiî kimse kendi doğrusunu herkese dayatma hakkına sâhip değil. Bilimsel yöntemlerle ortaya konan farklı görüşler, Kemâlist literatürü zenginleştirecektir. “Kemâlizm dogmatik bir düşünce değil”in arkasına sığınarak Türk Devrimi ile ilgisiz fikirleri toplamak ve adına Kemâlizm demek gibi absürt düşünceler de bu tartışma sürecinde elenecektir.
Herkesten Kemâlizmin abecesine harfiyen uyması beklenemez. Birileriyle aynı yolda yürümek için üzerinde beraber durabileceğiniz bir ortak payda varsa ve bu birliktelik sizi ilkelerinizle taban tabana zıt fikirlerin hâkimiyeti altına almıyorsa bu yeterlidir. Zira her akımın diğerleri arasında birlikte hareket edebileceği farklı akımlar vardır. Önemli olan ilkelerinize ve değerlerinize doğrudan cephe alanlarla aranıza mesâfe koymayı bilmektir. Kemâlistlerin de Cumhuriyet, ulus-devlet, laiklik, milliyetçilik gibi zeminler üzerinde, farklı geleneklere mensup kişilerle birlikte olması doğaldır. İşte sözünü ettiğimiz Kemâlizmi okuma, anlama ve yorumlama süreci, bu birlikteliğin koşullarını saptayacak, Kemâlizme yönelişin mensuplarını doğru bir şekilde sınıflandıracak, kimin “içeride”, kimin “ortak paydada”, kimin “dışarıda” kaldığını belirleyecektir.
Bu faaliyet tek başımıza bizi ve bu yazının boyutlarını da aşar. Fakat en dar hâliyle özetlemek gerekirse, Kemâlizmin ana hatları deneme mâhiyetindeki şu maddelerle açıklanabilir:
  • Kemâlizm bir modernleşme hareketidir. Devlet ve toplum düzenini teokratik esaslardan kurtarmayı ilke edinen laik bir ideolojidir. Dinî referanslarla yapılan siyasetle uyuşmaz.
  • Bu modernleşme hareketinin en büyük projesi ulusal devlettir. Kültür temelli Türk milliyetçiliği bu projenin her tarafına damgasını vurmuştur. Millî egemenlikten, millî bağımsızlıktan, toprak bütünlüğünden, ulusal kimlikten vazgeçilemez.
  • Kemâlizmi tarih sahnesine çıkaran olay Türk Bağımsızlık Savaşı’dır. Bağımsızlık, Kemâlizm için bir varlık yokluk meselesidir. Belirli bir uluslararası güce tâbi olup dış nüfuza teslim olmak kabûl edilemez.
  • Kemâlizm imtiyazlı cemaatler, ayrıcalıklı zümreler değil kânun önünde eşit ve egemenliğin sâhibi bir halk tasavvur eder.
  • Kemâlizm cumhuriyetçidir. Monarşiyi, diktatörlüğü değil demokratik bir ülkeyi hedefler.
  • Kemâlizmin az gelişmişliği aşmak için sanayileşme, üretme ve kalkınma davası vardır. Siyasî bağımsızlığı iktisadî bağımsızlık ile sağlamaya çalışır.
  • Kemâlizm muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkmayı amaçlar. Bu kavramın taşıdığı, zamana göre değişkenlik niteliğinden hareketle çağdaş değerler tâkip edilir.
  • Kemâlizm eğitime top sesleri altında Maarif Kongresi’ni toplayacak kadar önem veren bir düşüncedir. Akıl ve bilimin egemen olduğu bir eğitimle aydınlanmış nesiller yetiştirmek ister.
  • Kemâlizm idâre-i maslahatçı değil devrimcidir. Muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkan bağımsız, demokratik, laik bir ulusal devlet hedefine doğru giden bir yöndür ve bu yönde durmadan ilerlemektir.
Bu maddeler kabûl edilebilir veya eleştirilebilir. Kemâlizme ilgi duymaya başlayanların önüne bir çerçeve koymak şarttır. Çerçeveyi çizdikten sonra da içini dolduracak düşünsel faaliyetlerde bulunmak… Bu çalışmalar geçmiş dönemlerdeki “Atatürk yaşasaydı Refah’a oy verirdi.” gibi safsatalara benzer şekilde, Türk ulusal kimliğinin yerine etnik kimlikleri ikâme eden bir Kemâlizm, iktidarı devirmek için ABD’den, AB’den, Rusya’dan medet uman bir Kemâlizm, İslâmcılıkla, tarikat ve cemaatlerle barışık bir Kemâlizm, millî varlıkları yabancı sermayeye peşkeş çeken neo-liberal bir Kemâlizm gibi ucubelerin ortaya çıkmaması veya çıksa dahi rağbet görmemesi için büyük önem taşımaktadır. Ortaya çıkan eserler son dönemde vuku bulan “Kemâlizme yöneliş”e anlam katacak, onu bilinçli bir harekete dönüştürecektir.
Erhan Sandıkçı
http://www.muasir.org/2017/03/23/kemalizme-yonelis-erhan-sandikci/
ALINTIDIR

6 Mart 2017 Pazartesi

EGE DENİZİ JEOPOLİTİĞİ

Ege Denizi Balkan ve Anadolu yarımadaları arasında yer alan bir iç denizdir.  Bu hali ile Ege Denizi iki yarım ada arasında bir köprü konumuna sahip bulunmaktadır.  Balkanlardan yola çıkarak Anadolu’ya geçerken, ya da tamamen tersi bir doğrultuda Anadolu’dan yola çıkarak Balkanlara doğru ilerlerken Ege Denizinin iki yarım adayı birbirine bağlayan ana köprü olduğu görülmektedir.  Genel coğrafi konumu, boyutları, sınırları ve içerisinde barındırdığı binlerce ada ile yeryüzünde benzersiz bir konuma sahip bulunan bir deniz olarak, Ege Denizi kendine özgü bir yapıya sahip bulunmaktadır.  Çeşitli boyutlarda birbiri ardı sıra dizilmiş olan adaların arasında koylar ve körfezler, boğazlar, burunlar ve benzersiz doğa çeşitleri ile dünyanın en güzel deniz bölgelerinden birisi olan Ege denizi,  bu konumu ile dünya turizminin önemli merkezlerinden birisidir.  Özellikle batının zengin ülkelerinden bu denize gemi turları ya da çeşitli turizm programları ile gelmekte olan turistlerin katkıları ile her geçen gün dünya gündeminde daha fazla yer alan Ege Denizi,  her açıdan görülmeye değer bir bölge olarak insanları etkilemektedir.  Yarım adalar arasında yer alan birbirine benzemeyen binlerce ada Ege bölgesinin göstergesi olarak dünya turizminde yerini almaktadır.        
 Sahip olduğu irili ufaklı üç binden fazla ada ile dünya haritasında yerini alan Ege Denizi üzerinde hakkaniyete uygun bir sınır çizimi yapılmamış ve bölgenin büyük devleti olarak Türkiye Cumhuriyeti öne çıkarken,  bölgenin küçük devleti olan Yunanistan'a üç binden fazla ada bırakılmıştır. Türkiye ise ancak elli civarında ada ile yetinmek durumunda kalmıştır.  Ege Denizinin batısında yer alan Balkan yarımadası boyunca Yunanistan devleti yer alırken,  doğu kısmında yer alan Anadolu yarımadası üzerinde de Türkiye Cumhuriyeti devleti yer almıştır.  Ege'nin karşı kıyılarında iki ayrı devlet yer alırken en azından deniz üzerindeki adaların eşit koşullarda paylaşılması gerekirdi. Ne var ki, Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünden sonra yapılan antlaşmalarda batının önde gelen Hristiyan Devletleri Yunanistan'ın yanında yer aldıkları için,  yeni kurulan Yunan devletine Ege adalarının neredeyse yüzde doksanına yakını bırakılmıştır. Avrupa tarihini Eski Yunan döneminden başlatan batılı tarih kitaplarının etkisi altında kalan batının önde gelen Hristiyan devletlerinin,  yeni kurulan Yunan devletine sempati ile baktıkları ve her aşamada Yunanistan'ı destekleyerek, Balkanlar’da yeni bir Bizans İmparatorluğu yaratmaya çalıştıkları görülmüştür. Osmanlı Devleti çöktüğü için Balkanlar ve Anadolu üzerinde yeni haritalar çizilirken,  arada kalan Ege Denizi de yeni yapılanmaya uygun olarak bir uluslararası antlaşma ile yönlendirilmeye çalışılmış ve bu durumdan Müslüman Türk devleti,  Hristiyan batı blokunun Yunanistan'ın arkasında yer alması nedeniyle zararlı çıkmıştır.  Devletlerin büyüklüğüne göre hareket etmek,  ya da iki karşı kıyıda yer alan farklı devletler arasında iç deniz olan Ege’nin adalarını eşit koşullarda paylaştırmak gibi izlenmesi gerekli diplomatik yol ve yöntemlerden uzak hareket eden batılı emperyalistler,  din akrabalığı çizgisinde hareket etmeyi tercih edince,  Ege Denizinde dünya tarihinin en önde gelen haksızlıklarından birisi yapılarak küçük devlete, adaların neredeyse tamamına yakın bir miktarı devredilmiştir.  Böylesine haksız bir yeni düzen kurulması nedeniyle, Ege denizi üzerindeki sorunlar giderek artmış ve batının şımarık çocuğu gibi davranan Yunanistan Cumhuriyeti,  Türklere bırakılan bir avuç adayı da işgale kalkışmıştır.  Bazen daha da ileri giderek,  Türk tarafına bırakılmış olan adaların uzantısı konumundaki kayalıklara asker çıkartılarak açık işgal girişimleri gündeme getirilmiş ve böylece Ege sorunu zaman zaman tırmandırılarak, kısmi bölgesel çatışma ya da savaşlar çıkartılmaya çalışılmıştır. 
         Ege kıyılarının çok girintili çıkıntılı olması, denize doğru uzanan sıradağlar arasında verimli vadilerin yer alması ve Avrupa ve Asya kıtaları arasında meydana gelmiş bir jeolojik çöküntünün kalıntıları olarak çeşitli büyüklükte adaların bulunması, kara görmeyen hemen hemen hiç bir noktasının bulunmaması,  iki kıta arasındaki çeşitli ilişkilerin kolaylaştırılıp geliştirilmesinde etken olmaktadır.  Fay hatlarının çöküntü geçirdiği ve çok büyük yer sarsıntıları ile bölge ile birlikte denizin de yapı değiştirdiği bu alanda,  dünyanın hiçbir bölgesine benzemeyen bir doğal yapı ortaya çıkmıştır.  Coğrafi açıdan Akdeniz’in bir parçası olan Ege Denizi,  bu büyük denizden çok farklı bir konuma sahip bulunmaktadır.  Dünyanın merkezi denizi olan Akdeniz içinde çok büyük adaları barındırırken,  Ege Denizi bunun tamamen tersi bir doğrultuda birbirinden çok farklı boyutlarda küçük adaları da içinde barındırmaktadır.  Akdeniz gibi Ege Denizi de tarih açısından bir uygarlıklar denizi olarak kabul edilebilir.  Tarihin en büyük mitolojilerinden birisi olan Atlantis’in Ege denizinin bulunduğu yerde olduğu ve belirli bir aşamadan sonra büyük bir deprem ile yok olduğu ve bu aşamadan sonra çökmüş olan Atlantis kıtasında var olan yüksek tepelerin Ege denizin de adalar olarak varlıklarını sürdürdüğü belirli bilim çevreleri tarafından öne sürülmüştür.  Bazı adaların çok farklı jeolojik yapılara sahip olması da, bu gibi teorilerin ortaya atılmasına giden yolu açmıştır.  Kömür gibi siyah renkli bir Santorini adası, Ege Denizi’nin geçmişi ile ilgili çok farklı görüşlerin ortaya atılmasına neden olmuştur. 
         Akdeniz kıyılarında tarihin çeşitli dönemlerinde çok farklı devletler kurulduğu gibi Ege Denizinin de iki kıyısında birbirinden çok farklı devletler zaman zaman gündeme gelebilmiştir.  Eski Yunan denilen dönemde bugünkü Yunanistan topraklarında hüküm süren şehir devletleri Batı uygarlığının ilk ortaya çıktığı dönem olarak kabul edildiği için batının Hristiyan devletlerinin Yunanistan’a kendilerini daha yakın hissederek Ege bölgesine baktıkları zaman içinde belli olmuştur.  Ayrıca,  Miken ve Minos uygarlıklarının Ege adalarında ortaya çıktığı,  Rodos ve Girit gibi büyük adalarda zaman zaman farklı devlet modellerinin gündeme geldiği tarih kitapları tarafından dile getirilmektedir. Zamanında Ege adalarından olan Samos adasını ise rahiplerden birisi din devletine dönüştürerek burayı dünyanın merkezi olarak ilan etmekten çekinmemiştir.  Bu gibi örneklerin gösterdiği üzere,  Ege Denizi de tıpkı Akdeniz gibi bir uygarlıklar denizidir. Böylesine bir geçmişinin bulunması yüzünden Hristiyan batı ülkeleri Ege adalarını Avrupa’nın bir parçası görerek,  bu denizin içindeki bütün adaları Hristiyan Avrupa kıtasının bir temsilcisi olan Yunan devletine vermekten hiç çekinmemişlerdir. Bu denizde Yunanistan’dan daha fazla bir kıyı şeridine sahip olan Türkiye’nin sahip olduğu konumundan gelen hakları doğrultusunda adaların çoğunluğuna sahip olmasına izin vermemişler, hatta daha da ileri giderek Türkiye’nin bu doğrultuda harekete geçmesini önleyici girişimleri örgütlemekten de hiç çekinmemişlerdir. 
         Türkiye açısından sahip olduğu uzun kıyı şeridi yüzünden yaşamsal öneme sahip olan Ege Denizinin bütünüyle Yunanistan’a devredilmesi çok büyük sorunlara yol açmıştır.  Türk devleti kendi güvenliği açısından bu denizin kıyılarında gerekli olan önlemleri alma konusunda zorlanırken,  küçük devlet Yunanistan,  sahip olduğu geniş adalar denizi üzerinden Türkiye’ye karşı yeni bir hegemonya girişimini başlatmıştır.  Türk devleti adaların konumu yüzünden sahip olduğu kara suları boyunca kendi sınırlarını koruyucu önlemler alamazken,  Yunan devleti sahip olduğu adalar üzerinden geliştirdiği deniz manevraları ile Türkiye’ye bırakılmış olan birkaç adanın uzantısı olan kayalıkların elden gittiği hatta batının şımarık çocuğu olarak hareket etmekten çekinmeyen Yunanistan’ın Türklere ait olan adalara bile asker çıkartmaktan çekinmediği anlaşılmıştır. Kendisine bırakılan üç binden fazla ada dururken,  Türk adaları üzerine Yunan askerlerinin çıkartılması iyi niyetli bir NATO ortaklığı olmanın ötesinde,  kötü niyetli bir emperyalist girişim olarak öne çıkmıştır.  Komşunun bu ileri giden umursamazlığı bazen savaş ortamını bile oluşturmuş ve iki ülkeyi karşı karşıya getirmiştir.
         Tarih boyunca Ege Denizi’nin geçmişine bakıldığı zaman,  bu iç denizin iki kıyısında farklı devletlerin bulunması halinde savaş çıktığı ama bu denizin iki kıyısında tek bir devletin egemen olduğu aşamalarda ise barış ortamına geçildiği görülmektedir.  Roma, Bizans ve Osmanlı İmparatorlukları dönemlerinde Ege bölgesinde barış olmuş ve bu durumda savaş çıkmamıştır.  Ne var ki,  Osmanlı devleti sonrasında iki karşı kıyıda farklı devletlerin ortaya çıkması durumunda ise,  bir Türk-Yunan savaşı ulusal kurtuluş savaşı aşamasında gündeme gelmiş ve Yunanlılar Türklerin Ege bölgesini işgal ederek kendi merkezlerine bağlı bir Ege devleti kurabilmenin yollarını aramışlardır.  Bu konuda Yunanlılar başarısız kalınca,  Türk ordusu Yunanlıları denize dökerek Ege bölgesinde yeniden bir Türk hegemonyasını tesis etmiştir.  Anadolu ve Doğu Rumeli bölgelerinde Misakı Milli sınırlarını gerçekleştiren yeni Türk devleti bu sınırların dışına çıkarak Yunanistan’a karşı bir saldırıya geçmemiş ve uluslararası antlaşmalar ile çizilmiş olan Ege Denizindeki sınırlara ve yapılanmaya uygun hareket ederek barışın tesisine katkıda bulunmaya çalışmıştır.  Yirminci yüzyıl boyunca Ege kıyılarında iki ayrı devlet bulunduğu için çatışma hiç eksik olmamış,  Yunan devletinin sorumsuz tutum ve davranışları yüzünden Türkiye Cumhuriyeti donanması ile kendi kara sularında güvenlik önlemleri almak zorunda kalmıştır.  İki devletin Ege Denizi üzerinde çekişmesinden rahatsız olan bir Yunan Profesörü, Kanada üniversitelerinde “Ege Federasyonu “ adı ile bir kitap yazarak Türk ve Yunan devletlerinin böylesine bir Federasyon kurması sayesinde Ege Denizi üzerinde kalıcı barışın kurulabileceğini, aksi takdirde bu deniz etrafında çatışmaların sonsuza kadar devam edeceğini açıkça yazmıştır.  İstanbul’un merkez olacağı böyle bir Federasyon önerisini Türk tarafı,  kendi devlet modeli nedeniyle ciddiye almamıştır. 
         Ayrıca,  küreselleşme dönemine geçilmesiyle birlikte bir de ABD ve İsrail ikilisinin gündeme getirdiği bir “Küresel Balkanlar Projesi “ tartışma alanına getirilmiştir.  Bu projede, Yunanistan ve Bulgaristan devletlerinin parçalanarak küçültüleceği ama Makedonya devletinin ise “Büyük Makedonya “ adı altında büyütüleceği,  bu doğrultuda Selanik ile birlikte güney Makedonya bölgesinin, Yunanistan’dan koparak Büyük Makedonya devleti sınırları içerisinde yer alacağı ileri sürülmektedir.  Bu proje Yunanistan’ı parçaladığı için Ege denizi kıyılarına üçüncü bir devletin girmesinin de yolunu açmaktadır.  Selanik ve güney Makedonya’nın Yunanistan’ dan kopması ile birlikte Ege denizi kıyılarına üçüncü bir devletin girmesi söz konusu olacağı için,  Ege denizi üzerindeki çatışma ve çekişmelerin daha da artması kaçınılmazdır.  Selanik’in yeniden başkent olacağı bir Büyük Makedonya devleti Ege Denizi kıyılarında kurulursa o zaman,  Türk-Yunan çatışmalarını bu kez de Yunan-Makedon çatışmaları ve çekişmeleri izleyecek ve bu durumda bir Ege barışından söz edebilmek hiç bir zaman mümkün olamayacaktır.  Bu arada,  Trakya ya da İyonya gibi yeni küçük devletler küreselleşme sürecinde dış destekler ile Ege kıyıları üzerinde gündeme gelirse o zaman Ege denizi sürekli olarak bir çekişme ve çatışma alanına kaçınılmaz olarak dönüşecektir.  Girit adasının zamanla Yunanistan’ın elinden çıkartılarak bir İsrail adasına dönüştürülmesi, bölgedeki dengeleri olumsuz olarak etkileyecek ve Ege bölgesini Orta Doğu bataklığının içine doğru çekebilecektir. 
         Doğu Akdeniz’de bir uçak gemisi konumunda yer alan bir büyük ada olarak Kıbrıs’ın bu bölgedeki hegemonya çekişmelerinin gelecekte ana konusu haline gelebileceği, Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşayan Türklerin Anadolu’ya geri gönderileceği,  adanın güney bölgesinde yaşamakta olan bir milyondan fazla Rum asıllı Kıbrıslıların zamanla Ege adalarına sürüleceği ve şu an bomboş olan Ege adalarına bir milyon Rum’un taşınmasından sonra bu adalar üzerinde Yunanistan’dan ayrı olarak bir Ege Cumhuriyetinin kurdurulabileceği zaman zaman ortaya atılarak,  bölgenin geleceği doğrultusunda öngörülerde bulunulmaktadır.  Kıbrıslı Rumların Orta Doğu bölgesinden uzaklaştırılmaları amacıyla bir Ege Cumhuriyeti projesinin Ege adaları üzerinde gündeme getirilmesi, yeni bir durum olarak bölge kamuoyunda ele alınarak tartışılmalı ve bir karara varılmalıdır.  Rumlar ile birlikte Türklerin de Kıbrıs adasından kovulmaları hem Türkiye’yi hem de Yunanistan’ı yakından etkileyeceği için Ege Denizinde farklı bir yapılanmayı da beraberinde gündeme getirerek zorlayacaktır.  Kıbrıs’ta eski Bizans kalıntısı olarak yaşayan Rumların,  Ege adalarında ayrı bir cumhuriyet kurmaya yönlendirilmeleri İsrail destekli bir proje olarak öne çıkarılmaktadır.  İsrail gazının Avrupa’ya taşınması aşamasında Kıbrıs ve Girit adaları birer taşıyıcı merkez olarak yeni dönemin koşullarında öne çıkarken,  Ege Denizi de Anadolu ve Balkan yarımadaları gibi bir enerji terminali bölge konumuna gelmektedir.  İsrail’in karşı kıyısında yer alan Kıbrıs adasında, Siyonizm Hristiyan ya da Müslüman bir yapılanma istemediği için,  Türkleri Anadolu’ya gönderirken,  Hristiyan Rumları da Ege adalarına geri gönderilerek yeni bir Bizans İmparatorluğu oluşumu gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır.
         Ege adalarının Yunanistan’ın elinden alınarak ayrı bir Ege Cumhuriyeti kurulması ile birer Trakya ya da İyonya devletlerinin kurulmak istenmesi,  küresel emperyalizmin ütopyaları olarak gündeme gelirken,  bu durumda bölünecek olan Türk ve Yunan devletlerinin akıllarını başlarına toplayarak yeni durumları bir kez daha düşünmeleri ve bu durumda küresel emperyalizme karşı işbirliğine girerek kendi hegemonya alanlarında yeni küçük devletçiklere karşı çıkmaları,  bölge barışı açısından gerekmektedir. Yunanistan’ın eskisi gibi şımarıklıklar yapmasına izin verilmemeli,  Türk devletinin daha önceki aşamalarda gerçekleştiremediği güvenlik önlemlerini daha da genişleterek alması gerekmektedir.  Suriye iç savaşının bahane edilerek Müslüman bölge halkının Avrupa kıtasına doğru taşınmaya çalışılması aşamasında,  Ege denizi kendiliğinden öne çıkmakta ve Orta Doğunun Müslüman halkının Ege Denizi üzerinden Avrupa kıtasına doğru taşınması aşamasında Türkiye’nin Ege kıyıları ile birlikte Ege adaları da kendiliğinden gündeme gelmekte ve Ege sorunu günümüzde Orta Doğu ülkelerinden kovulan Müslüman göçmenler sorunu olarak devam edip gitmektedir.  Türk devletinin Ege kıyıları göçmenler için hareket noktasına dönüştürülürken,  Ege adaları da Avrupa kıtasına geçiş aşamasında birer köprü olarak kullanılmaya başlanmıştır.  Ege Denizi iki kıta ve iki devlet arasında bir ortak alan olarak konumunu sürdürürken,  Orta Doğu’daki emperyalist savaşın yarattığı göç koşullarında Avrupa kıtasına yönelen bir büyük yönelişin uygulama alanı olarak öne çıkmaktadır. 
         Üç bin adanın onda biri oranındaki üç yüz adada Yunan devletinin vatandaşları yaşarken, Ege adalarının onda dokuzu bomboş bir durum sergilemektedir. Şimdilik,  Avrupa kıtasına gitmek için yola çıkmış olan göçmenler için birer ara istasyon görünümüne kavuşmuş olan Ege adaları önümüzdeki dönemde giderek artan bir biçimde savaştan kaçan göçmenlerin yeni yerleşim alanları olabilecektir.  Gelecekte Kıbrıslı Rumlar için yeni yerleşim alanı olarak düşünülen Ege adalarına Suriyeli Müslüman göçmenlerin şimdilik yerleştirilmeleri,  bir anlamda geleceğin Ege Cumhuriyetine giden yolun açılması anlamına gelmektedir.  Büyük İsrail projesi doğrultusunda Kıbrıs’ın boşaltılarak İsrail’e verilmesi ihtimali arttıkça,  Kıbrıslı Rumlar için Ege adaları yeni yurt olarak gündeme gelmektedir.  Rumlar ‘dan önce Ege adalarına yerleştirilmeye başlanan Suriyeli göçmenler de, gelecekte Ege Cumhuriyetinin kurulacağı bu adaların üzerinde çalışacak nüfus gereksinmelerinin karşılanması doğrultusunda ele alınarak değerlendirilmektedir.  Eski Bizans İmparatorluğunun arayışı içinde bulunan Yunanlılar,  bir yönü ile Doğu Karadeniz bölgesinde yeni bir Pontus devleti arayışı içine girerlerken,  Doğu Akdeniz bölgesinde de bu arayışlarını bugüne kadar sürdürmüşlerdir.  Ne var ki,  merkezi bölgeye gelerek İsrail’in kurulmasını sağlayan Amerikan emperyalizmi,  Büyük İsrail arayışı çizgisinde İsrail’e yardımcı olarak Kıbrıs’ın boşaltılmasına destek verirse, o zaman Ege adalarında yeni bir devlet yapılanması olarak Ege Cumhuriyeti oluşumu kendiliğinden devreye girecektir. Ege Denizi böylece yeni bir Bizansçı yapılanmanın merkezi konumuna gelecektir. 
         Kıbrıs’taki gelişmelerin Ege Denizini yakından etkilediği gibi,  Irak ve Suriye’de yaşanan acımasız terör ve savaşın da bölgenin dışına çıkarak Ege Denizine doğru yayıldığı görülmektedir.  Önümüzdeki dönemde Ege Denizinin geleceği bu denize kıyısı olan ülkelerden daha çok,  Ege denizinin tam ortasında yer aldığı iki kıtadaki gelişmelere yakından bağlı olduğu görülmektedir.  Özellikle, Yunanistan’ın Avrupa Birliği üyeliği bu iç denizin hem statüsünde hem de bugünkü konumunda önemli değişiklikler meydana getirmektedir.  Özellikle Orta Doğu terör ve savaşın ateşleri altında yanarken,  bölge halkının buradan kaçarak Avrupa Birliği ülkelerine doğru bir göçe zorlanması sürecinde Ege Denizi bir facialar denizine dönüşmekte, işsiz güçsüz yoksul Müslüman kitleler kendi geleceklerini Avrupa kıtasında ararken bir Ege Denizi engeli ile karşı karşıya kalmaktadırlar. Bu nedenle her gün dünya basını Ege Denizindeki zoraki göçler ile birlikte batan deniz botlarında çaresizlik içinde ölen insanların facialarını yansıtmaktadırlar.  İnsanlığın bittiği,  küresel emperyalizmin kendi çıkarları doğrultusunda yeni bir Orta doğu bölgesi inşa etmeye çalıştığı bir aşamada,  bu zoraki değişikliğin ortaya çıkardığı yaşam mücadelesi alanı olarak Ege Denizi yeni dönemde gündeme gelmektedir.  İnsanlığın hiçbir biçimde kabül edemeyeceği dramlar ve bu doğrultuda yaşanan olumsuz gelişmeler, giderek Ege Denizi çevresindeki ve üzerindeki güvenlik şemsiyesini ortadan kaldırmakta ve bölgeyi giderek bir ateş çemberine dönüştürmektedir. Bir Avrupa Birliği üyesi olan Yunanistan bu olumsuz gelişmeleri seyrederken, Türkiye Cumhuriyeti elinden geleni yapmaktan geri kalmamaktadır. 
         Türkiye Cumhuriyeti hem bir Orta Doğu hem de bir Ege devleti olarak iki bölge arasındaki gelişmeleri yakından izleyerek,  bölgesel bir kamu düzeninin hem korunmasında hem de yeniden kurulmasında üzerine düşen uluslararası görevleri yerine getirirken, istenmeyen bir biçimde giderek Avrupa Birliği ile Ege bölgesinde karşı karşıya gelmektedir.  Orta Doğu’nun yoksul insanlarını sınırları içerisinde istemeyen Avrupa kıtasının Hristiyan ülkeleri, yeni dönemin göç dalgalarını Ege Denizi üzerinde önlemeye çalışmakta ve bu doğrultuda Yunanistan’a yardımcı olurken,  Türkiye’ye karşıt bir çizgide olumsuz bir tutum içerisine girmektedir.  Türkiye’ye karşı her zaman bir Hristiyan birliği olarak tavır almış olan Avrupa Birliği,  Türklerin Müslümanlığını bahane ederek Atatürk Cumhuriyetinin bir çağdaş devlet olarak kıtasal birliğin içinde yer almasını önlemeye çalışmıştır.  Yarım yüz yılı aşkın bir süre bekleme odasında oyaladıkları Türkiye’ye karşı her zaman için çifte standartlı bir politika izleyerek,  Ege Denizi üzerinden Anadolu ile Avrupa kıtası arasında bir siyasal birlikteliğin Büyük Avrupa projesi doğrultusunda oluşturulmasına yardımcı olmamışlardır.  Ege bağlantısını dayanak yaparak Türkiye’yi kıtasal birliğin içine almayan Avrupa,  şimdi de İsrail siyonizmi ve Amerikan emperyalizminin merkezi coğrafya ya egemen olabilmesi için, düzenlenen terör ve askeri saldırılar yüzünden gündeme gelmiş olan yeni göç dalgasını Ege denizi üzerinde durdurarak ve işin büyük külfetini Türk devletinin üzerine yıkarak bir çözüme yönelmesi durumunda,  Türkiye Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği yeniden karşı karşıya gelmiştir.  Yarım yüzyılı aşkın bir süredir tam üye adayı olan Türkiye’nin üyelik işlemlerini sürekli olarak geciktiren Avrupa,  gelinen yeni aşamada göçmenlerin Ege denizi üzerinden Yunan adalarına yerleşmelerini önleyebilmek için,  Türk tarafına ekonomik yardım yapılmasını gündeme getirmektedir.  Göçmenlerin Türkiye’ye yerleştirilmesi ve kesinlikle Ege Denizi sınırını aşmaması için,  yeni göçmen kentlerinin Anadolu yarım adası üzerinde yapılması gerektiğini vurgulayan Avrupa Birliği yöneticileri,  bunun karşılığında vaat ettikleri ekonomik yardımı da geciktirerek ve bu doğrultuda yeni bir iki yüzlülük örneğini sergileyerek, göçmen sorununun yeni bir Ege sorunu olarak gündeme gelmesine neden olmuşlardır.  Yüzyıllar önce uygarlığın beşiği olan Ege denizi yeni dönemde emperyalistlerin Orta Doğu planları yüzünden göçmen dramının tiyatro sahnesine dönüştürülmüş ve Avrupa Birliği de bu durumu seyretmekle yetinmiştir. 
         Avrupa Birliği, Fransız Devlet Başkanı General De Gaulle’nin söylediği gibi Atlantik okyanusundan Ural dağlarına kadar bir büyük Avrupa kıtası yaratabilmenin peşinde koşarken,  şimdilik sınır denizi olan Ege Denizi’ni gelecekte kıtasal birliği içinde yer alacak bir iç deniz olarak görmektedir.  Ne var ki,  esas problem olarak Anadolu yarımadası üzerinde kurulmuş bulunan Türk devletinin büyüklüğü meselesi görülmekte ve bu doğrultuda Türkiye Cumhuriyetinin parçalanarak Avrupa sınırlarının Hazar denizine kadar uzatılması planlanmaktadır.  Osmanlı devletini yok eden Balkanizasyon sürecinin Anadolu üzerinden Orta doğu ve Kafkaslara taşınması planlanmakta ve bu doğrultuda bölgedeki bütün devletlerin eyaletler halinde parçalanmasına yönelik politikalar izlenmektedir.  Savaş sürecinde Irak ve Suriye’nin parçalanması sağlandığından benzeri sürecin Anadolu toprakları üzerine Kuzey Irak üzerinden de taşınmasına çalışılmaktadır.  Böyle bir durumun gerçekleşmesi aşamasında,  Doğu Anadolu Sevr planları doğrultusunda parçalanırken,  Ege Denizi üzerinde de Trakya,  Ege ve İyonya projeleri emperyalizmin işbirlikçisi konumundaki bazı gayri müslim lobiler tarafından gündeme getirilebilmektedir. Bu dönemde Anadolu’nun Osmanlı öncesi zamanına geri dönmek isteyen bazı gayrimüslim toplulukların,  Ege Denizi kıyısında uzanıp giden Anadolu toprakları üzerinde yeni eyalet devletleri oluşturabilmenin arayışları içerisine girdikleri görülmektedir.  Orta Doğu bölgesinden Ege denizine gelen göçmen dalgalarının önlenemediği bir aşamada,  devletin üniter yapısını sıkıntıya sokabilecek bazı yeni yapılanmalar ulusal kimliğin ve düzenin ötelerinde aranmaktadır.  Uluslararası konjonktürün gelinen yeni aşamada giderek daha karmaşık bir düzeye gelmesi yüzünden de,  var olan sorunların çözümün çok gerisinde kalarak giderek daha içinden çıkılmaz bir duruma geldiği görülmektedir. 
         Küreselleşme süreci yer yüzünde her şeyi değiştirdiği gibi Ege sorununu da büyük çapta değiştirerek, yepyeni bir görünüme sürüklemiştir.  Ege sorunu şimdiye kadar geleneksel boyutları ile daha çok kıyıdaş devletler arasındaki sınır ya da kara suları meselesi olarak görülmüş ve bu doğrultuda iki taraflı bir sorun olarak çözülmeye çalışılmıştır.  Ne var ki,  küresel konjonktürde dünyanın merkezi coğrafyasında bölgesel oluşumlar gerçekleştirilmeye çalışıldığı için Ege bölgesi de hem Balkanlar hem de Anadolu üzerinden böylesine bölgesel oluşumlar ile karşı karşıya gelmektedir.  Ege Denizi üzerinde ortaya çıkan kıyı şeridi, kara suları ya da kıta sahanlığı gibi eski sorunlar geride kalırken,  göçmenlerin nerede iskan edileceği Avrupa Birliği sınırları içerisinden içeri girip giremeyeceği ya da Ege adaları üzerinde göçmenlerin yerleşimi ve yeni tampon merkezlerin nasıl oluşturulacağı konuları ana meseleler olarak gündeme gelmektedir. Hristiyan dünyanın çıkarları doğrultusunda Müslümanların aleyhine bir çizgide kurulmuş olan Ege adaları düzeninin yeni dönemde korunması mümkün görünmemekte,  Girit adasında İsrail askeri yığınak yapmaya yönelirken,  Midilli, Sakız ve İstanköy gibi Türkiye sınırına yakın konumdaki Yunan adalarına ise tampon bölge yığınakları yapılmakta ve bu yoldan göçmen sorunu durdurularak çözülmeye çalışılmaktadır. Büyük Orta Doğu,  Büyük İsrail ve Büyük Avrupa projeleri doğrultusunda merkezi alanda yeni düzenlemeler yapılmaya çalışılırken, Edirne merkezli Trakya,  İzmir merkezli İyonya,  Antalya merkezli Akdeniz isimli eyalet devletleri oluşturulmaya çalışılmakta ve Türkiye sınırları içerisinde yer alan Batı Anadolu bölgesi, tıpkı Doğu Anadolu’da olduğu gibi paramparaça yapılmaya çalışılmaktadır. Böylesine bir plan doğrultusunda Orta Doğu ülkelerinin Arap nüfusu da Türkiye sınırları içerisine alınarak,  hem millet yapılanması dağıtılmakta hem de anayasada kurucu irade tarafından konulmuş olan milli devlet modeli aşılmaya çalışılmaktadır.  Eski Osmanlı hinterlandında yeniden yapılanma bölge devletlerine zorlanırken,  Ege’nin iki kıyısında yer alan devletler olarak Türkiye ve Yunanistan yeni dönemde parçalı eyalet sistemlerine doğru sürüklendiklerinden,  Ege denizi meselelerini artık iki taraflı sorun olarak çözme şansı ortadan kalkmaktadır.
         Ege Denizi sorunu Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasıyla başlamıştır.  Ege’nin iki kıyısı Osmanlı hegemonyası altında birleştiği için Osmanlılar döneminde bir Ege sorunu yoktu.  Ne var ki,  1830 yılında Yunan devletinin İngilizlerin desteği ile kurulması üzerine Ege denizi kıyılarında ikinci bir devlet ortaya çıktığı için,  Ege’de yeniden sorunlu bir dönem başlamış ve Yunan devleti kurulduktan sonra batının Hrıstıyan devletlerinin desteği ile bu küçük devlet on misli büyürken,  sürekli olarak Osmanlı toprakları üzerindeki bölgelerde genişlemiştir.  Osmanlı devleti küçülürken Yunan devleti büyütülmüş ve böylece eskiden Bizans döneminde olduğu gibi, Ege kıyıları üzerinde bir gayrimüslim uygarlığın temelleri atılmaya çalışılmıştır.  Atlantis’ten Eski Yunan’a, Girit’ten Miken uygarlığına kadar bölgede var olan eski uygarlıklar tekrar canlandırılarak,  bu deniz üzerinde Osmanlı İmparatorluğu döneminden kalma Türk ve İslam hegemonyası ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır.  Benzeri bir sürecin Orta Doğu’da ne anlama geldiği yaşanan büyük felaketler dizisi ile ortaya çıkmıştır.  Haksız savaşlardan kaçan göçmenler ile şimdi bu savaş sürecinin Ege kıyılarına doğru taşınmaya çalışıldığı anlaşılmaktadır.  Böylesine bir yeni sıcak çatışma ortamına Ege kıyılarının uğramaması için Avrupa Birliği ve Türkiye’ye yeni dönemde önemli görevler düşmektedir.  Avrupa’nın büyük devletlerinin çifte standartlı politikaları bırakarak Türkiye’ye yardımcı olmaları durumunda, hem Orta Doğu’da herkesi yakan ateşin durdurulması sağlanabilecek hem de bu ateşin Ege denizi üzerinden Balkanları ve Avrupa kıtasını yakmasına izin verilmeyecektir.  Eski Osmanlı hinterlandı olan merkezi alanlardaki savaşlar durdurulmazsa komşu bölgelere de sıçrama riski giderek artmaktadır.
         Ege bölgesinin bugünkü uluslararası statüsü 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması ile kurulmuştur.  Birinci dünya savaşı sonrasında kurulmuş olan yeni devletlerarası düzen,  ikinci dünya savaşının gündeme getirmiş olduğu yeni yapılanma aşamasında 10 Şubat 1947 tarihinde imzalanan Paris Antlaşması ile Türkiye aleyhine olacak bir çizgide değiştirilmiştir.  Bölgede durum Türkiye aleyhine düzeltilirken,  Yunanistan’ın durumu daha da güçlendirilerek bu küçük ülkeye tam anlamıyla bir batı desteği verilmiştir.  İtalya’nın geri çekilmesiyle ortada kalan on iki adanın Osmanlı mirasçısı olarak Türkiye’ye bırakılması gerekirken, İngiltere’nin müdahalesi ve ABD’nin desteği ile Türkiye kıyısındaki on iki büyük ada haksız ve mesnetsiz bir biçimde Yunanistan’a devredilmiştir.  Türk devleti karşı kıyısındaki yüzme mesafeli adalara Yunan bayrağının çekilmesi üzerine ciddi bir güvenlik sorunuyla karşı karşıya bırakılmış ve NATO düzeninin kurulmasıyla da bu durum düzeltilmeyerek eski Yunan uygarlığı ya da Bizans yapılanması küçük Yunan devleti üzerinden yaratılmaya çalışılmıştır.  Son yıllarda Yunanistan’ın 12 millik karasuları sistemini uygulamak istemesi yüzünden,  birbirine bağlı Yunan adaları ile Türk adaları arasında sürekli olarak sınır sorunları çıkmış ve bu yüzden de Ege sorunu her zaman için Türkiye açısından sürekli bir sıcak sorun olarak görülmüştür.  Yunan hava sahasının 10 mil olarak gösterilmesi Atina Fır Hattının, Türk kara sahasına çok yakın bir çizgide bulunması,  hava ve deniz yollarının geçiş yönlerinin belirlenmesinde iki ülkenin çıkarlarının çatışma göstermesi yüzünden, NATO güvenlik şemsiyesi de Ege bölgesinde,  Türkiye-Yunanistan barışını bir türlü tam olarak gerçekleştirememiştir.  Devletler hukukuna göre belirlenmesi gereken kıta sahanlığı ve hava sahanlığı ile kara suları rejiminin,  Yunanistan’ın sürekli olarak daha fazla taleplerde bulunması yüzünden askıda bırakılması, Ege bölgesini ve denizini bir çatışma alanı olarak bugüne kadar getirmiştir.  Ege denizi ile bu denizin etrafını çevreleyen merkezi bölgenin jeopolitik dengeleri yeni gelinen aşamada kıyı ülkeler çekişmesinin ötesine giderek, kıtasal oluşumların çatışma merkezi konumunda ortaya çıkmaktadır.  Yunanistan artık Ege politikalarını Avrupa Birliği yaklaşımı olarak Türkiye’ye yansıtırken,  Türkiye Cumhuriyeti de yeni Ege politikalarını gündeme gelen yeni uluslararası konjonktür doğrultusunda yeniden belirlemek zorundadır. Gelecekte Ege adalarında tatil yapmak isteyenler, önce Ege Denizi sorunlarına çözüm bulmak zorundadırlar.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN