22 Aralık 2014 Pazartesi

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ - Nezahat Göçmen



Bir varmış bir yokmuş Evvel zaman içinde internet ceplerin içinde
Sosyal medya tellal,  penguenler berber iken
Bir ülkede bir ormanda ağaçlar kesilip bin yüz elli odalı bir saray yapılmış. “Bizi affet, ağlayan ağaçlar.” diyen sesler,  yapılan kötülükleri derin derin düşünen insanlar varmış.  Bu ülkede analar bağrını yere sürer. “Benim oğlum yüzme bilmezdi.” diye ağlarmış. Onun oğlu Bodrum’da, Çeşme’de,  kışın kapalı yüzme havuzlarında yazın açık havuzlarda değilmiş…
Böyle başlayan bir masal yazasım var. Yüzyıllar sonra anlatılacak. Ormanda bir dev varmış diyemedim.
Çocukken çok korkardım dev olan masallardan. En sonunda kurtulurdu iyi yürekli kahramanlar o devden. Masallarda kötülerin kim oldukları, nerede, nasıl oldukları, ne ve niçin yapacakları açık ve nettir.
Anladım ki tüm masallar yaşanmışlıklar.  Bir yanımız bahar bahçe,  bir yanımız o hayatı yaşamaya zorlanan insanlar. Bir Aborjin Öğretisi  “Kafanın konuşması toplumun bir ürünüdür. Kalbin konuşması sonsuzluktan gelir!'' der.
****
Yine akşam
yine acılar dediğim bir ülkede haberler
sırasını bozmadan dökülüyor ekranlardan...
Bu ülkede
Gün aydınlık olamaz
bir taraf KARIN doyurma
bir taraf YARIN doyurma çabası içinde olduğu sürece...
Atatürk demiş ki; Ülkemiz çağdaş medeniyetler seviyesine çıkmalıdır. Fakat bu çağdaş medeniyetin nerede olduğunu belirtmemiş.
Öğle yemeği için" Maliyet yüksek evden yemek getiriniz." denilen maden işçilerinin eşlerinin kınalı parmaklarıyla ve analarının yaptığı yemekleri, sefer tasında getirerek yerin altında yerken, dalgıçların bile giremediği su baskınında kalması vahşet... Yaşam odası hiç yok.  Öğle arası yemek molasında yeryüzünde nefes alarak yemek yemek lükstü onlar için
Yeni yılımız kutlu olsun… Daha birçok özel günlerimiz de kutlu olsun.  Yeni yıl, bu ülkede adaletin de olabileceğini göstersin.  Yüreğindeki Sevgileri çalamadığımız, Yüzlerinde gülümsemeyi çaldığımız insanlar ne büyüktür. Mütevazı olmanın en güzel modelidir onlar.

Büyüme ve kalkınma
Bir ülke büyüyebilir. Saraylar, yollar, özel hastaneler çoğalabilir.   Bir ülkede Kalkınma,  yaşam standarttı ile ölçülür. Madende göçük altında evladının ölüm haberini yüreğinde hissedip bağrı yanıyorsa, o ananın yüzünde çaresizlik bir ansiklopedi kalınlığında kırışıklığa dönüşmüşse sayfaları kat kat sahaflardaki kitaplar gibi sararmış ve değerlenmişse, manevi büyümenin en güzel anlatımıdır.
Zaten toprak altındaydı evlatlar. Yine toprak altında. Elleriyle karıştıracak o toprak üstünü Analar. Ama yürekleri toprak altında.
Eksilenler hanesine bir sıfır attık. Beslenmeye değinmek istedim biraz da. Benim için çok şey ifade eden Çanakkale kahramanlarının yemek listesi ve bugünkü meclisin yemek listesi gözüme ilişti.   İdare ederek beslenen insanların ciltleri ile dengeli beslenen insanların yüzüne iyi bakın. Arasındaki 7 farkı bulmak çok kolaydır.
Bir şehit babası oğlunu toprağa verirken... Ayakkabıları bu topraklarda nelerin değiştiğini! Nelerin değişebileceğini! Nelerin değişmeyeceğini haykırıyor... Duyabilene.
Bana “mutlu yıllar” demeyin. Çocuklar, gençler mutsuz oldukça.  Yüreği gibi ayakkabıları paramparça olan onurlu insanlara selam olsun.
Tevfik Fikret der ki:
“Bendedir iyilik, kötülük tohumu
Varırım hep böyle ta mezara dek
Yeniden dirilmek bizim nemize gerek
Taşır insanların hem aşkını, hem acısını
Bağrımdaki şu deli, şu ince yürek
İnsan gibi yaşamaktır
İnsan gibi yaşamak”

Yıllar kervanı  dizilirken, kıyamet sen de kop kopacaksan,
 İyi insan olabilmek, duyarlılık ve tevazu gösterebilmek meselesi asıl mesele.
Ve yine Tevfik Fikret’ten dizeler…
Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak...
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
 İnsanların gülüşlerini alıp ağlayan yüzler hediye etmenin vebali nasıl ödenir sizce?
 Mustafa Kemal Atatürk’ün 1937'de Atatürk Orman Çiftliği dâhil bütün varlıklarını Hazine'ye bağışladığı vasiyetnamesi ile bitiriyorum.
“ İnsanın asıl serveti manevi kişiliğinde olmalı. Mal ve mülk bana ağırlık veriyor. Bu çiftlikleri ulusuma armağan etmekle büyük bir ferahlık duyuyorum. " M. K. ATATÜRK
Dünyada kötüler de kendi sonlarına koşarlar iyiler de unutulmamalı!
Hepimiz mitolojik varlıklarız,  güneşi gören masal bahçelerinde buluşmak üzere…

 Sevgiyle kalın.

EGE SORUNU, YUNANİSTAN VE AVRUPA BİRLİĞİ





Türk politikacılarındaki bilgi ve düzey düşüklüğü ile AB’ye karşı gösterdikleri “aşırı” ve “sözdinler” istek, Yunanistan’a, bağlı olarak da AB yöneticilerine; Ege konusunu diledikleri gibi ele alma, “özgürce” yorumlama ve “yorumları” Türkiye’ye karşı kullanma yönünde geniş bir serbest alan yaratmaktadır. Birbiriyle olan ilintileriyle karmaşık bir sorunlar yumağı durumuna getirilen; Kara Suları, Hava Sahası, Kıta Sahanlığı ve Yunan Adalarının Silahlandırılması’ndan oluşan Ege “sorunu” önemi ve özgünlüğü olan bir konular bütünüdür. Gördüğü uluslararası destek nedeniyle Türkiye’ye karşı siyasi üstünlük sağlamış olan Yunanistan’a, konuyu sorun durumuna getirecek yeni fırsatlar vermektedir.

Sorun Yaratmak

1999 Helsinki Zirvesi; Batı başkentlerinde ve Brüksel çevrelerinde, Kıbrıs, Ege, “azınlıklar” konusunda Türkiye karşıtı söylemlerinin bolca konuşulduğu bir süreçten sonra yapıldı. Söylenen ve önerilenlerin kabul edilebilir bir yanı yoktu ancak “57.Cumhuriyet Hükümeti” nin Başbakanı Bülent Ecevit, Brüksel’in istekleri doğrultusunda davranarak Kıbrıs ve Ege konusunu AB gündemine taşıyan kararlara imza atıyor ve büyük bir iş başarmanın iç huzuruyla Türkiye’ye dönüyordu.
12 Aralık 1999 tarihinde açıklanan “Helsinki Zirvesi Sonuç Bildirgesi”’ne, Türkiye ile Yunanistan arasında tartışma konusu olan, daha doğru bir söylemle Yunanistan’ın tartışılan bir sorun durumuna getirdiği; Ege ve Kıbrıs konuları eklenmiş ve bu iki konu, uluslararası bir boyut kazanarak AB’nin bir sorunu durumuna getirilmişti.
“Helsinki Zirvesi Sonuç Bildirgesi”’nin Ege ile ilgili 4.başlamı (maddesi) şöyleydi: “AB Konseyi, üye adayı devletleri, devam eden sınır anlaşmazlıkları ve ilgili diğer konuları çözmek için her gayreti sarfetmeye davet eder; bunda başarılı olunamadığı takdirde anlaşmazlığı makul bir süre içinde Uluslararası Adalet Divanı’na götürmelidirler. AB konseyi, özellikle üyelik süreci üzerindeki yansımalarıyla ilgili olarak ve en geç 2004 yılı sonuna kadar Uluslararası Adalet Divanı yoluyla çözüme bağlanmasını teşvik etmek amacıyla, devam eden anlaşmazlıklara ilişkin durumu gözden geçirecektir.”1
Kararda her ne kadar üye adayı devletler diye çoğul eki kullanılıyorsa da, konu edilen yalnızca Türkiye’ydi. Çünkü Türkiye’den başka herhangi bir “üye adayı” devletin “sınır anlaşmazlığı” yoktu. AB, Türkiye’ye öz ve net olarak; “Ege sorununda ya Yunanistan ile anlaş ya da 2004 yılına kadar Uluslararası Adalet Divanı’na git ve onun vereceği karara uy” diyordu.
Bu iki seçenek gerçekte, Yunan savlarının kabul edilmesinden başka bir şey değildi. Bu gerçek, Yunanistan’ın Helsinki’den beri sürdürdüğü politikalarla açıkça görülüyordu. Yunanistan Başbakanı Kostas Simitis, Helsinki’den iki yıl sonra Ocak 2002’de Atina’da şunları söylüyordu: “Türkiye ile diyalog, Helsinki kararları temel alınarak yapılacaktır. Diyalogun temelinde ise Helsinki Zirvesi Sonuç Bildirgesinin 4.başlamı (maddesi) uygulanacaktır.”2

Ege Sorunu AB’nin Sorunu Oluyor

AB’nin, kendisini dolaysız ilgilendiren bir konuymuş gibi ele aldığı ve Türkiye’den, Atina’nın savlarına uygun isteklerde bulunduğu Ege sorunu; Yunanistan’ın yarattığı birbiriyle ilişkili, özgünlüğü olan ve Türkiye için stratejik öneme sahip bir konudur. Konu, Türkiye açısından çok önemlidir ancak politik çevreler başta olmak üzere, üst düzey bürokratlar, kamu yöneticileri ve Türk kamuoyu, konuyla ilgili yeterli bir bilgilenme içinde değildir. İşin daha da vahimi, bu çevrelerde konuyla ilgili bilgi sahibi olma, ulusal politika oluşturma ve bu politikayı uygulama yönünde bir isteğin bile olmamasıdır.
Türkiye’nin geleceğini dış yönlendirmelere bağlayan politikacılar, olayların gelişmesini, daha doğru bir deyişle AB’nin olaylara vereceği biçimi beklemektedirler. Politikasızlığın ya da güdümlü politikanın doğal sonucu olarak Helsinki’de istenen imzalar verilmiş ve Ege “sorunu” da Helsinki’den sonra AB’nin bir sorunu durumuna gelmişti.
Türk politikacılarındaki bilgi ve düzey düşüklüğü ile AB’ye karşı gösterdikleri “aşırı” ve “sözdinler” istek, Yunanistan’a, bağlı olarak da AB yöneticilerine; Ege konusunu diledikleri gibi ele alma, “özgürce” yorumlama ve “yorumları” Türkiye aleyhinde kullanma yönünde geniş bir serbest alan yaratmaktadır. Teslimiyetin yarattığı “özgür” ortam, Avrupalılara, savlarında haklı olmasalar da, kullanabilecekleri birçok dayanak noktası vermektedir.
Ege “sorununa” kaynaklık eden tartışmalar, benzeri olmayan bir coğrafyayı kapsamaktadır. Dünya’nın hiçbir yerinde Ege’nin konumuna benzeyen bir yer yoktur. Doğu Yunan adaları, bu adaların Türkiye’ye yakınlığı ve Lozan kararlarıyla Ege Denizi’nin özgün konumunun oluşturduğu özellikler, şimdiye dek yapılmış olan uluslararası deniz hukuku anlaşmalarında tam karşılığını bulamamaktadır. Bu durum, gördüğü uluslararası destek nedeniyle Türkiye’ye karşı siyasal üstünlük sağlamış olan Yunanistan’a, konuyu sorun durumuna getirecek yeni fırsatlar vermektedir.

Lahey’e Gitmek

Arkasına AB’yi alan ve Türkiye’nin en güçsüz dönemini yaşadığına inanan Yunanistan, her dönemde ve her konuda yaptığı gibi Helsinki’de “fırsatları” değerlendiriyor ve daha önce büyük oranda çözülmüş olan Ege konusunu yeniden “sorun” durumuna getiriyordu.
“Soruna” Yunanistan gözüyle bakan AB’nin, 2004 yılına dek Uluslararası Lahey Adalet Divanı’na gidilmesi yönündeki isteği Türkiye için tam bir tuzaktı. Yunanistan geçmiş anlaşmalara bağlı kalarak bir bütün olarak ele alınması gereken ve ancak bu yolla çözülebilecek Ege konusunu, parçalara ayırarak ayrı ayrı Lahey’e götürmek istiyordu. Bu, Yunan adalarının konumu nedeniyle Türkiye açısından çözümsüzlük demekti.
Türkiye, Ege konusunu Yunanistan’ın istediği biçimiyle Lahey’e götüremezdi. Kıta sahanlığı, kara suları, hava sahası gibi konuları Lahey’e ayrı ayrı götürmek, ulusal hakları baştan yitirmek demekti. Helsinki kararlarıyla Türkiye, ya Yunanistan ve AB tezini kabul edip Lahey’e parçalı “sorunlarla” gidecek ya da bu “öneriyi” kabul etmeyip uluslararası hukuktan kaçmış duruma düşecekti.3 Bülent Ecevit, Helsinki’de attığı imzayla Türkiye’yi bu tuzağa düşürmüştü.

Hitler’in Yapamadığı

Başlangıçta tüm dünya bu tartışmayı Yunanistan ve Türkiye arasındaki bir sorun olarak değerlendirdi (ki öyledir). Ancak, yıllardır tartışması yapılan “Ege Sorunu”, bir anda Türkiye’nin “yumuşak karnı” olan AB–Türkiye arasındaki bir sorun durumuna getirildi. AB, bu gelişmeye zaten hazır ve istekliydi. Ege Denizi, Yunanistan aracılığıyla AB denizi durumuna gelecekti; Hitler ve Musollini bunu kendi ülkeleri için silahla yapmaya çalışmıştı, şimdi aynı iş, tüm Avrupa adına, silahla değil Türkiye’nin “ikna” edilmesiyle yapılacaktı.
Avrupalılar için, Yunanistan AB’nin bir “eyaleti”, Türkiye ise hiçbir zaman içeri alınmayacak yabancı bir unsurdu. Bu gerçeğin en açık kanıtı AB’nin aldığı kararlardı. Avrupa Parlamentosu’nun 15 Şubat 1996’da Ege ile ilgi olarak aldığı kararda şunlar söyleniyordu: “Avrupa Parlamentosu, Türkiye’nin Avrupa Birliği’nin bir üye devleti olan Yunanistan’ın egemenlik haklarını tehlikeli bir biçimde ihlal etmesinden ve Ege’deki gerginliğin artmasından ciddi biçimde kaygı duymaktadır... Avrupa Parlamentosu, Yunanistan’ın sınırlarının aynı zamanda Avrupa Birliği’nin sınırları olduğunu vurgular.”4

Ege Sorunu Nedir

Birbiriyle olan ilintileriyle karmaşık bir sorunlar yumağı durumuna getirilen ve Kara Suları, Hava Sahası, Kıta Sahanlığı ve Yunan Adalarının Silahlandırılması’ndan oluşan Ege “sorunu”; önemi ve özgünlüğü olan bir konular bütünüdür. Özgünlüğü nedeniyle var olan uluslararası anlaşmalar, bu konuların tümünü kapsayan bir çözüm getirmede yetersiz kalmaktadır. Ege’nin karmaşık sorunları, daha doğrusu Yunanistan’ın karıştırıp sorun durumuna getirdiği Ege konusunda, uluslararası hukukta bir boşluk vardır.
Lozan Anlaşması’yla genel bir yaklaşım sağlanan Ege konusu, daha sonra Lozan’ın Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığıyla ilgili diğer tüm maddelerinde olduğu gibi tartışma konusu yapılmıştır. Brüksel ya da Washington’da ileri sürülen görüşler ve oluşturulan politikaların ortak paydası Lozan’a karşıtlıktır. Batının politika üreticileri ve uygulamacıları, Lozan’ı “özel bir dönemin” kabul edilmez ürünü olarak ele almışlar ve sürekli olarak yürürlükten kaldırmak istemişlerdir. Ege sorunu bu tutumun açık örneklerinden biridir.
Lozan’ın imzalandığı 1923 yılında, Türk ve Yunan kara suları (kara suları: Bir devletin sahip olduğu deniz kıyıları boyunca egemenliği altında tuttuğu belli genişlikte su şeridi) 3 mildi. Yunanistan kara sularını 1936 yılında kimseye sormadan ve görüşmeden 6 mile çıkardı.
Parlamentoyu kapatarak faşist bir diktatörlük kuran Metaksas döneminde yapılan tek yanlı bu değişiklik, daha önce bu konuda alınan tüm kararları reddetmiş oluyordu. Türkiye Yunanistan’ın bu kararına, tam 28 yıl sonra 1964’de yanıt verebildi ve adaları bol Yunanistan kadar etkili olmasa da karasularını 6 mile çıkardı. Yunanistan’ın 12 mil lafları ettiği günümüze böyle gelindi. Şu anda Ege Denizi’nin yüzde 48,85’i açık deniz, yüzde 43,68’i Yunan karasuları ve yüzde 7,47’si ise Türk karasularından oluşmaktadır.5

12 Mil Sorunu

16 Kasım 1944’te yürürlüğe giren BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 3.başlamı, genel bir yaklaşım olarak ülkelere kara sularını 12 mile dek genişletme yetkisi vermiştir. Yunanistan bu başlamı ileri sürerek karasularını 12 mile çıkarmak istemektedir. Oysa, bu isteğin yerine getirilmesi, Ege Denizi’nin özgün yapısı nedeniyle olanaksızdır.
Türkiye ve Yunanistan Okyanus’a kıyısı olan iki ülke değildir. Anadolu’ya neredeyse dayanmış olan Ege adalarının tümüne sahip Yunanistan, kara sularını 12 mile çıkardığında, Ege Denizi’nde açık deniz alanı hemen hemen kalmayacak ve Ege Denizi’nin tümü Yunanistan’ın olacaktır.
Türk Deniz Kuvvetleri’nin uluslararası sular aracılığıyla Ege’den Akdeniz’e çıkışı olanaksız duruma gelecek, Hava Kuvvetleri Ege üzerindeki hava sahasında tatbikat yapamayacaktır; Ege Denizi, kesin bir biçimde Yunan egemenliğine geçmiş olacaktır.
BM Deniz Hukuku Sözleşmesi, açık denizlere yönelik olarak 12 mil yetkisi vermektedir ancak aynı sözleşmenin 300.başlamı da “Bu hakkın istismar edilemeyeceğini” söylemektedir.6 Yunanistan’ın bugünkü tutumu, 300.başlama gösterilebilecek en iyi örnektir.
Yunanistan, kara sularını 12 mile çıkarmak isterken, Ege Denizi’nin tümünü kendi malıymış gibi görmekte ve Doğu kıyılarındaki Türkiye’yi adeta yok saymaktadır. Dayanaksız isteklerine gerekçe oluşturmaya çalışırken ileri sürdüğü; “Karasularını azami genişletme yetkisi kıyı devletinin egemenlik yetkisine girer” savı bunun en açık kanıtıdır. Oysa karşı kıyıda bir Türkiye vardır ve Türkiye’nin de egemenlik hakları bulunmaktadır. Yunanistan, Türkiye’nin en yaşamsal egemenlik hakkını bile yok sayabilmektedir.

Ege’nin Tümü

Yunanistan’ın Ege konusundaki “ihtiraslı” istekleri deniz yüzeyi ve altındaki su hacmiyle sınırlı değildir. Yunanistan, kendisini bir “takımada devleti” sayarak, deniz tabanını, onun altındaki varlıkları ve deniz üstündeki hava sahasını da denetimi altına alarak Ege’nin tümüne sahip olmak istemektedir.
Yunanistan’ın hava sahası (fır hattı) konusundaki tutum ve davranışları, akıl ve hukuk dışı aykırılıklar içermektedir. Uluslararası hukuk, her ulusun hava sahasını o ulusun kara suları ile sınırlamaktadır. Yunanistan, bu kurala uymamakta ve kara suları 6 mil olmasına karşın, hava sahasının 10 mil olduğunu iddia etmektedir. Bu nedenle uluslararası hava sahasında uçan Türk uçakları, 6–10 mil sınırı içine girdiklerinde Yunan uçakları tarafından taciz edilmektedir; Yunanistan bu tür uçuşları hava sahasının ihlali saymaktadır.
Ege konusunda araştırmalar yapan Burak Rende, kıta sahanlığı ve kara suları konusunda şunları söylemektedir: “Türk anakarasının doğal uzantısı üzerinde bulunan adaların kıta sahanlığı ve kara suları olduğunu iddia eden Yunanistan tüm Ege’nin deniz yüzeyini, deniz tabanı ve onun toprak altını, ayrıca hava sahasını (fır hattı) denetim altına alarak tüm Ege’ye sahip olmak istemektedir... Karasuları 12 mile çıkarsa Türkiye’de denize bile giremeyeceğiz.”7

Kıta Sahanlığı:

Yunanistan son dönemlerde arttırdığı istek ve yarattığı sorunlara Kıta sahanlığı konusunu da ekledi. Diğer tüm konularda olduğu gibi bu konuda da haklı değildi. Ne taraf ülke olarak Türkiye’nin kabul edeceği uygulanabilir bir öneriye, ne de hukuksal dayanaklara sahipti. AB’ye girdikten sonra yoğunlaştırdığı Türkiye karşıtı politikaya Kıta Sahanlığı konusunu, “yeni” bir sorun olarak eklemişti.
1958 Cenevre Sözleşmesi, Kıta Sahanlığı kavramını: “Kıyılara bitişik ancak kara sularının dışında kalan deniz yatağı ve onun toprak altında oluşan deniz alanı” olarak tanımlamıştı. Kıta sahanlığı, uluslararası hukuka göre, kara ülkelerinin doğal uzantılarıydı ve sınırları; uygulanabilir sözleşme hükümlerinin bulunmaması durumunda, ülkeler arası eşitlik ilkesine dayanılarak belirleniyordu. Kıta sahanlığı, 200 metre derinliğe ya da su derinliğinin doğal kaynakların işletilmesine olanak verdiği noktaya dek uzanıyordu.8
Kıta sahanlığı kavramını, içinde yer aldığı deniz yapısı ve bu yapıya getirilen tanımlar belirlemektedir. Dünya’nın her yerinin kendine özgü olmasına karşın, benzer coğrafi bölgeler için geçerli olacak kimi ortak tanımlar geliştirilebilmiştir. Ege Denizi, benzeri olmayan ilginç bir yapıya sahiptir. Bu nedenle yapılmış tanımlara tam olarak uyum göstermemektedir.

Yarı Kapalı Deniz

“İç deniz”, boğazlarla ana denizlere açılımı olan denizlerdir. Bu anlamıyla İstanbul ve Çanakkale Boğazlarıyla Akdeniz’e açılan Karadeniz, Cebelitarık ile Atlas Okyanusu’na açılan Akdeniz birer iç denizdir. Ege Denizi ise bu iki iç deniz içinde yer alan, bu nedenle çok özel bir yapıya sahip bir başka iç denizdir.
Ancak Ege Denizi, tek başına ele alındığında, üç tarafı karayla çevrili olmasına ve Karadeniz’e boğazlarla bağlı olmasına karşın, güneyde geniş bir alanla Akdeniz’e birleştiği için iç deniz tanımının biraz dışına çıkar.
Akdeniz ve Karadenizle birlikte ele alındığında “iç denizin iç denizi”; tek başına ele alındığında ise “içdenize benzeyen bir deniz” dir. Bu nedenle Ege Denizi’nin konumu herhalde iç denizden daha çok, uluslararası deniz hukukunun “kapalı” ya da “yarı kapalı deniz” tanımına uymaktadır.
BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 122.başmamında “kapalı” ya da “yarı kapalı deniz” şöyle tanımlanmaktadır: “İki ya da daha çok devletle çevrili ve bir başka deniz ya da okyanusa dar bir su yolu ile açılan ve tümüyle ya da büyük ölçüde iki ya da daha çok kıyı devletinin kara suları ile sınırlanan ekonomik bölgeden oluşan körfez, havza ya da deniz.”9

Tanımın Önemi

Bu tanım, tartışılan konu ve çözülmesi gereken “sorun” durumuna getirilen Ege konusu için çok önemlidir. Yunanistan Ege’deki adaların da ayrı ayrı kıta sahanlığına sahip olması gerektiğini ileri sürmektedir. Oysa BM Deniz Hukuku Sözleşmesi, kıta sahanlığını oluşturan denizlerdeki adaların kıta sahanlığı kavramı içine dahil olduğunu, “kapalı” ya da “yarı kapalı denizlerde” adaların ayrıca bir kıta sahanlığı oluşturmadığını ve esas olan unsurun ana karalar olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Bu nedenle tartışmalı bölgelerde soruna çözüm bulmaya çalışırken; kıta sahanlığı bir bütün olarak ele alınmalı ve adalar bu bütünlük içinde değerlendirilmeliydi. Uluslararası anlaşmaların bir gereği olan bu yaklaşımı Türkiye kabul ediyor ancak Yunanistan kabul etmiyordu. Oysa bu anlaşmaları, Yunanistan ve onu destekleyen tüm Batı devletleri imzalamıştı. Hatta bu anlaşmaları ağırlıklı olarak onlar hazırlamışlardı.

Türkiye’nin Tutumu

Türkiye, Kıta Sahanlığı konusunun gündeme getirildiği ilk günden beri, uluslararası hukukun geçerli kurallarına uygun olarak davranmış ve Yunan adalarının varlığını da dikkate alarak soruna eşitlik ilkesi çerçevesinde çözüm getirilmesini savunmuştur.
Ancak Yunanistan, Türkiye’nin bu olumlu yaklaşımına karşın, akıl ve hukuk dışı bir yaklaşımla, Anadolu’ya yakın Yunan adalarına da Kıta sahanlığı tanınması gerektiğini ileri sürmüş ve bu yolla Türkiye’nin Kıta sahanlığının 6 millik dar bir kıyı şeridiyle sınırlanmasını istemiştir.
Yunanistan bu garip isteğini, sesini gittikçe yükselterek sürdürmektedir. 1978 yılında konuyu, kendi isteklerini yansıtan biçimiyle Uluslararası Adalet Divanına götürmüş ancak Divan, Türkiye’nin o günlerdeki kararlı tavrının da etkisiyle; “Savaşa neden olabileceği” gerekçesiyle “yetersizlik” kararı vermişti.10

Güçsüzlüğün Bedeli

Yunanistan, Türkiye’nin bugün, ulusal birlik ve bilinçten uzak dış etkilere açık ve güçsüz bir duruma düştüğüne inanmış olacak ki; en kabul edilmez istekleri bile olağan hak istemi gibi ileri sürebilmekte ve bilinçli bir biçimde Türkiye’nin üzerine gelmektedir. Lahey kararına karşın Kıta sahanlığı konusunu, bu denli aykırılıkla yeniden gündeme getirebilmesi ve ısrarlı olabilmesinin başka bir açıklaması olmaması gerekir.
Kıta sahanlığı konusu öz olarak Ege Denizi’nin deniz, deniz altı ve deniz üstü varlıklarıyla Türkiye ve Yunanistan arasında; sınırların belirlenmesi, yani paylaşılması sorunudur. Kıta sahanlıkları, denize kıyısı olan ülkelerin anakara uzantılarından oluşur.
Bu gerçek, Uluslararası Adalet Divanı’nın 1969 yılında, Kuzey Denizi Davaları’nda aldığı; “Her devletin kıta sahanlığı, o devletin ülkesinin doğal uzantısı olmalı ve başka bir devletin ülkesinin doğal uzantısına girmemelidir”11 biçimindeki kararla ortaya konmuştur.
Ege Kıta sahanlığının yarısından çoğu Anadolu Yarımadası’nın doğal uzantısı içinde kalmaktadır. Kıta sahanlığı, uluslararası kararların da ortaya koyduğu gibi anakaralarla ilgili bir sorundur. Ege, yarı kapalı bir deniz konumundadır. İki yanı başka ülkelere ait yarı kapalı bir denizde, adaların kendi kıta sahanlıklarına sahip olması gibi bir savın; geçerli ve haklı olması olanaklı değildir.
Adalet Divanı’nın, 1969 Kuzey Denizi, 1982 Tunus–Libya, 1974 ABD–Kanada, 1977 İngiltere–Fransa Davalarında aldığı kararlar ve BM Deniz Hukuku Sözleşmesi; konuya yaklaşım biçimini ve çözüm yöntemlerinin dış çerçevesini açık bir biçimde belirlemiştir.
Uluslararası hukukun geçerli kuralları ve Türkiye’nin bu kurallara dayanan meşru hakları, herkesin anlayabileceği bir biçimde ortada dururken; Avrupa Parlamentosu, 17 Eylül 1998’de şöyle bir karar alabilmektedir: “Avrupa Parlamentosu, Türkiye’den; Ege’deki, özellikle Kardak Adası’na ve kıta sahanlığı sınırlarının belirlenmesine ilişkin olarak, farklılıkların giderilmesi çalışmalarında uluslararası hukuk ilkelerine saygı göstermesini istemektedir.”12

DİPNOTLAR

1 Aydınlık 26.11.2000
2 “Atina Zaman Kazanma Peşinde” Murat İlem, Cumhuriyet 31.01.2002
3 Introspective–Burak Rende, 15.01.1997, www. türk–yunan. gen. Tr
4 Europen Parliament, Contestation of sovereing rights of a Member State (Situa-tion in the Aegean Sea) Resolution on the provacative actions and contestion of severeigh rights by Turkey against a Member State of the Union. (B4–0146, 0154, 0154, 0245, 0249 and 0254/96), 15.02.1996; ak. Türk–İş, “Avrupa Birliği Türkiye’den Ne İstiyor” sf.12
5 “Sorunun Kaynağı” Burak Rende, 15.01.1997, www.türk–yunan. gen.tr
6 a.g.y.
7 a.g.y.
8 “Büyük Larousse” Gelişim Yayınları, sf.6734
9 a.g.e. sf.6734
10 “Türk Yunan İlişkileri: Sorunlar Argümanlar”, Ank., sf.14, ak.Burak Rende a.g.y.
11 “Oniki Ada’nın Dünü ve Bugünü”, Dr. Cemalettin Taşkıran, Genel Kurmay Basımevi, Ankara 1996

12 Europan Parliament, Resulution on the Commission Reports on developments in relations with Turkey Since the entry into force of the Customs Union (COM (96) 0491–C4 0605/96 and COM (98) 0147–C4–0217/98), 17.09.1998, ak. Türk–İş, “Avrupa Birliği Türkiye’den Ne İstiyor” sf.12

Kuramsal Aktarım ve Metin Aydoğan

NOEL BABA DEĞİL, AYAZ ATA !







NOEL BABA DEĞİL, AYAZ ATA

Ayaz Ata (Özbekçe: Ayoz Bobo veya Ayaz Ota, Kırgızca: Аяз Ата, Kazakça: Аяз Ата), Türk, Altay ve Orta Asya mitolojilerinde, özellikle Kazaklarda ve Kırgızlarda Soğuk Tanrısı. Noel Baba ile de özdeşleşmiş durumdadır. Ayas Han olarak da bilinir. Ay ışığından yaratılmıştır. Soğuk havaya neden olur. “Ak Ayas” olarak adı geçer. Ülker burcunun altı yıldızı göğün altı deliğidir ve oradan soğuk hava üfler. Böylece kış gelir. Ayaz, tüm Türk coğrafyasında yakıcı soğuk anlamına gelir ki, Ay'ın gökte rahatlıkla görüldüğü açık havalarda meydana geldiği için Ay Tanrısı'nın (veya ona bağlı Ayas Han’ın) gönderdiği düşünülmüştür. Bir tür Noel Baba olarak 
düşünülebilir. Hatta Kazaklarda birebir Noel Baba ile özdeşleşmiştir. Kimi kültürlerde kışın soğukta ortaya çıkan ve kimsesizlere, açlara yardım eden bir evliyadır.Etimoloji ve kültürel olarak Türk kültüründe zaten var bulunan bir kişilik olduğu kesindir. Kimi görüşlere göre Ayas Han ile aynı kişidir. Kazaklarda kışın karşılanması ile ilgili olarak Soğumbası isimli bir eğlence bulunmaktadır. İlk karın yağması ve ilk soğuğun vurması ile kutlanan bayramdır. Bu bayramla bir ilgisi olması muhtemeldir. Azerice'deki Şahta Ata "Şaxta Baba (Azerice)" sözcüğü de yine birebir çeviriyle Soğuk Ata veya Ayaz Ata anlamına gelir. Özbekçede Şahta (Shaxta, Şaxta) sözcüğünün ocak mânasına gelmesi ise kelimenin anlamı açısından dikkat çekicidir.

Turuk Ulus

21 Aralık 2014 Pazar

KEMALİZM-EMPERYALİZM İLİŞKİSİ – YAPISAL KARŞITLIK



Türk Devrimi’nin dünya siyasetine etkisi bilinenden ve sanılandan çoktur. Kemalizm tarihsel olarak Batı kapitalizminin “kabuk değiştirerek” dünyanın tümünü yatırım alanı durumuna getirmeye giriştiği bir dönemde ortaya çıkmıştır. Bu dönem, dünyanın yeniden paylaşımı için ilk büyük küresel çatışmanın yaşandığı, emperyalizmin yayılma evresidir. Emperyalizm yerleşik dünya düzeni durumuna gelemeden, daha “gençlik” döneminde, Kemalizmle karşılaşmış ve yenilgiye uğramıştır.


Dünya Siyasetine Etki

Türk devriminin 90 yılı göz önüne alındığında iki tarihsel dönemle karşılaşılır. 1923-1938 toplumsal dönüşümlerin gerçekleştirildiği Kemalist dönem (devrimler dönemi) ve 1939’da başlayan özellikle 1945 sonrasında hızlanan Kemalist politikalardan uzaklaşma dönemi (geri dönüş dönemi). Dönemler arasındaki ayrım açıkça ortaya koyulmadan ne Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu sorunlar kavranabilir ne de bu sorunların kaynağı olan Yeni Dünya Düzeni’ne karşı uygulanabilir politikalar üretilebilir.
Türk Devrimi’nin dünya siyasetine etkisi bilinenden ve sanılandan çoktur. Kemalizm tarihsel olarak Batı kapitalizminin “kabuk değiştirerek” dünyanın tümünü yatırım alanı durumuna getirmeye giriştiği bir dönemde ortaya çıkmıştır. Bu dönem, dünyanın yeniden paylaşımı için ilk büyük küresel çatışmanın yaşandığı, emperyalizmin yayılma evresidir. Emperyalizm yerleşik dünya düzeni durumuna gelemeden, daha “gençlik” döneminde, Kemalizmle karşılaşmış ve yenilgiye uğramıştır.
Kemalist Devrim, sömürge ya da yarı-sömürge olarak büyük devletlerin egemenliği altında bulunan dünya uluslarına, emperyalizmin yenilebilirliğini göstermiş ve onlara örnek olmuştur. Batı, Türk Devrimi’nden sonra, denizaşırı ülkelere yönelik politikasını değiştirmek zorunda kalmıştır. Askeri işgale dayalı sömürgecilik dönemi sona ermiş, o güne dek sömürge ilişkileriyle baskı altında tutulan yoksul uluslar teker teker bu bağlardan kurtulmuştur. Ulusal Kurtuluş savaşımları 20.yüzyılın büyük bölümünde, dünya siyasetini etkisi altına almıştır.

Uluslararası Ulus Devinimi

Kemalizm, emperyalizm çağında ulusal bağımsızlığını elde eden yoksul bir ulusun, ekonomiye ve toplumsal gelişime dayanan gerçek kurtuluşunun kuramını oluşturmuş ve bu kuramı uygulamıştır. Kuram ve uygulamadaki özgünlüğü, Türkiye’yle sınırlı kalmamış ve evrensel bir boyut kazanmıştır. Kemalizm, uluslararası bir ulus devinimi yaratmıştır.
Kemalist politikalar Türkiye’de, 1939’da başlayan ve 1945’ten sonra yoğunlaştırılan girişimlerle adım adım uygulamadan kaldırılmıştır. Anti-Kemalist girişimin büyük bölümü dış kaynaklıdır. Türk Devrimi’nin yarattığı bağımsızlıkçı etkinin, kendi ülkesinde ve dünyada ortadan kaldırılması; emperyalizmin 20.yüzyıl boyunca değişmeyen stratejik amacı olmuştur.

Yeni Yüzyıl

Dünya 21.yüzyıla da yüz yıl öncesindeki koşulların hemen aynısıyla girdi. Etkinlik bölgeleri için savaşım, ekonomik gerilim, sömürgeleşen yoksul ülkeler, silahlanma yarışı, kotalar, büyük devlet kısıtlamaları, tekeller, şirket birleşmeleri, kazanç aktarımı, her alandaki şiddet eğilimleri ve tek kutuplu bir dünya... Bunlar günün yaşanan gerçekleri.
Açlık, yoksulluk ve savaş insanlığın gündeminden çıkmış değil. Teknoloji ve sermaye dolaşımı olağanüstü arttı ancak yürürlükteki dünya düzeninde yani emperyalist işleyişte bir değişiklik yok. Yüksek teknolojiye sahip, dünya ticaretini denetleyen ve akçalı gücü yüksek az sayıdaki gelişmiş ülke birlikte ya da ayrı olarak tüm dünyayı özgürce kullanıyor. Etkinlik alanları için birbirleriyle çatışıyorlar ancak yoksul ülkelere karşı birlikte davranıyorlar. Rusya ‘çarlığa’ geri döndü, İngiltere’nin yerini ABD aldı. Artık korkutucu olan İngiltere’nin donanması değil, ABD’nin hava gücü.
Kemalizmin temel kavramları bugün yeniden konuşuluyor. Yeni Dünya Düzeni’nin yarattığı küresel sorunlardan yakınıp çözüm arayanlar, ister istemez Kemalizme ulaşıyor. Bağımsız ulusal kalkınma, sosyal pazar ekonomisi, korumacılık, milli kambiyo, yerli üretim, denk bütçe, karma ekonomi, sosyal devlet, ulusal tarım ve madencilik... Yalnızca Türkiye’de değil dünyanın her yerinde tartışılıyor, araştırılıyor. Çin bu yöntemlerle dünya devi oldu.
Amerikalı ekonomist Jeffrey T.Berger, “Yeni Dünya Düzeni” adlı kitabında, 21.yüzyıla hangi koşullarda girildiğini şöyle açıklıyor: “20.yüzyıla girerken dinamik, yeni sanayileşmiş üç ülke, İngiliz İmparatorluğu’nun üstünlüğüne kafa tutmaya başlamışlardı. Özellikleri Sanayi çağının gereklerine pek uygun düşen bu üç ülke, Almanya, Japonya ve Birleşik Amerika idi. Sömürgeleştirme ve sömürgecilikten kurtulma dönemlerinden, 2. Dünya Savaşından, Rusya’daki Marksist deneyimden sonra, 20. yüzyıl hemen hemen başladığı biçimde bitecek. Almanya, Japonya ve Birleşik Devletler arasındaki ilişkiler, bir kez daha dünyanın geleceği açısından belirleyici olacak.”1
Azgelişmiş ülkelerdeki ulusçu eğilimlerin oluşturduğu güç de göz önüne alınırsa, Amerikalı ekonomistin saptaması tamamlanmış olacak. Kemalizmin, azgelişmiş ülkelerin günümüzdeki sorunlarına çözüm yeteneğini koruyarak hala yaşıyor olması, isteğe bağlı bir olgu değil dünyanın içinde bulunduğu koşulların zorunlu bir sonucudur. Kendisini yaratan koşullar ortadan kalkmadıkça, başarıları denenerek kanıtlanmış olan Kemalizm de doğal olarak ortadan kalkmayacaktır. Emperyalizm var oldukça Kemalizm de var olacaktır.

Kemalizm - Emperyalizm İlişkisi; Yapısal Karşıtlık

Emperyalist devlet politikalarıyla Kemalizm ve ulusal kurtuluş savaşımları arasında, yapısal, uzlaşmaz ve kalıcı bir karşıtlık vardır. Karşıtlığın boyutu, iki yanın da varlık nedenini oluşturacak kadar derindir ve 20.yüzyıl bu karşıtlığın yol açtığı çatışmaların tarihi gibidir. Emperyalist devletler, Kemalizmi önce tanımayarak ezmek istemiş, sonra denetim altına almaya çalışmış, daha sonra da yok etmek için elinden geleni yapmıştır. 1938 yılına dek amacı yönünde herhangi bir başarı elde edememiş ancak daha sonra, başta Türkiye olmak üzere bütün dünyada önemli adımlar atmıştır.

Batıya Karşıtlık

Mustafa Kemal Batı’nın Türkiye ve Türkler için ne anlama geldiğini her yönüyle ele almış, Batı’yla bağımlılık doğuracak herhangi bir ilişkiye girmemiştir. Kurtuluş Savaşı’nın en zorlu günlerinde, 1921 sonlarında şunları söyler: “İlkbahara kadar üç ay içinde bu silahları elde edemezsek diplomasi kanallarıyla bir çözüm yolu aramak zorunda kalacağız. Bunu arzu etmiyorum. Biliyorum ki Batı ile uyuşma Türkiye’nin kaçınılmaz olarak köleleştirilmesi anlamına gelecektir.”2 Bu sözler, savaşın olanaksızlıkları ve silah gereksiniminin yarattığı gerilimlerin duygusal dışavurumları değildir. Devlet politikasına dönüştürülecek bir anlayıştır.
Aynı yıl, Kurtuluş Savaşı’nın uluslararası boyutunu açıklarken şunları söyler: “Bana göre, Türkiye, Doğu ve Batı Dünyası’nın sınırındaki coğrafi konumuyla ilginç bir rol oynuyor. Bu durum, bir yanı ile yararlı iken, diğer yandan tehlikelidir. Batı Emperyalizminin Doğuya yayılmasını durdurabileceğimiz için, Türkiye’yi öncü olarak gören bütün Doğu halklarının sevgisini kazanmış bulunuyoruz. Diğer yandan bu durum bizim için tehlikelidir. Çünkü Doğuya yönelen saldırıların bütün ağırlığı öncelikle bizim üzerimizde yoğunlaşmış bulunuyor. Türk halkı bu konumu ile gurur duymakta ve Doğuya karşı bu görevi yerine getirmekten mutlu olmaktadır.”3
Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı’nın anti-emperyalist niteliğini tüm boyutlarıyla saptar ve saptamalarını eyleme dönüştürür. Batı emperyalizmi için şunları söyler: “Biz, Batı emperyalizmine karşı yalnızca kurtuluşumuzu sağlamak ve bağımsızlığımızı korumakla yetinmiyoruz. Aynı zamanda, Batı emperyalistlerinin, güçleri ve bilinen araçlarıyla Türk milletini emperyalist politikalarına araç olarak kullanmak istemelerine engel oluyoruz. Bununla bütün insanlığa hizmet ettiğimize inanıyoruz.”4
Mustafa Kemal’in emperyalist ülkelere ve bunların yoksul uluslar üzerindeki sömürgen politikalarına karşı duyduğu nefret, bilinçli bir içtenliğe ve kalıcı bir kararlılığa sahiptir. 31 Ocak 1923’te şunları söyler: “Bizim öcümüz zalimlerin zulmüne karşıdır. Onlarda zulüm duygusu ölmedikçe, bizde de öç duygusu sürecektir.”5
Ulusal Bağımsızlığa verdiği önem kendi özgürlüğüne verdiği önemden ileridir. Kişisel özgürlüklerin ulusal bağımsızlığı korumadan sağlanamayacağını bilir ve bu bilgiyi ileri bir anti-emperyalist bilince yükseltir. 1924 yılında şunları söyler: “Ben yaşayabilmek için mutlaka bağımsız bir ulusun evladı olmalıyım. Bu nedenle Ulusal bağımsızlık bence bir yaşam sorunudur. Ulus ve ülkenin yararları gerektirdiğinde tüm insanlığı oluşturan uluslardan her biriyle uygarlık gereği olan dostluğa dayalı ilişkilere büyük değer veririm. Ancak, benim ulusumu tutsak etmek isteyen herhangi bir ulusun, bu isteğinden vazgeçinceye kadar amansız düşmanıyım.”6

Emperyalizm ve Ulusal Bağımsızlık Savaşımı

Emperyalizmin Kemalizmle olan karşıtlığı Türk Devrimi’yle sınırlı değildir. İlk örnek olarak Kemalizmi baş tehlike saymış ve dünyadaki tüm ulusal bağımsızlık savaşımlarına düşmanca yaklaşmıştır. 1960’lı yıllarda Johnson Doktrini’nin mimarlarından Profesör Rostow şunları söylüyordu: “Bütün ulusal kurtuluş hareketleri komünist olmaya mahkumdur. Bu nedenle ezilmelidir. Bunların önlenmesi, ABD’nin dünya yüzünde duruma el koyabilmesine bağlıdır.”7
Bir başka Amerikalı Profesör Noam Chomsky’nin görüşleri de farklı değil: “ABD için en tehlikeli düşman ve tehdit, bağımsızlık tehditidir. Asla hoş görülemez.”8
Bu görüşler iki Amerikalı profesörün kişisel yorumları değil, Batı devletlerinin yüz yıldır sürdürdüğü politikanın ana doğrultusudur. Bu sözler, yoksul ülkelerle emperyalist ülkeler arasındaki yapısal karşıtlıklara dayanan savaşımın dile getirilmesidir. Bu profesörler bilinçli ve açık sözlüler. Ancak, bilinçli ve açık sözlü olanlar yalnızca onlar değildir.

Anti-Emperyalist Bilinç

Mustafa Kemal’in emperyalizme karşı olan görüşleri ve bu görüşleri yaşama geçiren eylemleri de, son derece açık ve bilinçlidir. Kemalizm’deki anti-emperyalist bilinç, toplumsal içeriklidir ve yüksek düzeylidir. Irkçılıkla bezenmiş yabancı düşmanlığından uzaktır. Ülke savunmasıyla sınırlı değildir. Ulusçu ve toplumcu temeller üzerinde yükselir. Evrensel boyutludur. Anti-emperyalist eyleme ve bilimsel araştırmaya dayanır.
Mustafa Kemal, 1921 Aralığı’nda Meclis’te yaptığı konuşmada şunları söyler: “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, yaşam ve geleceğini biricik amaç bildiği halkını emperyalizm ve kapitalizmin tahakküm ve zulmünden kurtararak, yönetim ve egemenliğimizin gerçek sahibi olmakla amacına ulaşacağı kanısındadır.”9
Büyük Taarruz’un hazırlıklarının sürdüğü günlerde, 3 Mart 1922’de yaptığı konuşma emperyalizmin küresel boyutuna değinir: “İstilacı saldırgan devletler yerküresini kendilerinin malikanesi ve insanlığı, kendi hırslarını tatmin için çalışmaya mahkûm esirler saymaktadırlar. Sonuç olarak Dünya iki zümreye ayrılmaktadır. Birisi Doğu’dur. Ki kendi varlığını, istiklalini kavramıştır, bu bilinçle el ele vermiştir. Diğeri ise, sırf kendi hırslarını tatmin için çalışan zümredir. Bunların amacı zulüm ve baskı olduğu için, onları lânetle anmakta kendimizi haklı görürüz.”10

Ulusal Öç

Mustafa Kemal emperyalizme karşı tavrını bütün açıklığıyla askeri zaferden sonra da sürdürür. 16 Mart 1923’te Adana Türk Ocağı’nda yaptığı konuşmada şunları söyler: “Ulusların kalbinde öç duygusu olmalı. Bu gelişigüzel bir öç değil, yaşamına, rahatına, zenginliğine düşman olanların yapabilecekleri zararları yok etmeğe yönelik bir öçtür. Bütün dünya bilmelidir ki, karşımızda böyle bir düşman oldukça, onu bağışlamak elimizden gelmez ve gelmeyecektir. Düşmana acıma, acizlik ve zayıflıktır. Bu insanlık göstermek değil, insanlık özelliklerinin sona erişini ilan etmektir.”11
1927 yılında okuduğu Nutuk’ta şunları söyler: “Ulusumuzun kurduğu devletin alınyazısına, bağımsızlığına sanı ne olursa olsun hiç kimseyi karıştırmayız.”12 “Milletimizin temel yararı ile ilgili konularda yabancıların bizce hiç önemi yoktur. Biz gidişimizi yabancıların görüşlerine uydurma güçsüzlüğünü kötü görenlerdeniz.”13

Atatürk, 1938’de ölene dek söylediklerinin tümünü uygulamış ve ulusal bağımsızlığa zarar verecek hiçbir dış ilişkiye girmemiştir. Bu tutum, 1923-1938 döneminin değişmeyen dış politikası olmuştur. Türkiye’nin zararına yol açacak bilgi ve denetim dışı dış kaynaklı eylemler vatan ihaneti sayılmış, Lozan’da başlatılan süreç bütün olanaksızlıklara karşın ödünsüz sürdürülmüştür. Emperyalist devletler kararlı tutum karşısında Türkiye’den uzak durmak zorunda kalmıştır. 1923-1938 dönemi, Türkiye’nin tarihi boyunca saygınlığı en yüksek dönemini oluşturur.


17 Aralık 2014 Çarşamba

KURTULUŞ SAVAŞ’INDA HALK DİRENİŞİ

Türk halkı, koşulların ağırlığına ve tüm yoksunluklarına karşın; milli mücadeleyi, kurulmakta olan orduyu ve önder olarak bağlandığı Mustafa Kemal’i tartışmasız destekledi. Elinden geleni değil, ‘elinden gelmeyeni bile!’ veriyordu. Özellikle Sevr’in imzalanmasından sonra ve özellikle köylüler, Anadolu’nun elden çıkmakta olduğunu anlayarak, yaşam dahil herşeyi göze alarak direnişe katıldılar. Malı ya da bedeniyle katılamayanlar, savaşa adeta ruhlarıyla katılıyor; yurduna bağlı herkesin istek ve duası, içinden çıkardığı savaşçıların başarısında birleşiyordu.

Türkleri Anlamak


Türk Kurtuluş Savaşı’yla ilgili inceleme yapmak için 1921’de Türkiye’ye gelen bir İngiliz gazetecisi Londra’daki gazetesine çektiği telgrafta, “Ankara, dağlar arasında bir bataklıktır. Bu bataklığın içinde bir yığın kurbağa, başlarını havaya kaldırmış, durmadan ötüp durmakta ve dünyaya meydan okumaktadır” diyor ve gördüğü yoksulluk nedeniyle bağımsızlık mücadelesiyle alay ediyordu.1
Yabancı gazetecilerin, yurt dışına gönderdikleri tüm haberleri denetleyen Basın Yayın Genel Müdürü Ahmet Ağaoğlu bu telgrafı okur ve şu biçimde değiştirerek İngiliz gazeteciye geri verir: “Ankara, Anadolu’nun ortasında çorak, bakımsız ve kerpiç evleri olan küçük bir kenttir. Bu kentte bir avuç kahraman, ‘uygar’ Avrupa’nın baskı ve zulmüne karşı isyan ederek, ulusal bağımsızlıklarını korumaktadır.”2
İngiliz gazeteci kendi bakış açısından belki haklıydı. Batılılar; işgale karşı gelişen direnişin nasıl bir toplumsal irade üzerinde yükseldiğini, bağımsızlığı amaçlayan ulusal direnişin gücünü nereden aldığını anlayamamışlar, karşılaştıkları direnç karşısında şaşırmışlardır.
Doğrudan taraf oldukları Anadolu savaşlarını, tükenmiş ve çok yoksul bir halkın yürütebilmesini anlamak, Türk toplumunu yeterince tanımayan Batılılar için gerçekten güç bir iştir. Anadolu’da önem verilecek bir direnişle karşılaşılmayacağına inanan Batılı politikacılar, Türk varlığını hesaba katmıyor, Anadolu topraklarına özgürce yeni yöneticiler buluyorlardı. İngiltere Savunma Bakanı Lord Kitchner, “Türkiye’yi mahvedinceye kadar savaşacağız” derken3; Başbakan Lloyd George, “Batı uygarlığına kesin olarak yabancı olan Türkler’in Avrupa’dan uzaklaştırılacağını” söylüyordu.4

Yoktan Var Etmek

Türk halkı, uzun süren savaşlar sonunda, Batılıları haklı çıkaracak düzeyde yoksullaşmış, umarsızlık içine sürüklenmişti. Dünyanın büyük güçleriyle çatışmaya hazırlanıyordu, ancak ne parası, ne sanayisi, ne kendisini besleyecek tarımı, ne de silahı ve ordusu vardı. Yeni bir ordu kuracak, silahlandırıp donatacak ve besleyecekti. Anadolu’da savaşabilecek genç erkek nüfus neredeyse kalmamıştı. Baskınlarla düşmandan elde edilen silahların, yalnızca bir yerden bir yere götürülmesi bile, başlı başına bir sorun, gerçekleştirilmesi çok güç bir işti.
Ülkede yol yoktu, İstanbul demiryolu Ankara’da bitiyordu. Bunun da, ancak Eskişehir-Ankara arası kullanılabiliyordu. Akşehir-Pozantı arasındaki bir parça demiryolunun da askeri bir değeri yoktu. Oysa, Doğu cephesinden Batı cephesine gönderilecek bir cephane sandığının, kuş uçuşu en az 1200 kilometrelik yol katetmesi gerekiyordu.
Denizden İnebolu’ya gelen bir yükün kağnı’larla Ankara’ya götürülmesi, gidiş dönüş bir ay sürüyordu. Ayrıca, birkaç yüz kilo yük alan bir kağnı, hayvanları ve onu sürenleri beslemesi için, neredeyse bir kağnı yükü yem ve yiyecek taşımalıydı.5 Silah ve cephanenin hemen tümü, cephe uzaklığı ne olursa olsun, büyük oranda kağnılar, bir bölümü de develerle taşınıyordu.Kağnı, Kurtuluş Savaşı’nın simgesi olmuştu.
Kağnıyla Yazılan Destan

Lord Kinross, kağnı’yı, “saatte beş kilometrelik değişmez hızıyla, gıcırtılı sesler çıkararak, Anadolu’da Sümerler’den beri kullanılan” araç olarak tanımlar.6 Tekerleği bularak arabayı ilk kez insanlığın hizmetine sunan Türkler’in, kağnıyı Orta Asya’dan beri kullandıkları doğrudur. Ancak, Kurtuluş Savaşı’yla bütünleşen bu araç, 1919’da varlık-yokluk mücadelesine girişen Anadolu Türkleri için, çok farklı anlamlar, başkalarının anlayamayacağı duygular ifade eder. Kağnı, Kuvayı Milliye direnişindeki yeriyle, çok sayıda söylence, koşuk (şiir) ya da öyküye konu olmuş, çevresinde gelişen olaylarla Anadolu’da, duygu yüklü destan öğesi haline gelmiştir.
On beş liseli arkadaşıyla Anadolu’ya kaçıp Kurtuluş Savaşı’na katılan ve “cepheye cephane taşıyan kağnı kollarının komutanı” yapılan Enver Behnan Şapolyo, yaşadığı olayları yazıya dökerek bu destanı bizlere aktaran genç bir Kuvayı Milliye komutanıdır.
Milli Mücadelenin İç Alemi adlı yapıtında, kağnı’lar ve kağnı kolları’yla ilgili bölümlerde, şunları anlatır: “Durmadan yol alıyorduk. Sürekli çalışan araç yorulur ve bozulabilir. Ancak, bizde ne yorulmak, ne dinlenmek ne de bozulup yolda kalmak vardı. Otomobiller, kamyonlar her yeri aşamazlardı. Fakat bizim için aşılamayacak yol yoktu.
Ağır, ama hep hareketliyiz. Sürekli hedefe ilerliyor, Tanrı huzurunda ibadet eden müminler gibi, hiç konuşmadan gidiyoruz. Kağnılarımızın tekerlekleri, hiçbir yerde duyulmamış ahenkli bir ortak ses çıkarıyor. Bu sesi, ne bir müzik aleti, ne de canlı bir varlık çıkarabilir. Bir iniltiymiş gibi çevreye yayılan kağnı sesleri, sanki bir başka dünyadan geliyordu. Sanki Türkler, binlerce yıl önce, Orta Asya’dan dünyanın dört bir köşesine göç ediyorlarmış gibi, dağları ovaları inletiyorlardı. Türk milletinin çektiği acıyı, sanki bu kağnı sesleri dile getiriyordu...
Kağnı gıcırdamalı, ses çıkarmalıydı. Ses çıkarmayan kağnı uğursuz sayılırdı. Gıcırdasın diye tekerlek geçmelerine ceviz içi ya da kömür tozu sürülürdü. Ezgen yanmasın diye üzerine yoğurt çalınırdı. Tank gibi çukurları atlar, en bozuk yolları aşar, en dik sırtlara çıkardı. Hiçbir millette olmayan en ucuz, en sağlam, dağlık araziye uygun bir köylü aracıydı. Şimdi, İstiklal mücadelesinde, menzil teşkilatında görev yapıyordu. Kuvayı Milliye’nin simgesi olmuştu; cepheye, cephane ve erzak, cephe gerisine yaralı gazileri taşıyordu...
Kağnıları, ayakları çarıklı, sarı mintanlı, mor şalvarlı, kırmızı kuşaklı köy delikanlılarıyla, üç etekli dallı şalvarlı, başları örtülü kadınlar, genç kızlar ve yaşlılar kullanıyordu... Komutasını aldığım kağnı kolu, kırk arabadan oluşuyordu. Kırk kağnıcı, yardım bölüğünden Mustafa, bir de ben, kırk iki kişiyiz. Bunlardan ikisi altmışar yaşlarında erkek, sekizi on beşer yaşlarında çocuklar ve otuz tanesi ise genç kadınlardı. Bazı kadınların kucaklarında bebekleri de vardı…
Hiç kimse şikayet etmiyor, herkes gönüllü olarak seve seve çalışıyordu. Yollarda hiçbir şey pahalı değil, yaşam çok doğaldı. Kimsede vurgunculuk (ihtikar) yapıp para kazanmak gibi bir düşünce oluşmamıştı. Köylerde; tarlaların ekimi ihmal edilmiyor, silahlar cepheye, pazara mal götürür gibi sakin bir iyimserlik içinde, neşeyle götürülüyordu... Bunları, ancak içinde yaşayanlar bilir. Bu insanlar ne kadar temiz ruhluydular. Aralarına katıldığım için çok mutluydum... Anadolu kağnıları, bir milletin azim ve inancını, hiçbir yüksek tekniğin yenemeyeceğini kanıtlıyordu. Hiçbir mazlum millet artık, ‘gücümüz yok ki milli mücadeleye girelim’ diyemez. Dünyada emperyalizm prangasını ilk kez kıran Türk milleti, onlara örnektir...”7

İç Karartan Yoksunluk

Düşmanı yenmek ve ülkeden sürmek için en az iki yüz bin askerin cepheye sürülmesi, bunların silah ve donanımının sağlanması gerekiyordu. Yüzlerce top ve onlara savaş bitinceye dek “tükenmeyecek” mermi bulunmalı ve taşınmalıydı. Sayıları dört bine çıkarılması gereken makineli tüfeklerin her birinin, “iki dakikalık atış için bir sandık” cephaneye gereksinimi vardı. Süvariler için at, kılıç; atlar için yem; cephe gerisi için hastane, ilaç; ordu için yiyecek, elbise, postal bulunmalıydı. Hepsinden önemlisi, “umutsuz gibi görünen savaşa” her şeyiyle katılacak, hiçbir şey beklemeden ölümü göze alacak insan gerekliydi.
Ankara’ya bu nitelikte çok sayıda genç subay gelmişti; ancak ordu yönetecek general ve savaşacak er sayısı çok yetersizdi. Düzenli ordunun kurulduğu “İnönü savaşlarına girişilene kadar”, Osmanlı Ordusundan, rütbelerini geri veren Mustafa Kemal dahil, “yalnızca beş general gelmişti.”8
Kurtuluş Savaşı başlarken, asker sayısı 15-25’e dek düşen alaylar (172. ve 188.)9, 150-200’e düşen kolordular vardı.10 İkinci İnönü Savaşı’nda bile, er sayısı 9 bin olması gereken 7.Tümen’in 1100, 8.Tümen’in 1800 askeri vardı. Bölük başına 10-15, tabur başına 35-40 er düşüyordu.11 Savaşı, orduyu ve halkı örgütlemenin tüm yükü, rütbesi yüksek olmayan genç subayların omuzlarındaydı. Bu nedenle, “İstiklal Harbi’ne subay harbi” deniliyordu.12

Ordu Kurmak

Askerlik şubesince silah altına alınan erlerin, yalnızca cepheye gönderilmesi bile başlı başına bir sorundu. Parasızlık nedeniyle, asker toplama ve yollama işleri için kaynak ayrılamıyordu. Toplanan askerler cepheye gidene dek; “barındırılamıyor, doyurulamıyor, giydirilemiyor ve yol çok uzun bile olsa yaya olarak gönderiliyordu.”13
Bakımsız ve gıdasız askerler; “açlığa, yorgunluğa ve soğuğa” direnemiyor, kimileri hiç savaşamadan yolda hastalıktan ölüyordu. 12.Kolordu hastanelerinde yatanların % 80’i, cepheye giderken yolda üşüten zatürre hastalarıydı. “Cephe gerisinde ölenler, cephede ölenlerden çok fazlaydı.”14 Genel Kurmay Sağlık Dairesi Raporlarına göre, 1922 yılında hastanelere yatırılan hasta sayısı 274 988 kişidir.15
Ordunun silah, yiyecek ve giyecek gereksinimi, en alt düzeyde bile karşılanamıyordu. Askere yemek olarak çoğu kez yalnızca, “bir avuç tahıl ve kuru ekmek” verilebiliyordu.16 Açlığa karşı doğadan ot toplayan erler, kimi zaman zehirli otları yiyor, bu da hastalıklara, hatta ölümlere yol açıyordu. “Askeri otlamaya çıkardım” tümcesi, komutanların günlük dillerine yerleşen beslenmeyle ilgili bir eylemi ifade ediyordu.17
Askerin yüzde yirmi beşinin ayağı tümüyle çıplak, bir o kadarının ise, bir ayağında eski bir ayakkabı öbür ayağında çarık bulunuyordu. Sakarya Savaşı’nda, askerin yalnızca yüzde beşi üniformalıydı. 18 Kasım 1921 tarihli bir Amerikan istihbarat belgesinde, “Türk askerlerinin üzerinde üniforma yok. Askerler, askere alındıklarında üzerinde bulunan giysilerle cepheye gönderiliyor. Bazılarının üzerinde İngiliz, Fransız üniformaları var” diyordu.18
Mustafa Kemal, Meclis’te, askerin iyi donatılmadığı yönündeki eleştiriler üzerine söz almış ve şunları söylemişti: “Askerlerimizin biraz çıplak ve yırtık elbise içinde bulunması bizim için ayıp sayılmaması gerekir... Fransızlar bana, elbisesiz askerlerin çete olduğunu söylediklerinde onlara,’hayır çete değildir, bizim askerlerimizdir’ dedim. Üzerinde üniforma yok dediler. ‘Üzerlerindeki elbise onların üniformasıdır’ dedim. Bu Fransızlar için yeterli yanıt olmuştu. Elbiseli olsun, köylü elbiseli olsun, yeter ki onları yerinde kullanalım, kutsal amacımıza ulaşalım.”19
Türk halkı, koşulların ağırlığına ve tüm yoksunluklarına karşın; milli mücadeleyi, kurulmakta olan orduyu ve önder olarak bağlandığı Mustafa Kemal’i tartışmasız destekledi. Elinden geleni değil, ‘elinden gelmeyeni bile!’ veriyordu. Özellikle Sevr’in imzalanmasından sonra ve özellikle köylüler, Anadolu’nun elden çıkmakta olduğunu anlayarak, yaşam dahil herşeyi göze alarak direnişe katıldılar. Malı ya da bedeniyle katılamayanlar, savaşa adeta ruhlarıyla katılıyor; yurduna bağlı herkesin istek ve duası, içinden çıkardığı savaşçıların başarısında birleşiyordu.

Soylu Yoksulluk

Meclis adına görev yapan bir kurulun, Çankırı yakınlarındaki Kızılkaya köyünde yaşadıkları, milli mücadelenin hangi koşul ve anlayışla kazanıldığını gösteren çarpıcı bir örnektir. Samet Ağaoğlu Kızılkaya’yı şöyle aktarır: “Sakarya Savaşı henüz başlamıştı. Anadolu’yu dolaşmak gerekti. Tekerleklerinde, Türk tarihinin yüz yıllarını taşıyan ve Anadolu mücadelesinin en değerli unsuru olan kağnıyla yola çıktık. Ankara-Çankırı arasında, yüksek bir dağ üzerine konmuş bir kuşa benzeyen, Kızılkaya adını taşıyan küçük bir dağ köyüne gelmiştik. Çevremizi hemen küçük çocuklar sardı. Bura halkının bu kadar güzel olduğunu hiç bilmiyordum. Açlık ve yoksulluk renklerini soldurmuş, küçük vücutları, üzerlerindeki paçavraların binbir deliğinden bize bakıyordu. Fakat kumral saçları, beyaz yüzleri o kadar güzeldi ki.
Bir kız çocuğuna soruyoruz: Kızım adın nedir? ‘Ayşe’. Baban var mı? ‘Babam Çanakkale’de şehit oldu’. Şimdi kim bakıyor sana? ‘Annem’. Şimdi annen nerede? ‘Tarlaya gitti ekin zamanıdır’. Bir diğerine: Oğlum senin adın ne? ‘Durmuş’. Baban var mı? ‘Babam İnönü’de şehit oldu.’ Annen var mı? ‘Yok efendim. Bize dayım bakıyordu, o da askere gitti Şimdi ablam bakıyor’. Ablan nerede? ‘Ankara’ya cephane götürdü.’
Çevremizi saran on altı çocuktan hepsinin babası şehitti. Anneleri ya da ablaları, ya tarlayı işliyor ya da orduya yiyecek ve cephane taşıyordu. Biz çocuklarla konuşurken köyden yana, bastonuna dayana dayana yaşlı bir kadın geldi: ‘Nereden geliyorsunuz evladım?’ Ankara’dan. ‘Aman ordudan ne haber?’ Ordumuz çelik gibi anne. Yakında inşallah düşmanı yeneceğiz. ‘Şükürler olsun. Aman burada bazı şeyler söylediler. Allah bizi kahretti diye düşünüyorduk. Kalbime sular serptiniz. Allah sizden razı olsun’. Evladın var mı anne? Yaşlı kadın derin bir ah çekti. ‘Dört oğlum vardı. İkisi Çanakkale’de, biri İnönü’de şehit oldu. Dördüncüsü ordudadır. Yolunu bekliyorum’. İnşallah gazi olur, mutlu olursunuz. Yaşlı kadın derin acı taşıyan bir bakışla : ‘Ben oğlumu düşünmüyorum evladım. Ben (eliyle çocukları göstererek) bu yetimleri ve yaşayacakları bu vatanı düşünüyorum. Allah bunları gavur ayakları altında çiğnetmesin.’ Hepimiz çok etkilenmiş ve üzülmüştük. Çay kahve vermek istediysek de kabul etmedi ve köye doğru yürüyerek, orada kendisini bekleyen ve Ankara’dan bir haber bekledikleri belli olan genç kadınlara doğru gitti...”20

Her Yerde Çarpışma

Meclis’in açılmasından 1921 başına dek geçen sekiz ay; dış saldırıların, ekonomik siyasi baskıların, ayaklanmaların ve bunlara karşı direnişin yoğunlaştığı bir dönemdir. Eldeki ordu ya da milis güçlerine dayanılarak üç cephede işgalcilerle, otuz dört bölgede hilafetçi ayaklanmalarla savaşıldı.
Büyük devletlerin siyasi oyunlarına karşı, Meclis meşruiyetine dayanılarak politikalar geliştirildi. Savaş içinde olunmasına karşın, katılımcı bir siyasi işleyiş çalışmalara egemen kılındı ve hemen her konu tartışıldı. Yapılmak istenen her iş, oylamalarla oluşturulan çoğunluk kararlarıyla uygulandı. Anadolu’da benzersiz bir olay yaşanıyor; güçlüklerle sürdürülen bir savaş içinde, katılımcı bir halk devleti ve bir halk ordusu kuruluyordu.
Güney Cephesi

Güney cephesinde Fransız ve Ermeniler’e karşı savaşılıyordu. Adana, Antep, Maraş ve Urfa, sıradışı olayların yaşandığı direniş merkezleriydi. Büyük devletlerin söz verdiği Kilikya’ya yerleşmeye çalışan Ermeniler, Fransızlar’la birlikte Adana’yı ve Çukurova köylerini adeta bir “insan mezbahasına”21 çevirmişti. Fransız İşgal Orduları Yüksek Komiseri General Gourand’ın emriyle, “yüzlerce köy yakılmış, yüzlerce kurtuluş savaşçısı kurşuna dizilmişti.”22
Silah toplama adına, “ev soygununa dönüşen” baskınlar yapılıyor, insanlar öldürülüyordu. Adana halkı, evlerini bırakarak Toroslar’a kaçıyordu. Ünlü Kaçkaç türküsü, “dağları, dereleri; aç, perişan göç selleriyle dolduran ve Orta Anadolu’ya dek uzanan”23 bu kaçış için yakıldı. Antep, Maraş ve Urfa’da durum, Adana’dan farklı değildi.
Mustafa Kemal’in görevlendirdiği Yüzbaşı Kamil (Doğan, daha sonra Korgeneral), Yüzbaşı Osman (Tufan, daha sonra Tümgeneral), Jandarma Yüzbaşı Ratip (Sinan Tekeli) Kilikya’da; Binbaşı Asaf Bey (Kılıç Ali) Maraş’ta; Yüzbaşı Ali Saip Bey Urfa’da; Özdemir Bey (Ali Şefik milletvekili) Antep’te ulusal direnişi örgütlediler. Önce Adana ve Antep Kuvayı Milliyesi, daha sonra tüm Güney cephesi, Albay Selahattin Bey (Adil General) komutasında bir merkezde toplandı.24

Mersin’den Antep’e

İç Anadolu bölgesinden gelen gönüllülerin katılımıyla güçlenen Kuvayı Milliye birlikleri, Güney cephesinde halkla birlikte, sıradışı bir direniş gösterdi. Mersin, Bilemedik, Hacıkırı, Durak, Mut, Ceyhan, Pozantı, Maraş, Urfa ve Antep kurtarıldı.
10 Nisan 1920’de Urfa’dan çekilmek zorunda kalan Fransız birlikleri, kentin 10 kilometre dışında pusuya düşürüldü ve 700 Fransız askeri öldürüldü, 100’ü esir alındı. Urfa Savunma Komitesi Başkanı Ali Saip Bey, savaş alanını gezerken şu duygulu sözleri söylemişti: “Şimdi toprağa serilip kalmış bu bahtsız Fransız delikanlıları ne arıyorlardı burada? Niye geldiler, burada ne işleri vardı? Urfa nere, Paris nere? Neden gelip yaşamlarını burada bıraktı, bu genç insanlar? Türk yurdunu ele geçirmek, Türk istiklalini yok etmek için buraya gönderilen bu bahtsızları, oymakların ve çevre köylerin savaşçıları öldürmedi. Hayır, onları buraya gönderenler öldürdü. Bu insanları, Türk inkılabının ve Türk istiklal savaşının ayakları altına fırlatmanın ne anlamı vardı?”25

Anteplilerin Verdiği Söz

Antepliler, 15 Nisan 1920’de düzenledikleri ve “kentte yaşayanların tümünün katıldığı” mitingde, “tek bir insan kalana kadar düşmanla savaşmaya ve onu yeniden kente sokmamaya” ant içtiler26 Savunmaya, ant’a uyarak; kadınlar, yaşlılar, hatta çocuklar bile katıldı.
Direniş’in önderi Binbaşı Arslan Bey, halka şu konuşmayı yapmıştı: “Antep kahramanları! Sizler, on altı gündür cepheyi tuttunuz. Sayınızın azlığına bakmaksızın, düşmanı kente sokmadınız, görülmemiş bir yiğitlik gösterdiniz... Şimdi, kadınlarımız da, kanlarının son damlasına kadar savaşıp düşmana canlı teslim olmamak için savunmaya katıldılar... Silahlanıp namus ve vatanınızı korumak için, elinizde ne varsa son öküzünüze kadar sattınız. Halep’e silah getirtmek için binlerce lira ödediniz. Dostlarım, iyi donanmış düşman güçlü görünüyor; ancak, gerçek güçlü sizsiniz. Çünkü toprağınızı, ailenizi, kendi namusunuzu koruyorsunuz...”27

Pozantı ve Tarihi Söylev

Mustafa Kemal, 5 Ağustos 1920’de, yanında Milli Müdafaa Vekili Fevzi Paşa (Çakmak) ve milletvekillerinden oluşan bir kurulla birlikte Pozantı’ya geldi. Pozantı Toroslar’da, çevresi dağlarla çevrili, küçük bir bucak merkeziydi. Kurtuluş Savaşı’nın en bunalımlı günlerinde, buraya gelmesinin elbette bir nedeni vardı.
Pozantı halkı, Bucak Müdürü’nün öncülüğünde ve çevre köylüleriyle birlikte, tüm ülkeye, hatta tüm dünyaya örnek alınacak, olağanüstü bir halk direnişi göstermiş, göstermeyi de sürdürüyordu. Pozantı, ulusal direnişin simgesi gibi olmuştu.
Böyle düşünüldüğü için olacak Mustafa Kemal; Yunan Ordusu’nun ilerlediği, Ermeniler’in Sarıkamış ve Oltu’yu, Gürcüler’in Artvin’i aldıkları; iç isyanların sürdüğü ve Sevr’in imzalanmak üzere olduğu bir ortamda, Pozantı’ya gelmişti. Bucak Müdürü Hulusi (Akdağ) Bey’in, yalnızca Kurul’u karşılama biçimi bile çok şey anlatıyordu. Hulusi Bey; çizmeleri, kalpağı, fişeklikleri ve kamasıyla tam bir çeteci, kararlı bir Kuvayı Milliye komutanıydı. Ama aynı zamanda Bucak Müdürü’ydü. Bu nedenle, Mustafa Kemal ve beraberindekileri, “bir elinde silah, diğer elinde Nahiye’nin mührüyle” karşılamıştı.28
“Toros Dağları arasında Çakıt Çayı kenarındaki” bu küçük ve yoksul bucakta, dingin görünüşüyle çelişen, sessiz ve kararlı ama olağanüstü coşkulu, devrimci bir hava vardı. 5 Ağustos 1920’de generalinden köylüsüne, Pozantı’da toplanan herkes, o güne dek dünyanın hiçbir yerinde başarılamamış bir eylemin, emperyalizme karşı çıkmanın bilinci içindedir. Dünyanın “mazlum milletleri”, yürütülmekte olan mücadeleyi örnek alarak emperyalizme karşı direnmeye çağrılmakta, tüm insanlığa adeta evrensel bir ileti gönderilmektedir.
Mustafa Kemal; Pozantılılar, Kayseri, Niğde, Bor’dan gelen kurullar, Güney cephesinin temsilcileri, “dağlardan inen Çukurova göçmenleri” ve Kuvayı Milliye savaşçıları tarafından karşılanmıştır. “Tekbir sesleri ve dualar Toros boğazlarını inletmektedir.” Bu hava içinde gerçekleştirilen Pozantı toplantısında, tarihi değeri olan şu konuşmayı yapar: “Adana’nın saygı değer Müslümanları! Peygamberin tutsaklık tanımayan ümmetinin cihat ordularına öncü olma şerefiyle bahtiyar olan Adanalı dindaşlarımız! Bütün Anadolu için vatanseverlik timsali olan Adanalı Müslümanlar! Şeref ve istiklal davasında yararlanacağımız başarı kaynakları, yalnızca Anadolu’dan ibaret değildir. Avrupa’nın bin türlü zulüm ve gadrine uğrayarak her türlü esaret acısını çekmiş olan Mısır’da, Hindistan’da, Rusya’da ve Afrika’daki Müslüman kardeşlerimiz; gözlerini, tecavüzlerini Peygemberimizin kabrine kadar uzatmış olan düşmanlarımızın kahrına çevirerek, bize maddi ve manevi yardıma karar vermiş bulunuyorlar. Buna ek olarak; Rusya’da yüksek insani amaçlar çevresinde toplanan, her milletin hakkına saygı göstermeyi esas kabul eden ve günden güne genişleyerek yayılmacı zulüm dünyasını yıkmakta olan muazzam kuvvet; bize, elindeki bütün imkanlarla yardımda bulunmayı vaat etmiştir... İstiklal ve şerefini koruma uğrundaki fedakarlık duygularını, şanlı ve şerefli atalarımızdan miras alan milletimizin, yakın bir zamanda her türlü anlamıyla, dini ve milli tarihine şanlı sayfalar ekleyeceğine kuşku yoktur...”29