Her çocuğa sorarlar, büyüyünce ne olmak istiyorsun?
Çocuk “öğretmen “olmak istiyorum der. Uzağı yakın görerek.
Çocukların dünyasında olmak. Onları büyürken ve öğrenirken görmek,
Harika…
Yapboz tahtasıdır. Ülkemdeki eğitim sistemi. Değişik ülkelerden alınan parça parça uygulamaya konulan sistem içinde döner durur çocuklarımız, gençlerfinlandiya-egitim-sistemi-konularimiz, öğretmenlerimiz.
En son değişiklik, 12 Yıllık Zorunlu Eğitim Sistemi 2012-2013 döneminde 4+4+4 Eğitim Sistemi, Türkiye’de başlayan eğitim sistemidir. Yeni sistemde 66 ayı geçenlerin okula katılması zorunludur. 60-66 aylık çocuklar ise velilerin isteğine bağlı olarak kayıt yaptırabilecekleri belirtildi. Veli uzman kişilere başvurarak hazır değilse rapor alarak, kayıt yaptırmama hakkına sahip oldu. Ancak, güzel ülkemin yaşam standarttı çok yüksek ya her velinin başvuracağı bir uzman vardı sanki. Bu uygulama nedeniyle 1. Sınıfların mevcutları arttı, şube sayıları çoğaldı. Değişen sistem ve değişmeyen müfredatla başlayan yolculuk.
Çocukların küçük yaşta okula başlamaları protestolara neden oldu. Her zaman yarış atı gibi nefesler tutularak koşturduk, koşturulduk. Yılana uçmayı, kuşlara sürünmeyi öğrettik. Ne kadar mı? Her dönem Milli Eğitim Bakanlarının sosyal medyada “Sıfır çeken öğrencilerimiz var. Gerekli önlemleri alacağız.” diyene kadar. Nasıl bir önlemse? Aynı hamam aynı tas devam…
Sınav sistemi olan bir ülkede yaşıyoruz. Kişilik gelişiminden çok zekâ gelişimine önem veren bir çarkın içinde öğütülüyoruz
Bir ülkenin ana can damarıdır eğitim sistemi.
Her fırsatta eğitimin önemi vurgulandığı ve yıllardır Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programında tüm dünyada birinci
Eğitimin rüya ülkesi Finlandiya
İç çektiğim bu ülkenin eğitim sistemi içinde olmak isterdim.
Yaşam standartları ve eğitim seviyeleri oldukça yüksek olan bölge halkının tek sorunu uzun süren soğuk ve karanlık günler olan İskandinav ülkesi, yaz başlarında da güneşin hiç batmadığı bu ülkenin eğitim tılsımı nedir bir yolculuk yapmak istedim kendimce Finlandiya’ya.
Peki, Finlandiya eğitimini öne çıkaran özellikler nelerdir
Zorunlu okula başlama yaşı 7
Çünkü çocukların bu yaştan önce akademik eğitime hazır olmadığını düşünüyorlar.
Çocuk okula kendisi yürüyerek veya bisikleti ile gidiyor. Çocuklarını okula getirip götüren aileler ve okul servisleri yok.
Okulda bulunma süresi kısa fakat etkin
Bilim ve matematiğin yanında sosyal bilimler, görsel sanatlar ve sportif faaliyetler önemli ve Finli çocuklar ilkokul hayatları boyunca oyun oynayarak öğrenirler.
Matematik ve fen derslerindeki soyut kavramlar, müzik, spor ve drama yoluyla kavratılıyor.
Akademik öğrenme ile yaşam arasında kurulan denge, Finli çocukların okulda mutlu olmasını sağlıyor.
Finlandiya eğitim sistemine göre öğrenme okulda gerçekleşir. Okul öğrenme yeridir anlayışı ile öğrencilere ödev verilmiyor. Dershane, özel ders,etüt merkezi olmayan bu ülkede, tüm okulların başarı düzeyi aynı olduğu için ülkemizde olduğu gibi okul seçimi yapılmıyor.
16 yaşına gelen kadar sınav yok, not yok.
Okul yönetimi tamamen bağımsız. Okullarda müdür yok. Tüm masraflar devlet tarafından karşılanıyor.Ders programlarına, okutulacak derslere, başöğretmen ve öğretmenler birlikte karar veriyor.
Öğretmenler günde 4 saat ders, haftada 2 saat mesleki eğitimlerini geliştirici çalışmalar yapıyorlar.
Finlandiya’da öğretmenlik üniversite başarısı en yüksek olan %10´luk dilim arasından seçiliyor. Hiçbir öğretmenin işten atılma kaygısı yok. Öğretmenin eksikliğini tamamlaması için olanaklar sağlanıyor. Öğretmenler her türlü yetki ve sorumluluğu sahip
Kafeteryaları, mutfakları, kütüphaneleri, rahat koltukları ile okullar ev kadar rahat düzenlenmiş. Öğretmenler ve öğrenciler yemeklerini kafeteryada birlikte yiyor. Öğrenciler beslenme çantası taşımıyor. Öğrencilere 15 yaşına kadar herhangi bir test uygulanmıyor.
Yaşadığı yer, gelir ve kültürel düzeyi, ırk özelliklerine bakılmaksızın her öğrenciye eşit imkan sağlanıyor.
Öğrenciler okuldaki işlerin çoğunu kendileri yapıyorlar. Kafeteryada ve yemekhanede yemeklerin dağıtımı, çiçeklerin bakımı, bahçe temizliği ve düzenlenmesi, kütüphane işleri, okulun bazı temizlik işleri böylelikle okulu daha çok benimsiyorlar ve okula bağlılık duygusu gelişiyor.
Eğitim rekabetçi değil.
Teoriye ve ezberciliğe dayalı bir eğitim yerine düşünmeye dayalı eğitim veriliyor. Ders kitapları nadiren kullanılıyor. Amaç dersi derste öğrenmek. Kitapta öğrenmeyi değil. Yaparak yaşayarak öğrenmeyi benimsemişler.
Anlatılan konuyu anlamamış öğrenciler ile öğrenme güçlüğü çekenlere ayrıca dersler veriliyor. Bireysel ihtiyaçlara göre program düzenleniyor.Başarısız öğrenci diye bir şey yok.
En önemlisi
Her öğrenci öğrendiklerini kendi yaşamına yansıtıyor ve uyguluyor.
Öğrencilere bir yetişkin gibi davranıp, çok güvendiklerini hissettiriyorlar.
Okul kulüpleri çok işlevsel.
Kantinlerde sadece su, süt ve meyve bulunuyor. Minik bedenlerin gelecekte bedensel zihinsel ve ruhsal olarak sağlıklı büyümeleri sağlanıyor.
Finlandiya’da çocuk yapmak için en önemli etken olsa gerek
Eğitim özgür ve esnek olmalı
Müzik, sanat ve eğitim başarıyı beraberinde getirir.
Ülkemizde her anne baba çocuğunun mühendis, doktor olmasını istiyor. Çocuk buna uygun mu değil mi hiç umurlarında bile değil
Güzel ülkemin, güzel çocuklarının yaratıcılıklarını, hayal güçlerini kullanabilecekleri yeteneklerini geliştirecekleri okullarda eğitim görmesi dileğiyle,
Sevgiyle kalın…
5 Mart 2014 Çarşamba
CEMRE HANIM DÜŞMESE DE OLUR - Nezahat GÖÇMEN
Elbet bu döngüde kış gider, gelir yaz…
Hangi kış kalmış, hangi yaz?
Mevsim değişikliğini, baharın gelişini müjdeleyen cemre. ” Düştükten sonra kar yağmaz o diyarlara.” derdi. Annem…
Doğayı izleyen atalarımız cemreyi keşfetmişler. Kendilerine bir takvim oluşturmuşlar. Üstün meteoroloji bilgisi. Gözümüzle görmediğimiz bu doğa olayı üç kez çalar kapımızı, baharın habercisi kışın sonlandırıcısı…
Cemre, kelime karşılığı olarak kor halindeki ateş anlamına gelir.
Tasavvuftaki kor ve ateş kavramlarının anlamları, temizlenmeyi ve yeniden doğuşu temsil eden ateş, aşk kavramının yakıcılığıyla ilgilidir.
Birinci cemre, havaya düşer 20 Şubatta
İkinci cemre, suya düşer 27 Şubatta
Üçüncü cemre, toprağa düşer 6 Martta
Ve bahar gelir yerküremize. Cemre alfabetik sırayla, önce havaya sonra suya en son toprağa düşer. Oysaki denizlerin karaya göre daha geç ısınıp daha geç soğuduğunu ilkokul sıralarında öğreniyor, öğretiyoruz.
Yedişer gün arayla meydana gelen sıcaklık yükseltisi, geçmişten günümüze kulaktan kulağa aktarılırmış bir olgudur cemre. Herhangi bir anma etkinliği veya hazırlık yapılmaz cemre için. Cemrenin düşmesi bölgelere göre etki yapar mı yapmaz mı bilinmez. Bazı bölgelerde cemre düşünce ısı yükselirken Doğu Anadolu’da yollar kapalı, sobalar yanıyorsa cemre nereye düşmüştür?
Hiç düşündünüz mü?
Kanada’ya, kutuplara ne zaman düşer bu cemre?
Doğanın kapısını üç kez çalarken düştüğü yerleri önce donduran sonra ısıtan sihirli doğa olayı. O da geçer gider kışın kapısını kapatarak.
Rüzgâr, cemrenin sesini duyar duymaz topladığı çiçek kokusuyla düşer yollara
Kız çocuklarına da pek yakışıyor bu isim. Cemre bebek, sonra olacak Cemre Hanım… Cemre olayının kadın olduğunu düşünüyorum. Eteklerini tuta tuta gelen, Isıtan, bereket getiren, toprağın canlanmasını sağlayan… Tüm yaşamı değiştiren.
Cemre düşmesi deyimine, çeşitli söylentiler de karışmış olup bu söylentilerden birine göre, göçebe Araplar, birbiri içine üç çadır kurarlar, ya da iç içe üç ağıl yaparlarmış. Dış çadır, ya da ağılda, büyükbaş hayvanlarını, orta kısımda küçükbaş hayvanlarını, iç kısımda da kendilerini barındırırlarmış. Bu iç içe bölümlerde de, ayrı ayrı ateş yakıp ısınırlarmış. Havalar ısındıkça, önce dış bölümdeki ateşi, daha sonra ortadaki ateşi, en sonunda da en içerideki ateşi söndürür, buna da “cemre düşmesi” derlermiş.
Mevlana'nın gönlüne de düşmüştür cemre
Seni ruhuma cemre diye damlatmadıktan sonra ben bu bedende neyleyeyim? Aşk da sen, hasret de sen, ben de sen…
Yine Mevlana'nın deyimiyle bir yere cemre düşerse, “Gök, gürleyerek davul çalar! Artık, tabiatın cüz’i de, küllü de dirilmiştir! Ağaçların gönüllerine, güllerin burunlarına hoş bahar kokuları gelir! Bahar gelir, menekşe kalkıp süsenin yanına varır. La’l rengi elbiseler giyen gül sevdalanır da kaftanını yırtar. Sünbül yasemine ‘Merhaba, seni saygı ile selamlarım!’ der. Yasemin de ‘Ey nazik dost, ben de seni candan selamlarım!’ der. Ekşi suratlı kış geçer gider. O zevki, neşeyi kaçıran soğuklar yok olur. Sevdalı nergis sahralara dalar da çimenlere göz kırpar. Çimenler onun gönlünden geçeni anlar da ‘Ferman senindir, ne istersen yap!’ der. Karanfil de söğüt ağacına ‘Sana ümit bağladım’ der. Söğüt de ‘Ben pınar eviyim, benimle yalnız kalmak istiyorsan, buyur içeri!’ diye onu davet eder. Üveyik kuşu ‘Kü, kü, o sevgili nerede, nerede, onu arıyorum?’ diyerek bahçeye gelir. Güzel sesli âşık bülbül de ‘Görmüyor musun; aradığın burada!’ diye gülü gösterir.”
Cemre Hanım, düşmese de olur! Biz zaten anlıyoruz baharın geldiğini
Unutulmaz kültürümüz, günümüz koşullarında yeniden mi tanımlansa acaba?
Hanımlar bilir ki kışın alınan kilolar ağırlaşmıştır üzerlerinde, bahardan sonra gelecektir yaz. Mayoların içine sığmak için İnternet üzerinden diyetisyen tavsiyeleri, şok diyetler, tüketilmesi zor tarifler ve sevmediğiniz yemeklerden oluşan zayıflama programları yoğunlaşmıştır ekranlarda…
Liseli kızların kısa çorap giydiğinde, anlayın ki cemre düşmüştür.
Kış sezonu indirimleri yapılırken, yaklaşan baharda romantizm ve şıklığı birleştiren koleksiyonlar süsler vitrinleri.
Baharı müjdeleyen vitrinler, 1. cemre
Mayo katalog çekimleri ve yaz modası defileleri, modacılar ve sohbet konukları her yerde.
Hawaii’de çekilmiş dondurma reklamları 2.cemre
Pop sanatçılarının çekilmiş, yaz görüntülü hareketli şarkıları 3.cemre
Yaz konseri hazırlıkları, erken tatil rezervasyonları
Bu gibi içecek reklamları döner durur gözümüzün önünde
Cemre, düşer düşer düşer…
Sosyal çevrede değişikliklerle de gözlenebilir. Kalabalıklaşan caddeler, parklar ve kedilerin şehvetle miyavlamaları…
Gün olur ki beklediğimiz cemreler düşer, kış gününde ve sonbaharda özlemlerimize, hasretimize.
Havaya, suya, toprağa düşen cemre bazen yüreklere düşer. İnsan ruhunu uyandıran beyin, yüreğe seslenir , ” Bahar yakındır!” Müjde! Bahar geldi. Hoş geldi.
Hoş geldi! Bahar geldi!
Hangi kış kalmış, hangi yaz?
Mevsim değişikliğini, baharın gelişini müjdeleyen cemre. ” Düştükten sonra kar yağmaz o diyarlara.” derdi. Annem…
Doğayı izleyen atalarımız cemreyi keşfetmişler. Kendilerine bir takvim oluşturmuşlar. Üstün meteoroloji bilgisi. Gözümüzle görmediğimiz bu doğa olayı üç kez çalar kapımızı, baharın habercisi kışın sonlandırıcısı…
Cemre, kelime karşılığı olarak kor halindeki ateş anlamına gelir.
Tasavvuftaki kor ve ateş kavramlarının anlamları, temizlenmeyi ve yeniden doğuşu temsil eden ateş, aşk kavramının yakıcılığıyla ilgilidir.
Birinci cemre, havaya düşer 20 Şubatta
İkinci cemre, suya düşer 27 Şubatta
Üçüncü cemre, toprağa düşer 6 Martta
Ve bahar gelir yerküremize. Cemre alfabetik sırayla, önce havaya sonra suya en son toprağa düşer. Oysaki denizlerin karaya göre daha geç ısınıp daha geç soğuduğunu ilkokul sıralarında öğreniyor, öğretiyoruz.
Yedişer gün arayla meydana gelen sıcaklık yükseltisi, geçmişten günümüze kulaktan kulağa aktarılırmış bir olgudur cemre. Herhangi bir anma etkinliği veya hazırlık yapılmaz cemre için. Cemrenin düşmesi bölgelere göre etki yapar mı yapmaz mı bilinmez. Bazı bölgelerde cemre düşünce ısı yükselirken Doğu Anadolu’da yollar kapalı, sobalar yanıyorsa cemre nereye düşmüştür?
Hiç düşündünüz mü?
Kanada’ya, kutuplara ne zaman düşer bu cemre?
Doğanın kapısını üç kez çalarken düştüğü yerleri önce donduran sonra ısıtan sihirli doğa olayı. O da geçer gider kışın kapısını kapatarak.
Rüzgâr, cemrenin sesini duyar duymaz topladığı çiçek kokusuyla düşer yollara
Kız çocuklarına da pek yakışıyor bu isim. Cemre bebek, sonra olacak Cemre Hanım… Cemre olayının kadın olduğunu düşünüyorum. Eteklerini tuta tuta gelen, Isıtan, bereket getiren, toprağın canlanmasını sağlayan… Tüm yaşamı değiştiren.
Cemre düşmesi deyimine, çeşitli söylentiler de karışmış olup bu söylentilerden birine göre, göçebe Araplar, birbiri içine üç çadır kurarlar, ya da iç içe üç ağıl yaparlarmış. Dış çadır, ya da ağılda, büyükbaş hayvanlarını, orta kısımda küçükbaş hayvanlarını, iç kısımda da kendilerini barındırırlarmış. Bu iç içe bölümlerde de, ayrı ayrı ateş yakıp ısınırlarmış. Havalar ısındıkça, önce dış bölümdeki ateşi, daha sonra ortadaki ateşi, en sonunda da en içerideki ateşi söndürür, buna da “cemre düşmesi” derlermiş.
Mevlana'nın gönlüne de düşmüştür cemre
Seni ruhuma cemre diye damlatmadıktan sonra ben bu bedende neyleyeyim? Aşk da sen, hasret de sen, ben de sen…
Yine Mevlana'nın deyimiyle bir yere cemre düşerse, “Gök, gürleyerek davul çalar! Artık, tabiatın cüz’i de, küllü de dirilmiştir! Ağaçların gönüllerine, güllerin burunlarına hoş bahar kokuları gelir! Bahar gelir, menekşe kalkıp süsenin yanına varır. La’l rengi elbiseler giyen gül sevdalanır da kaftanını yırtar. Sünbül yasemine ‘Merhaba, seni saygı ile selamlarım!’ der. Yasemin de ‘Ey nazik dost, ben de seni candan selamlarım!’ der. Ekşi suratlı kış geçer gider. O zevki, neşeyi kaçıran soğuklar yok olur. Sevdalı nergis sahralara dalar da çimenlere göz kırpar. Çimenler onun gönlünden geçeni anlar da ‘Ferman senindir, ne istersen yap!’ der. Karanfil de söğüt ağacına ‘Sana ümit bağladım’ der. Söğüt de ‘Ben pınar eviyim, benimle yalnız kalmak istiyorsan, buyur içeri!’ diye onu davet eder. Üveyik kuşu ‘Kü, kü, o sevgili nerede, nerede, onu arıyorum?’ diyerek bahçeye gelir. Güzel sesli âşık bülbül de ‘Görmüyor musun; aradığın burada!’ diye gülü gösterir.”
Cemre Hanım, düşmese de olur! Biz zaten anlıyoruz baharın geldiğini
Unutulmaz kültürümüz, günümüz koşullarında yeniden mi tanımlansa acaba?
Hanımlar bilir ki kışın alınan kilolar ağırlaşmıştır üzerlerinde, bahardan sonra gelecektir yaz. Mayoların içine sığmak için İnternet üzerinden diyetisyen tavsiyeleri, şok diyetler, tüketilmesi zor tarifler ve sevmediğiniz yemeklerden oluşan zayıflama programları yoğunlaşmıştır ekranlarda…
Liseli kızların kısa çorap giydiğinde, anlayın ki cemre düşmüştür.
Kış sezonu indirimleri yapılırken, yaklaşan baharda romantizm ve şıklığı birleştiren koleksiyonlar süsler vitrinleri.
Baharı müjdeleyen vitrinler, 1. cemre
Mayo katalog çekimleri ve yaz modası defileleri, modacılar ve sohbet konukları her yerde.
Hawaii’de çekilmiş dondurma reklamları 2.cemre
Pop sanatçılarının çekilmiş, yaz görüntülü hareketli şarkıları 3.cemre
Yaz konseri hazırlıkları, erken tatil rezervasyonları
Bu gibi içecek reklamları döner durur gözümüzün önünde
Cemre, düşer düşer düşer…
Sosyal çevrede değişikliklerle de gözlenebilir. Kalabalıklaşan caddeler, parklar ve kedilerin şehvetle miyavlamaları…
Gün olur ki beklediğimiz cemreler düşer, kış gününde ve sonbaharda özlemlerimize, hasretimize.
Havaya, suya, toprağa düşen cemre bazen yüreklere düşer. İnsan ruhunu uyandıran beyin, yüreğe seslenir , ” Bahar yakındır!” Müjde! Bahar geldi. Hoş geldi.
Hoş geldi! Bahar geldi!
23 Şubat 2014 Pazar
HAZIRIZ
Türkleri ayaga kaldirmak zordur.
Türklerin varligi tehlikeye girmedikce kahraman ortaya cikmaz.
Türkler ayaga kalkmaya basladi.
2. Kurtulus Savasi´nin ilk coban atesleri yakildi.
Bu topraklar büyük bedeller ödenerek kazanildi ise, yine büyük bedeller ödenerek savunulacaktir.
Dogru zamani bekliyoruz, haziriz!
Türklerin varligi tehlikeye girmedikce kahraman ortaya cikmaz.
Türkler ayaga kalkmaya basladi.
2. Kurtulus Savasi´nin ilk coban atesleri yakildi.
Bu topraklar büyük bedeller ödenerek kazanildi ise, yine büyük bedeller ödenerek savunulacaktir.
Dogru zamani bekliyoruz, haziriz!
5 Şubat 2014 Çarşamba
2012 YILI ALMANYA ET PIYASASI
Yaklasik 83 milyon nüfuslu Almanya´da 2012 yili et üretim ve tüketim rakamlari
2012 yilinda dünya capinda piyasa icin üretilen toplam et miktarinin 263 milyon ton oldugunu tespit ederek baslayalim.
Almanya özelinde yaklasik 80.000 kisinin istihdan edildigi büyükbas, kücükbas ve kanatli hayvan sektöründe, ayrica 288.200 ciftlik isletmesinin var oldugunu ve bunlardan 260.000 inin aile isletmesi oldugunun altini cizelim.
Almanya´da 2012 yili itibari ile :
628 milyon adet tavuk,
58.4 milyon adet domuz,
37.7 milyon adet hindi,
25.4 milyon adet ördek,
3.2 milyon adet sigir,
1.1 milyon adet koyun,
530 bin adet kaz ve
29 bin adet keci kesimhanelerden gecerek degisik sekillerde piyasaya sunulmustur.
Dünya Top 10 Et tekelleri Brezilya, ABD, Hollanda, Japonya, Danimarka merkezli sirketler olup, hayvancilik ve et üretiminin kaderi bunlarin elindedir.
Türkiye´nin gecmis yillara ait saglikli rakamlarini internet üzerinden bulamadigim icin herhangi bir kiyaslama yapamiyorum. Ancak durumun icler acisi oldugu, hayvanciligimizin besiciligimizin yok ettirilme calismalari sonucu yok olma tehlikesi ile karsi karsiya kaldigini söyleyebiliriz.
2012 yilinda dünya capinda piyasa icin üretilen toplam et miktarinin 263 milyon ton oldugunu tespit ederek baslayalim.
Almanya özelinde yaklasik 80.000 kisinin istihdan edildigi büyükbas, kücükbas ve kanatli hayvan sektöründe, ayrica 288.200 ciftlik isletmesinin var oldugunu ve bunlardan 260.000 inin aile isletmesi oldugunun altini cizelim.
Almanya´da 2012 yili itibari ile :
628 milyon adet tavuk,
58.4 milyon adet domuz,
37.7 milyon adet hindi,
25.4 milyon adet ördek,
3.2 milyon adet sigir,
1.1 milyon adet koyun,
530 bin adet kaz ve
29 bin adet keci kesimhanelerden gecerek degisik sekillerde piyasaya sunulmustur.
Dünya Top 10 Et tekelleri Brezilya, ABD, Hollanda, Japonya, Danimarka merkezli sirketler olup, hayvancilik ve et üretiminin kaderi bunlarin elindedir.
Türkiye´nin gecmis yillara ait saglikli rakamlarini internet üzerinden bulamadigim icin herhangi bir kiyaslama yapamiyorum. Ancak durumun icler acisi oldugu, hayvanciligimizin besiciligimizin yok ettirilme calismalari sonucu yok olma tehlikesi ile karsi karsiya kaldigini söyleyebiliriz.
2 Şubat 2014 Pazar
CALINAN MUTLULUKLAR
Hepimiz vatanin derin bir ucurumun kenarinda oldugunun farkindayiz. Bu olusumda varolus sebebimiz de Atatürkümüzün bu nadide eseri ve bize armagani olan bu essiz cumhuriyetin üzerine titrememizden. Üzerimizde dolasan bu lanet olasi belayi savusturmadan hicbirimiz rahat bir nefes alamiyacagiz. Bizi bugünlere getirenlere lanet olsun! Dolayli dolaysiz, bilerek veya bilmeyerek bu komploya katilanlara binlerce kez lanet olsun. Ne bu dünyada ne de öbür tarafta rahat etmesinler.
Oysa cektigimiz sikintilar babalarimizdan bize miras, bizden de cocuklarimiza gececek...Bunlarin hesabini birileri vermeli, vermek zorunda. ABD ve diger emperyalistler ve onlarin yerli acenteleri en az üc kusagin mutluluklarini ve refahini calmistir. Calmaya da devam ediyorlar. Bizler, Cumhuriyetimizin kurulus esaslarini temel alarak birlesen bizler bu hesabi tahsil etmek icin organize oluyoruz ve calinan mutluluklar ve yok edilen insani degerlerin hesabi tek tek sorulacaktir.
14.01.2008
Mustafa Gencoglu
Oysa cektigimiz sikintilar babalarimizdan bize miras, bizden de cocuklarimiza gececek...Bunlarin hesabini birileri vermeli, vermek zorunda. ABD ve diger emperyalistler ve onlarin yerli acenteleri en az üc kusagin mutluluklarini ve refahini calmistir. Calmaya da devam ediyorlar. Bizler, Cumhuriyetimizin kurulus esaslarini temel alarak birlesen bizler bu hesabi tahsil etmek icin organize oluyoruz ve calinan mutluluklar ve yok edilen insani degerlerin hesabi tek tek sorulacaktir.
14.01.2008
Mustafa Gencoglu
29 Ocak 2014 Çarşamba
ATATÜRK ADASI
Foca aciklarinda bulunan bu kücük adanin Ata´nin profil görünüsüne benzedigini ve adinin da Atatürk Adasi oldugunu biliyor muydunuz?
26 Ocak 2014 Pazar
ATATÜRK'ÜN EKONOMİK KALKINMA MODELİ
Atatürk'ün asker ve kumandan, devlet kurucusu ve yöneticisi, toplumsal ve siyasal önder olarak büyük dehası bütün dünya ülkelerinde kabul görmüş bulunmaktadır. Büyük Önder'in görüşleri ile ilgili araştırmalarımız, O'nun ekonomi alanında da, dehasının ışıklarını yansıtan bir ekonomik kalkınma modelini geliştirdiğini, uyguladığını ve büyük ekonomik sonuçlar aldığını göstermektedir (1) . Dünyanın ezilen uluslarına bağımsızlık konusunda verdiği büyük örnekle birlikte, dünyanın ekonomik ve toplumsal kalkınmada geri kalmış ülkelerine bir kalkınma modeli örneği de vermiştir. Bugünkü bilgilerimizle dahi bizlere ve dünyanın gelişmekte olan ülkelerine yol gösterici özellikler taşıyan bu model, toplum refahının bölgeler ve kişiler arasında dengeli dağılımı açısından türlü güçlükleri olan gelişmiş ekonomileri yönetenlere de önemli yararlar sağlayabilir. Su özellikleri ile, Atatürk'ün ekonomi politikası, uygulaması ve uygulamada aldığı sonuçlar, gelişmiş, gelişmemiş, sosyalist, kapitalist bütün ülkelerin yönetici ve uzmanlarınca önemle incelenmelidir. Bu incelemelerin dünyanın kıt doğal kaynaklarının iyi kullanılmasını sağlamak açısından insanlık yararına büyük sonuçlar vermesi beklenebilir.
ATATÜRK'ÜN EKONOMİK KALKINMA POLİTİKASININ TEMEL KAVRAMLARI.
Atatürk'ün ekonomi alanında kendinden önce öne sürülmüş ekonomik sistemlerle ilgili ideolojilerden hangisini benimsediği konusunda çok tartışma yapılmıştır. Oysa Atatürk'ü sağ veya sol ekonomik ideolojilere kapılmış ya da onları benimsemiş bir lider olarak göstermek, O'nun anısına yapılmış büyük haksızlıklardan biri olsa gerektir. O, kendi ekonomik ideolojisini zaman içinde oluşturmuş ve onu yıllarca uygulamıştır.
Bu ekonomik kalkınma modeli, sosyalist bir model değildir; kapitalist bir model de değildir; O'nun ifadesi ile "ferdiyetçi" değildir; "bolşevik" değildir. "İhtilalci sendikalist" değildir. (2) Araştırmalarımız bu kalkınma modelinin, günümüzdeki deyimlerle "demokratik düzen içinde dengeli ve hızlı bir plânlı karma ekonomi kalkınma modeli" olduğunu göstermektedir. Kendine has özellikleri ve diğerlerinden önemli farkları olan bu modeli "Kemalist Ekonomik Kalkınma Modeli" olarak adlandırıyor ve burada onun temel özelliklerini açıklamak istiyoruz.
Çağdaş anlamda bir "model" in bütün unsurlarını taşıyan Atatürk'ün ekonomi politikasının, belirli ve ölçülebilir amaçları vardır; bu amaçlara uygun araçlar vardır; araçların topluca amaçlara yöneltilmesini sağlayan bir sistem yaklaşımı vardır; ekonomik sistemin bütün alt-sistemlerle belirlenebilen ve ölçülebilen sonuçları vardır; ve bu sonuçların amaçlarla karşılaştırılmasından sonra ulaşılacak yargılara göre düzeltilmesini sağlayacak bir geri-besleme düzeni vardır. Bu özellikleri olan ekonomik kalkınma politikası ile Atatürk, askerî stratejide uyguladığı o eksiksiz "sistem yaklşımını", amaçladığı toplumsal kalkınma sisteminin bir alt sistemi olan ekonomiye de uygulamıştır.
Atatürk'ün ekonomik kalkınma amacına ulaşmak için benimseyip uyguladığı bu sistem yaklaşımının en, özlü ifadesi yine kendisine aittir :
''Şimdi arkadaşla, ekonomi hayatımızı gözden geçireğim. Derhal bildirmeliyim ki ben ekonomik hayat denince, ziraat, ticaret, sanayi faaliyetlerini ve bütün nafıa (bayındırlık) işlerini, birbirinden ayrı düşünülmesi doğru olmayan bir kül (bütün) sayarım. Bu vesile ile şunu da hatırlatayım ki, bir millete müstakil (bağımsız) hüviyet ve kıymet veren siyasi varlık makinasında, devlet fikir ve ekonomi hayat mekanizmaları, birbirlerine bağlı ve birbirlerine tâbîdirler. O kadar ki, bu cihazları birbirine uyarak aynı ahenkte çalıştırılmazsa, hükümet makinasının motris (önde gelen, sürükleyici) kuvveti israf edilmiş olur; ondan beklenen tam verim elde edilemez. Onun içindir ki, bir milletin kültür seviyesi üç sahada, devlet, fikir ve ekonomi sahalarındaki faaliyet ve başarıları neticelerinin hasılası ile ölçülür". (3)
KEMALİST EKONOMİK MODELİNİN AMAÇLARI
Atatürk'ün söz ve eylemlerinden çıkarabildiğimize göre kalkınma modelinin temel amaçları şöyle özetlenebilir :
1.Tam istihdamın,
2.Hızlı ve dengeli sermaye birikiminin,
3.Dış ödemeler dengesinin,
4.Dengeli gelir dağılımının,
5.Enflasyonsuz yüksek bir büyüme hızının,
6.Dengeli bir bölgesel kalkınmanın,
7.Özel girişim işletmelerini geliştirmenin,
8.Hızlı teknolojik gelişmenin, sağlanması, (4)
Kemalist Kalkınma Modelinin Stratejileri de şöyledir :
1. Kişisel girişim gücü korunmalı ve desteklenmelidir.
Ekonomik kalkınmanın temelinde kendi deyimiyle, ''ferdî teşebbüs ve menfaatin bulunması'' doğaldır ve bunun böylece kabul edilmesi, demokratik rejimin temel koşulu ve kalkınmayı hızlandırmanın en etkin yoludur. (5)
2. Devlet, özel girişim alanını izlemeli, denetlemeli ve temel ekonomik amaçlara yöneltmek için teşvik etmelidir.
Devletin bu denetim ve yöneltmeyi etkinleştirebilmesi için, ekonomik faaliyete, doğrudan yatırımlar yaparak katılması ve özel girişimcilere öncülük etmesi gerekir, Ancak, devletin bu tür faaliyetlerinin, kişisel girişim gücünü engelleme noktasına, getirilmesi önlenmelidir. (6)
3. Kişisel girişimin engellenmesini önlemek için Devletin doğrudan yatırımlarına ve devlet işletmesinin ekonomi içindeki rol ve önemine sınırlar çizilmesi çok önemlidir.
Bu sınırlar, ekonomik hayatın dinamizmi içinde katı ve değişmez olamaz. Hükümetlerin temel görevlerinden biri, zaman içinde bu sınırları sık sık gözden geçirerek yeniden saptamak olmalıdır. Hükümetler, bu görevi aksattıkları takdirde "Ilımlı Devletçilik Politikası", katı ve derimsiz bir "Devlet Kapitalizmi" ne dönüşecek ve ideolojik biçimler alacaktır. Bu tehlikeden kaçınabilmek için Hükümetler, devletin girişimde bulunduğu alan ve bölgeler geliştikçe, bu alan ve bölgelerde halk girişimcileri ve yöneticileri yetiştikçe, işletmelerdeki devlet mülkiyetinin halkla devredilmesini sağlamalıdır. Bu suretle halktan sağlanacak fonlarla, gelişmemiş alan ve bölgelerde yeni devlet yatırımları yapılmalıdır. Diğer deyişle, belirli işletmelerdeki devlet mülkiyeti geçici, ama "Devletçilik" sistemi kalıcı olmalıdır. (7)
4. Devlet yatırım ve işletmeleri için en uygun alanlar, alt-yapı yatırımlarıdır ve bu tür yatırımlar, devlet için en yüksek önceliğe sahip olmalıdır.
5. Devletin yatırım harcamaları yapılırken, devletin temel işlevleri ile ilgili öncelikler unutulmamalıdır.
Devletin harcamaları politikasının temelini oluşturan bu harcama öncelikleri, Atatürk tarafından yazılmış olan "Vatandaş için Medenî Bilgiler" kitabında şöyle sıralanmıştır :
1) Ülkede asayiş ve huzurun sağlanması,
2) Ulusal savunma ve Dış İşleri,
3) Ulaştırma,
4) Millî Eğitim,
5) Sağlık,
6) Sosyal Güvenlik,
7) Ziraat, ticaret, zanaate ait iktisadî işler. (8)
Görüldüğü gibi Atatürk'ün iktisadî politikasında, "İktisadî işler" devlet işlevlerinin görülmesi açısından son sırada bulunmaktadır. Bu öncelik sırasının doğal sonucu olarak devlet harcamaları, önce devletin temel işlevlerinin gerçekleştirilmesi ve ulaştırma, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi alt-yapı yatırım ve hizmetlerinin gerçekleştirilmesi için yapılacak, daha sonra devlet hazinesinin harcama imkânı kalırsa iktisadî işlere harcama yapılacaktır. Devletin iktisadî işlere harcama yapabilmesi için ancak devlet bütçesi fazlalarından, devlet tekellerinin ve işletmelerinin yarattığı fonlardan ve iç ve dış borçlanmadan elde edilen harcama imkânlarından yararlanılmalıdır. Atatürk'ün çok önemli olan bu stratejisinin uygulama biçimlerinden oluşan "bütçe politikası", "maliye politikası", "para politikası", "yatırım politikası" gibi politikalar incelenirken bu konu yeniden ele alınacaktır.
6. İktisadî işler için yukarda sayılan sağlıklı kaynaklardan elde edilen fonlar da bir öncelik sırasıyla harcanmalıdır.
Bu öncelikler de şöyle sıralanmalıdır :
1) Bayındırlık,
2) Tarım ve öncelikle sulama projeleri,
3) Tanmsal endüstri,
4) Ağır sanayi,
5) Hafif sanayi, ticaret, hizmetler.
Bu öncelik sırası, halkın kendi gücüyle yapabileceği yatırımlar ile ticaret ve hizmetler alanlarına devletin fazla yatırım yapmasının gerekli olmadığını, ifade etmektedir. (9)
7. Ekonomik klakınmanın sonuçları, toplumdaki bütün kişi, grup, zümre, ya da sınıflara eşit dağıtılmalıdır.
Atatürk'ün ekonomik kalkınma stratejisinde toplumun türlü kesim ve sınıfları arasında çatışma ve zıtlaşmaların önlenmesi amacı önemli bir yer almıştır. Bu konudaki sözleri şöyledir :
''…..Bizim nazerımızda çiftçi, çoban, amele, tüccar, saaatkâr, doktor, velhasıl herhangibir içtimaî (sosyal) müessesede (kurumda) faal bir vatandaşın hak, menfaat ve hürriyeti müsavidir (eşittir). (10)
8. Ekonomi, pazar ekonomisinin kurallarına, göre işletmeli; pazarları denetlerken, yönlendirirken ve doğrudan endüstri ve ticaret işletmeleri kurup işletirken Devlet, pazar ekonomisinin kurallarına uymalıdır (11).
KEMALİST EK0NOMiK KALKINMA MODELİNİN TEMEL POLİTİKALARI
Yukarıda listesi verilen amaçlara, yine yukardaki stratejilerle ulaşabilmek için, hızlı, dengeli ve plânlı bir ekonomik kalkınma modelinin uygulamaya konması gerekmiştir. Bu tür bir ekonomik kalkınmanın uygulama araçlarından olan özel gieişim işletmeleri ile devlet işletme ve faaliyetlerinin tümü, ortak bir strateji çerçevesinde ekonomik kalkınmaya yöneltilmelidir. Atatürk'ün tayin ettiği ekonomi politikaları, böyle bir temel anlayıştan kaynaklanmıştır. Kuşkusuz Atatürk, bu politikaları, bizim şimdi böyle bütün yönleri ile yazdığımız bir tek bir metinde ve ayrıntıları ile ortaya koymamıştır. Ancak, 1922 -1938 arasında ekonomik politikalarla, ilgili söylev ve demeçleri uygulamaları ve davranış biçimleri üst üste konup incelendiğinde, insana hayranlık veren bir sistem yaklaşımı içinde, bütün politikaları çelişmez biçimde yan yana gelmekte ve ikinci Dünya Savaşı sonrasında "mazlum milletler" için ortaya konan "Kalkınma Ekonomisi" politikalarına benzer olgunlukta bir kalkınma modeli ortaya çıkmaktadır. Şimdiye kadar bu üst üste koymanın yapılmamış olması, milletimize ve diğer "mazlum milletler"e çok zaman kaybettirmiştir. Aşağıda Atatürk'ün bu temel ekonomik politikalarının temel özellikleri açıklanacaktır :
ATATÜRK'ÜN MALİYE POLİTİKASI
Yukardaki ekanomik kalkınma amaçlarına ve temel stratejilere uygun olarak Atatürk'ün maliye politikasının temel amacı, halka işkence etmeden devlet bütçesi dengesinin sağlanmasıdır. Hatâ, kurduğu yeni Türk Devletinin hızla kalkınması gerektiği için, devlet bütçelerinin, yatırımlara tahsis edilmek üzere bütçe fazlaları vermesi de sağlanmalıdır. (12) Ancak, Atatürk'ün maliye politikası'nda devlet bütçesinin açık vermesi, kesinlikle yasaktır. Bütçeler, yıl başlarında denk olarak hazırlanmalı, kesin hesaplar da denk olarak kapatılmalıdır. Yıl içinde ek ödeneklerle bütçe denkliğinin bozulmasına izin verilmemelidir. Denklik'ten anlaşılan devletin normal gelirleri (vergi gelirleri ve vergi dışı normal gelirler) ile normal devlet harcamaları (yukarda önceliklere uygun olarak tesbit edilecek devletin temel işlevleri ile ilgili hizmetler için yapılan harcamalar) arasında denkliğin sağlanmasıdır. İç ve dış borçlanmadan sağlanan devlet gelirleri ile bütçe denkliğinin sağlanması kabul edilemez. (13)
Atatürk'ün bütçe dengesi üzerinde bu ölçülere varan titizlikle durmasının temel nedeni, Devlet Hazinesi'nin yurt içinde ve yurt dışında güçlü ve güvenilir olmasını zorunlu görmesidir. O'na göre, ekonomik bağımsızlığı sağlamanın başka yolu yoktur.
Bu anlayışla ve Atatürk'ün yakın ilgisi ile yapılan 1924 - 1938 arasındaki 11 bütçenin kesin hesabı denk bağlanmış, 3'ü fazla vermiş, sadece 1'i açıkla (içinde Aşar vergisinin kaldırıldığı 1925 yılı ) kapanmıştır. (14) (EK-1).
Atatürk'ün Maliye Politikası, Devlet Hazinesi'nin yurt içinde ve dışında güçlü olması temel amacını gütmektedir. Ancak, bu amacı gerçekleştirirken vergilerin, halk için işkenceye dönüşmesi önlenmelidir. Bunun için, vergi artışlarının halkın gelir düzeyi artışları ile oranlı olması sağlanmalıdır. Çağdaş Maliye Politikası'rıın temel amacı olarak gösterilen bu ilke, Atatürk'ün konu ile ilgili bütün konuşmalarında açık ve seçik olarak ortaya çıkmaktadır. Nitekim, Atatürk döneminde halka ağır gelen ve sosyal zararları çok olan bütün vergi, resim ve harçlar kaldırılmış; onlar yerine halkın gelir düzeyine göre ayarlanabilen vergiler getirilmiştir.
Çağdaş Maliye Politikalarının, amaçları arasında, şimdi açık ve seçik olarak ortaya konmuş olan, vergilerin ekonomik etkilerinin üretimi azaltmasının önlenmesi ilkesi de Kemalist Maliye Politikasının temellerinden birldir. O'nun yönetiminde ekonomi ve özellikle üretim üzerindeki etkileri olumsuz olan hemen bütün vergi, resim ve harçlar da kaldırılmıştır. (15)
ATATÜRK'ÜN PARA POLİTİKASI
Atatürk'ün para politikasının temel amacı, devlet harcamaları ile kaynaklar arasında sürekli bir dengenin korunması suretiyle enflasyonun önlenmesidir.
Atatürk'ün enflasyon karşısındaki tutumunu en iyi ifade eden İsmet İnönü'nün şu sözlerinin burada tekrarlanmasında yarar vardır ;
''Hükümet olarak yılda iki kez ödeme yapamayacak duruma düştüğümüz olurdu. Gider konuşurdum. Birkaç milyon liralık emisyonun bizi ferahlatacağını anlatmaya çalışırdım. Bir defa bile ''evet" dedirtemedim.'' (16)
O'na göre çok muhtaç durumda bulunan halkın refahını artırmak için yatırımları hızlandırmak gerekliydi. Ancak, yatırımları hızlandırmak amacıyla, devletin sağlıklı yollardan sağladığı gelirlerden fazla harcama yapması önlenmeliydi. Bunu önleyebilmek için ,bütçe fazlası, devlet tekelleri ile işletmelerinin gelir fazlaları ile iç ve dış borçlanmadan sağlanan fonlar tutarından fazla yatırım harcaması yapılmamalıydı ve T.C. Merkez Bankası'nın emisyonu artırması (yani para basması) yolundan sağlanan kaynaklarla yatırım yapılması kesinlikle engellenmeliydi. Atatürk döneminin kaynak ve harcama rakamları ile ilgili olarak elde edilebilen bilgiler, bu ilkenin de eksiksiz uygulandığını göstermektedir. Nitekim O'nun yönetimindeki 15 yılda ortalama yıllık % 4-6 oranında reel büyüme hızı (Ek-6) elde edildiği halde enflasyon yoktur. 1929'da çeşitli nedenlerle ortaya çıkan dengesizlik, alınan tedbirlerle, 1930 yılı sonunda giderilmiştir. Türkiye'nin ilk "istikrar programı" olan 1929 istikrar programı ile devlet harcamalarının kısılması ve gelirlerinin arttırılması, yabancı ülkeler borsalarında, Türk lirası değerinin desteklenmesi yolundan O'nun deyimi ile "Millî Para Buhranı", 1930 yılı sonuna kadar kontrol altına alınmıştır, (Ek-3),
Atatürk, enflasyonun en önemli nedeni olarak T. C. Merkez Bankası'nın emisyonu arttırmasını (yani para, basmasını) görmektedir. En önemli yurt ihtiyaçları için olsa bile T. C. Merkez Bankası'ndan finansman yapılmasına, kesin olarak karşı çıkmasının temel nedeni budur. O'nun enflasyona karşı bu kesin tutumu sayesinde 1919'da Osmanlı İmparatorluğu'ndan 158 milyon TL. olarak devralınan banknot hacmi, 20 yılda (1938'e kadar) ancak % 20 oranında artmış ve 194 milyon TL'sına yükselmiştir. (Ek 2) yaklaşık % 1 oranında bir yıllık artışı ifade eden bu banknot artışı, ekonominin % 4-6 düzeyinde bir ortalama reel büyüme hızına ulaştığı bir dönemde, aslında, deflasyonist bir para politikasını ifade etmektedir.
O'na göre paranın iç değeri ile dış değeri arasında çok yakın bir ilişki vardır. Ülkede enflasyonu önlemenin temel gerekçelerinden biri de yurtdışında Türk Lirası'nın ve Hazine'nin itibarını, gücünü korumaktır. (17)
Ancak Yeni Türk Devleti Hazinesi'nin ve Türk Lirası'nın dış pazardaki gücünü ve itibarını yükseltmek kolay olmamış, "Düyun'u Umumiye'' taksitlerinin yükü ve Lozan Antlaşması'nın 1929'a kadar gümrükleri sınırlayan hükümleri Türk Lirası'nın dış değerini 1929'a kadar düşürmüş, 1929'da bu gidiş bir "Millî Para Buhranı" biçimine dönüşmüş, yani düşüş hızlanmıştır. Ancak 1929'u izleyen yıllarda alınan önlemlerle; Türk Lirası'nın İngiliz Sterling'i karşısındaki değeri 1921'de ortalama 605 kuruş iken, 1930'da 1032 kuruşa kadar düşmüş, ama 1938'de yeniden 616 kuruş düzeyine yükseltilmiştir. (Ek-2) Bu başarıda Atatürk'ün enflasyon karşısındaki tutumunun, (18) yukarda özellikleri açıklanan Maliye Politikası'nın ve aşağıda özellikleri açıklanacak "Dış Ekonomik İlişkiler Politikası" 'nın önemli etkileri vardır. Bütün bu yıllarda alınan temel ekonomik kararlarda Atatürk'ün bazı hallerde ince ayrıntılara inen müdahaleleri vardır. (Ek 2 ve 5)
Atatürk, Türk Para Piyasası'nın Türkler'in yönetiminde ve Türkler'in elinde olmasını istemiş ve ekonomiyi bu amaca ulaştırmıştır. 1930'da T.C. Merkez Bankası'nı kurarken danıştığı Dünya'nın iki ünlü Merkez Bankacısının (Almanya'yı korkunç "Weimar Enflasyonu"ndan kurtaran ve bu hizmeti nedeniyle "Mali Sihirbaz" ünvanı verilen zamanın Alman Merkez Bankası Başkanı Dr. Hjalmar Schacht ve yardımcısı Karl Müller'in) olumsuz görüşlerine rağmen Türk Emisyon Bankasını kurmuştur. (19) Bu iki ünlü Merkez Bankası uzmanı ülkemizde belirli bazı iktisadî ve mali tedbirler alınarak para istikrarının sağlanması güven altına alınmadan bir emisyon bankası'nın kurulmasını "mevsimsiz" bulmuşlardır. (20) 1930'da verilen bu raporlara göre, T.C. Merkez Bankası, gelecek 5 yılda, tedavüldeki banknotların % 30'u oranında altın, % 10'u oranında döviz mevcutları, devlet bütçesi ve dış ödemeler dengesi sağlandıktan ve ekonomi, bu mevcut ve dengeleri zaman içinde koruyacak kadar güçlendirildikten sonra kurulabilir. Bu şartlar yerine getirilmeden kurulabilecek bir Merkez Bankası, ülkede para istikrarını bozabilir ve bunun çok olumsuz sonuçları olacaktır.
Millî Para'nın Türkler'in yönetimine geçmesini isteyen Atatürk, 1930'da T.C. Merkez Bankası'nı kurmuş, bankanın hisselerini de Türk Bankaları ile devlet memurlarına dağıtmıştır. Ancak 1930'dan sonra yabancı uzmanların önerilerine uygun olarak 1931'de 6127 kilo olan, T.C. Merkez Bankası âltın mevcudunu, 1938'de 26190 kiloya ulaştırmış, Düyun-u Umumiye Borçlarının, 1933'te yapılan anlaşmaya uygun olarak ödenmesini sürdürmüş, ödemeler dengesi ile devlet bütçesi dengesini kurarak korunmasını sağlamış ve fiyat istikrarının bozmasını da kesin kararlarla önlemiştir. (21)
Atatürk'ün görüşüne göre, Türk Bankacılığı da Türk'lerin yönetiminde ve mülkiyetinde olmalıdır. O, yabancı bankaların Türkiye'de çalışmalarına karşı değildir. Ancak, Türk mevduatanın büyük çoğunluğunun yabancı bankalar elinde olmasını da uygun görmemektedir. O'na göre 1920'de % 68'i yabancı kaynaklar elinde bulunan mevduatın ancak % 32'sinin Milli Bankalar elinde bulunması uygun değildir.
Atatürk'ün Türk Bankacılığı'nı millileştirme karar ve düşüncesinin bir sonucu olarak, 1924'te kendi kurduğu T. İş Bankası da dahil olmak üzere Millî Bankalarımız, 1937'de Mevduat'ın % 81'ini elde edebilmişler, âynı yılda yabancı bankaların payının % 18'a inmesi sağlanabilmiştir. (Ek : 4) 1920-1937 yılları arasındaki dönemde 6 katına yükselmiş bankalardaki mevduat toplamı, Atatürk'ün tasarrufu teşvik yönündeki önderliğinin bir sonucu olarak, bu dönemdeki kalkınmanın finansmanında da önemli katkıda bulunmuştur.
O'na göre, enflasyona gitmeden yatırımların hızlandırılabilmesi için, halkın tasarrufa yöneltilmesi ve halk tasarruflarının büyük yatırımları gerçekleştirebilmek için birleştirilmesini sağlayan bir mali yapımın kurulması gereklidir. Atatürk'ün kararı ile başlatılan "Millî İktisat ve Tasarruf Hamlesi" ve "Yerli Mallar Haftaları" ile T.İş Bankası'nın kurulması, bu amaca yönelik uygulamalar'dır. (22)
ATATÜRK'ÜN DIŞ EKONOMİK İLİŞKİLER POLİTİKASI
Atatürk'ün dış ekonomik ilişkiler politikasının temel amacı, Türk Lirası'nın yabancı pazarlar karşısındaki değerinin düşmesini önlemek ve Türk Hazinesi'nin Uluslararası Pazarlardaki itibarını yükseltmektir. Bu amaca ulaşabilmek için; yukarıda özetlenen maliye ve para politikalarına uygun olarak dış ödemeler dengesi de sağlanmalı, yabancı devletlere karşı girişilen ödeme taahhütleri, gecikmesiz ve eksiksiz yerine getirilmelidir. O'na, göre bu ilke, tam temel koşuludur. (23)
Ödemeler Dengesi'nin temelinde Dış Ticaret Dengesi vardır. Bu denge sağlanmalı ve yatınmları hızlandırabilmek, Hazinenin altın ve döviz mevcutlarını artırabilmek ve Düyun-u Umumiye Borçlarını ödeyebilmek için Dış Ticaret Dengesi'nin "fazla"larla kapanması sağlanabilmelidir. Nitekim 1930-1937 arasındaki dönemde sürekli olarak dış ticaret fazlası sağlanmıştır (Ek 3). O'na göre toplam ithalât ve ihracat arasında denge sağlanması da yeterli değildir; ülkeler itibarile dengeye ulaşmak da, dış ticaret politikasının temel amaçlarından biri olmalıdır. Yabancı Sermaye ve Dış Borçlanmadan sağlanacak kaynaklar, ödemeler dengesinin sağlanması açısından tali önemi olan faktörlerdir. (24)
Bu amaca ulaşmak için halkı yurt içinde yerli mallar tüketimine ve bu tüketimi en düşük düzeyde tutabilmek için tasarruf yapmaya özendirmek zorunluluğu vardır. Böylece, ithalatın azalması ve yerli tüketimden ihracata yöneltilecek mal fazlalarının yaratılması ile birlikte dış ticaret dengesinin elde edilmesinde halkın katkısı sağlanabilecektir. Aynı politikanın uygulanması, yüksek yatınm harcamaları için sağlıklı (enflasyona sebep olmayan) kaynakların yaratılması amacına da yararlı olacaktır. Bunlara ek olarak, yerli tüketime özendirilen halk, bu yerli tüketim mallarının üreticilerinin canlanmasına ve büyümesine yardımcı olacaktır. Ayrıca, bu politikanın tasarrufları arttırdığı ölçüde millî bankacılık sistemi, küçük tasarrufların büyük yatırım sermayelerine dönüşmesini de sağlayabilecektir.
ATATÜRK'ÜN YATIRIM POLİTİKASI
Atatürk'ün yatırım politikasının temel amacı, sağlam kaynaklarla finanse etmek şartıyla, en kısa zamanda ülkenin bütün faaliyet alanlarının ve bütün bölgelerinin kalkındırılmasıdır.
Yukarda özetlenmiş ekonomik kalkınma amaçları ve daha önce açıklanmış bulunan temel stratejilere uygun olarak Atatürk'ün yatırım politikasının temelinde kendi deyimi ile "ılımlı devletçilik" ilkesi vardır. 1930'dan başlayarak her fırsatta tekrarladığı ve her ekonomik girişimde hatırlattığı bu "ılımlı devletçilik" politikası devletin özel kesim işletmelerine denetleyici, yönlendirici ve teşvik edici öncülüğünü öngörmektedir. Buna ek olarak özel kesimdeki girişim, sermaye ve yönetim gücü eksiklikleri nedeniyle halkın ve kişilerin yapamadıkları ve işletme yönetemedikleri iş dalları ve bölgelerde bu öncülük işlevi, devletin doğrudan yatırım yapmasını ve yatırımla doğan işletmeyi doğrudan yönetmesini de kapsamına almaktadır. Ekonomiye temel mal ve hizmetlerin sağlanması için yukarda belirlenen stratejik önceliklere göre yapılacak alt yapı yatırımlarında devletin doğrudan işletme yönetmesi, olağan ve sürekli olabilir. Ancak, ekonomide temel mal ve hizmetlerden başka tüketim mal ve hizmetlerine duyulan halk ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla, özel kesim işletmelerinin türlü nedenlerle geliştirmediği alan ve bölgelerde üst yapı yatırımlarının doğrudan devletce yapılması ve yönetilmesi de ekonomik kalkınma amaçları için gerekli bulunacaktır. Bu tür üst-yapı mal ve hizmetleri üreten ve satan devlet işletmelerinin, piyasa ekonomisinin kurallarına göre kurulması, işletilmesi ve yönetilmesi gereklidir. (25)
Üst yapı alanında çalışan devlet işletmelerinin özel kesim işletmeleri ile kıyasıya bir rekabete girişmesi söz konusu olamaz. Bu alanlarda devletin görevi, öncülük yapmakla sınırlı olmalıdır ve hükümetlerin en önemli sorumluluk , özel kesim işletmeleri ile devlet işletmeleri arasında gelişebilecek yıkıcı bir verimsiz rekabetin gelişmesini önlemek olmalıdır. Kemalist Ekonomik Kalkınma modelinin bu özelliği, onu zamanın kalkınma modellerinden ayırmaktadır.
Bu amaca ulaşabilmek için, devletin üst-yapı mal ve hizmetleri üreten kuruluşlarının geliştikçe halka devredilmesini sağlayacak bir yöntemin uygulanması gereklidir. Devletin tüketim malı üreten üst yapı işletmelerinin çalıştığı alanlar geliştikçe bu alanlarda, halk sermayeleri biriktikçe bu alanlarda işletmeleri yönetecek yönetim yetenekleri geliştikçe, bu işletmelerin hisseleri halka, satılmalıdır. Bu hisse satışından sonra da işletmelerdeki devlet yönetimi bir süre daha sürdürülebilir; ancak, devlet bu işletmelerin tümüyle satışlarından elde edilecek fonları, gelişmemiş diğer alanlarda, ve bölgelerde yeni devlet yatırımlarının yapılması için kullanmalıdır.
Dört dengeli Kemalist Ekonomik Kalkınma Modeli'nin, en önemli dengelerinden biri, daha önce de belirtildiği gibi bu Devlet İşletmesi - Özel İşletme dengesidir. Ticarî-Sınaî türden devlet işletmelerini sonsuzlaştırmak, sonunda bütün ekonomiyi devletin elinde toplayacağı için Kemalizmin temel stratejisine uygun değildir. Devletin hiç üst-yapı yatırımı yapmaması da, ekonomik kalkınmanın sonuçlarını halka ulaştımayı geciktireceği için sakıncalıdır. Bu yüzden, bu alanda devlet-özel işletme dengesinin korunması zorurıludur.
SONUÇ
Atatürk'ün Ekonomik Kalkınma Modelinin temelinde yukarıda açıklanan dörtlü bir denge görüşü vardır. Bu dengeler, Devlet Bütçesi Dengesi, Kaynak-Harcamalar Dengesi, Dış Ödemeler Dengesi, Devlet İşletmesi-Özel İşletme Dengesi biçiminde özetlenebilir.
Ülkemize yaşanmış olan yüksek enflasyon, döviz darboğazı, işsizlik, şiddetli doktriner akımlar ve hattâ sosyal huzursuzluklar, hep bu dengelerden uzaklaşmamızın sonucunda ortaya çıkmıştır. Cumhuriyetin O'nun yönetimindeki 15 yıllık Atatürk Dönemi, ekonominin en istikrarlı hızı gelişme dönemidir.
Kemalist Ekonomik Kalkınma Modeli'nin özelliklerini Dünya'ya anlatabildiğimiz ölçüde, Dünya'nın bütün "mazlum milletleri" de O'na şükran duyacaktır.
ATATÜRK'ÜN EKONOMİK KALKINMA POLİTİKASININ TEMEL KAVRAMLARI.
Atatürk'ün ekonomi alanında kendinden önce öne sürülmüş ekonomik sistemlerle ilgili ideolojilerden hangisini benimsediği konusunda çok tartışma yapılmıştır. Oysa Atatürk'ü sağ veya sol ekonomik ideolojilere kapılmış ya da onları benimsemiş bir lider olarak göstermek, O'nun anısına yapılmış büyük haksızlıklardan biri olsa gerektir. O, kendi ekonomik ideolojisini zaman içinde oluşturmuş ve onu yıllarca uygulamıştır.
Bu ekonomik kalkınma modeli, sosyalist bir model değildir; kapitalist bir model de değildir; O'nun ifadesi ile "ferdiyetçi" değildir; "bolşevik" değildir. "İhtilalci sendikalist" değildir. (2) Araştırmalarımız bu kalkınma modelinin, günümüzdeki deyimlerle "demokratik düzen içinde dengeli ve hızlı bir plânlı karma ekonomi kalkınma modeli" olduğunu göstermektedir. Kendine has özellikleri ve diğerlerinden önemli farkları olan bu modeli "Kemalist Ekonomik Kalkınma Modeli" olarak adlandırıyor ve burada onun temel özelliklerini açıklamak istiyoruz.
Çağdaş anlamda bir "model" in bütün unsurlarını taşıyan Atatürk'ün ekonomi politikasının, belirli ve ölçülebilir amaçları vardır; bu amaçlara uygun araçlar vardır; araçların topluca amaçlara yöneltilmesini sağlayan bir sistem yaklaşımı vardır; ekonomik sistemin bütün alt-sistemlerle belirlenebilen ve ölçülebilen sonuçları vardır; ve bu sonuçların amaçlarla karşılaştırılmasından sonra ulaşılacak yargılara göre düzeltilmesini sağlayacak bir geri-besleme düzeni vardır. Bu özellikleri olan ekonomik kalkınma politikası ile Atatürk, askerî stratejide uyguladığı o eksiksiz "sistem yaklşımını", amaçladığı toplumsal kalkınma sisteminin bir alt sistemi olan ekonomiye de uygulamıştır.
Atatürk'ün ekonomik kalkınma amacına ulaşmak için benimseyip uyguladığı bu sistem yaklaşımının en, özlü ifadesi yine kendisine aittir :
''Şimdi arkadaşla, ekonomi hayatımızı gözden geçireğim. Derhal bildirmeliyim ki ben ekonomik hayat denince, ziraat, ticaret, sanayi faaliyetlerini ve bütün nafıa (bayındırlık) işlerini, birbirinden ayrı düşünülmesi doğru olmayan bir kül (bütün) sayarım. Bu vesile ile şunu da hatırlatayım ki, bir millete müstakil (bağımsız) hüviyet ve kıymet veren siyasi varlık makinasında, devlet fikir ve ekonomi hayat mekanizmaları, birbirlerine bağlı ve birbirlerine tâbîdirler. O kadar ki, bu cihazları birbirine uyarak aynı ahenkte çalıştırılmazsa, hükümet makinasının motris (önde gelen, sürükleyici) kuvveti israf edilmiş olur; ondan beklenen tam verim elde edilemez. Onun içindir ki, bir milletin kültür seviyesi üç sahada, devlet, fikir ve ekonomi sahalarındaki faaliyet ve başarıları neticelerinin hasılası ile ölçülür". (3)
KEMALİST EKONOMİK MODELİNİN AMAÇLARI
Atatürk'ün söz ve eylemlerinden çıkarabildiğimize göre kalkınma modelinin temel amaçları şöyle özetlenebilir :
1.Tam istihdamın,
2.Hızlı ve dengeli sermaye birikiminin,
3.Dış ödemeler dengesinin,
4.Dengeli gelir dağılımının,
5.Enflasyonsuz yüksek bir büyüme hızının,
6.Dengeli bir bölgesel kalkınmanın,
7.Özel girişim işletmelerini geliştirmenin,
8.Hızlı teknolojik gelişmenin, sağlanması, (4)
Kemalist Kalkınma Modelinin Stratejileri de şöyledir :
1. Kişisel girişim gücü korunmalı ve desteklenmelidir.
Ekonomik kalkınmanın temelinde kendi deyimiyle, ''ferdî teşebbüs ve menfaatin bulunması'' doğaldır ve bunun böylece kabul edilmesi, demokratik rejimin temel koşulu ve kalkınmayı hızlandırmanın en etkin yoludur. (5)
2. Devlet, özel girişim alanını izlemeli, denetlemeli ve temel ekonomik amaçlara yöneltmek için teşvik etmelidir.
Devletin bu denetim ve yöneltmeyi etkinleştirebilmesi için, ekonomik faaliyete, doğrudan yatırımlar yaparak katılması ve özel girişimcilere öncülük etmesi gerekir, Ancak, devletin bu tür faaliyetlerinin, kişisel girişim gücünü engelleme noktasına, getirilmesi önlenmelidir. (6)
3. Kişisel girişimin engellenmesini önlemek için Devletin doğrudan yatırımlarına ve devlet işletmesinin ekonomi içindeki rol ve önemine sınırlar çizilmesi çok önemlidir.
Bu sınırlar, ekonomik hayatın dinamizmi içinde katı ve değişmez olamaz. Hükümetlerin temel görevlerinden biri, zaman içinde bu sınırları sık sık gözden geçirerek yeniden saptamak olmalıdır. Hükümetler, bu görevi aksattıkları takdirde "Ilımlı Devletçilik Politikası", katı ve derimsiz bir "Devlet Kapitalizmi" ne dönüşecek ve ideolojik biçimler alacaktır. Bu tehlikeden kaçınabilmek için Hükümetler, devletin girişimde bulunduğu alan ve bölgeler geliştikçe, bu alan ve bölgelerde halk girişimcileri ve yöneticileri yetiştikçe, işletmelerdeki devlet mülkiyetinin halkla devredilmesini sağlamalıdır. Bu suretle halktan sağlanacak fonlarla, gelişmemiş alan ve bölgelerde yeni devlet yatırımları yapılmalıdır. Diğer deyişle, belirli işletmelerdeki devlet mülkiyeti geçici, ama "Devletçilik" sistemi kalıcı olmalıdır. (7)
4. Devlet yatırım ve işletmeleri için en uygun alanlar, alt-yapı yatırımlarıdır ve bu tür yatırımlar, devlet için en yüksek önceliğe sahip olmalıdır.
5. Devletin yatırım harcamaları yapılırken, devletin temel işlevleri ile ilgili öncelikler unutulmamalıdır.
Devletin harcamaları politikasının temelini oluşturan bu harcama öncelikleri, Atatürk tarafından yazılmış olan "Vatandaş için Medenî Bilgiler" kitabında şöyle sıralanmıştır :
1) Ülkede asayiş ve huzurun sağlanması,
2) Ulusal savunma ve Dış İşleri,
3) Ulaştırma,
4) Millî Eğitim,
5) Sağlık,
6) Sosyal Güvenlik,
7) Ziraat, ticaret, zanaate ait iktisadî işler. (8)
Görüldüğü gibi Atatürk'ün iktisadî politikasında, "İktisadî işler" devlet işlevlerinin görülmesi açısından son sırada bulunmaktadır. Bu öncelik sırasının doğal sonucu olarak devlet harcamaları, önce devletin temel işlevlerinin gerçekleştirilmesi ve ulaştırma, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi alt-yapı yatırım ve hizmetlerinin gerçekleştirilmesi için yapılacak, daha sonra devlet hazinesinin harcama imkânı kalırsa iktisadî işlere harcama yapılacaktır. Devletin iktisadî işlere harcama yapabilmesi için ancak devlet bütçesi fazlalarından, devlet tekellerinin ve işletmelerinin yarattığı fonlardan ve iç ve dış borçlanmadan elde edilen harcama imkânlarından yararlanılmalıdır. Atatürk'ün çok önemli olan bu stratejisinin uygulama biçimlerinden oluşan "bütçe politikası", "maliye politikası", "para politikası", "yatırım politikası" gibi politikalar incelenirken bu konu yeniden ele alınacaktır.
6. İktisadî işler için yukarda sayılan sağlıklı kaynaklardan elde edilen fonlar da bir öncelik sırasıyla harcanmalıdır.
Bu öncelikler de şöyle sıralanmalıdır :
1) Bayındırlık,
2) Tarım ve öncelikle sulama projeleri,
3) Tanmsal endüstri,
4) Ağır sanayi,
5) Hafif sanayi, ticaret, hizmetler.
Bu öncelik sırası, halkın kendi gücüyle yapabileceği yatırımlar ile ticaret ve hizmetler alanlarına devletin fazla yatırım yapmasının gerekli olmadığını, ifade etmektedir. (9)
7. Ekonomik klakınmanın sonuçları, toplumdaki bütün kişi, grup, zümre, ya da sınıflara eşit dağıtılmalıdır.
Atatürk'ün ekonomik kalkınma stratejisinde toplumun türlü kesim ve sınıfları arasında çatışma ve zıtlaşmaların önlenmesi amacı önemli bir yer almıştır. Bu konudaki sözleri şöyledir :
''…..Bizim nazerımızda çiftçi, çoban, amele, tüccar, saaatkâr, doktor, velhasıl herhangibir içtimaî (sosyal) müessesede (kurumda) faal bir vatandaşın hak, menfaat ve hürriyeti müsavidir (eşittir). (10)
8. Ekonomi, pazar ekonomisinin kurallarına, göre işletmeli; pazarları denetlerken, yönlendirirken ve doğrudan endüstri ve ticaret işletmeleri kurup işletirken Devlet, pazar ekonomisinin kurallarına uymalıdır (11).
KEMALİST EK0NOMiK KALKINMA MODELİNİN TEMEL POLİTİKALARI
Yukarıda listesi verilen amaçlara, yine yukardaki stratejilerle ulaşabilmek için, hızlı, dengeli ve plânlı bir ekonomik kalkınma modelinin uygulamaya konması gerekmiştir. Bu tür bir ekonomik kalkınmanın uygulama araçlarından olan özel gieişim işletmeleri ile devlet işletme ve faaliyetlerinin tümü, ortak bir strateji çerçevesinde ekonomik kalkınmaya yöneltilmelidir. Atatürk'ün tayin ettiği ekonomi politikaları, böyle bir temel anlayıştan kaynaklanmıştır. Kuşkusuz Atatürk, bu politikaları, bizim şimdi böyle bütün yönleri ile yazdığımız bir tek bir metinde ve ayrıntıları ile ortaya koymamıştır. Ancak, 1922 -1938 arasında ekonomik politikalarla, ilgili söylev ve demeçleri uygulamaları ve davranış biçimleri üst üste konup incelendiğinde, insana hayranlık veren bir sistem yaklaşımı içinde, bütün politikaları çelişmez biçimde yan yana gelmekte ve ikinci Dünya Savaşı sonrasında "mazlum milletler" için ortaya konan "Kalkınma Ekonomisi" politikalarına benzer olgunlukta bir kalkınma modeli ortaya çıkmaktadır. Şimdiye kadar bu üst üste koymanın yapılmamış olması, milletimize ve diğer "mazlum milletler"e çok zaman kaybettirmiştir. Aşağıda Atatürk'ün bu temel ekonomik politikalarının temel özellikleri açıklanacaktır :
ATATÜRK'ÜN MALİYE POLİTİKASI
Yukardaki ekanomik kalkınma amaçlarına ve temel stratejilere uygun olarak Atatürk'ün maliye politikasının temel amacı, halka işkence etmeden devlet bütçesi dengesinin sağlanmasıdır. Hatâ, kurduğu yeni Türk Devletinin hızla kalkınması gerektiği için, devlet bütçelerinin, yatırımlara tahsis edilmek üzere bütçe fazlaları vermesi de sağlanmalıdır. (12) Ancak, Atatürk'ün maliye politikası'nda devlet bütçesinin açık vermesi, kesinlikle yasaktır. Bütçeler, yıl başlarında denk olarak hazırlanmalı, kesin hesaplar da denk olarak kapatılmalıdır. Yıl içinde ek ödeneklerle bütçe denkliğinin bozulmasına izin verilmemelidir. Denklik'ten anlaşılan devletin normal gelirleri (vergi gelirleri ve vergi dışı normal gelirler) ile normal devlet harcamaları (yukarda önceliklere uygun olarak tesbit edilecek devletin temel işlevleri ile ilgili hizmetler için yapılan harcamalar) arasında denkliğin sağlanmasıdır. İç ve dış borçlanmadan sağlanan devlet gelirleri ile bütçe denkliğinin sağlanması kabul edilemez. (13)
Atatürk'ün bütçe dengesi üzerinde bu ölçülere varan titizlikle durmasının temel nedeni, Devlet Hazinesi'nin yurt içinde ve yurt dışında güçlü ve güvenilir olmasını zorunlu görmesidir. O'na göre, ekonomik bağımsızlığı sağlamanın başka yolu yoktur.
Bu anlayışla ve Atatürk'ün yakın ilgisi ile yapılan 1924 - 1938 arasındaki 11 bütçenin kesin hesabı denk bağlanmış, 3'ü fazla vermiş, sadece 1'i açıkla (içinde Aşar vergisinin kaldırıldığı 1925 yılı ) kapanmıştır. (14) (EK-1).
Atatürk'ün Maliye Politikası, Devlet Hazinesi'nin yurt içinde ve dışında güçlü olması temel amacını gütmektedir. Ancak, bu amacı gerçekleştirirken vergilerin, halk için işkenceye dönüşmesi önlenmelidir. Bunun için, vergi artışlarının halkın gelir düzeyi artışları ile oranlı olması sağlanmalıdır. Çağdaş Maliye Politikası'rıın temel amacı olarak gösterilen bu ilke, Atatürk'ün konu ile ilgili bütün konuşmalarında açık ve seçik olarak ortaya çıkmaktadır. Nitekim, Atatürk döneminde halka ağır gelen ve sosyal zararları çok olan bütün vergi, resim ve harçlar kaldırılmış; onlar yerine halkın gelir düzeyine göre ayarlanabilen vergiler getirilmiştir.
Çağdaş Maliye Politikalarının, amaçları arasında, şimdi açık ve seçik olarak ortaya konmuş olan, vergilerin ekonomik etkilerinin üretimi azaltmasının önlenmesi ilkesi de Kemalist Maliye Politikasının temellerinden birldir. O'nun yönetiminde ekonomi ve özellikle üretim üzerindeki etkileri olumsuz olan hemen bütün vergi, resim ve harçlar da kaldırılmıştır. (15)
ATATÜRK'ÜN PARA POLİTİKASI
Atatürk'ün para politikasının temel amacı, devlet harcamaları ile kaynaklar arasında sürekli bir dengenin korunması suretiyle enflasyonun önlenmesidir.
Atatürk'ün enflasyon karşısındaki tutumunu en iyi ifade eden İsmet İnönü'nün şu sözlerinin burada tekrarlanmasında yarar vardır ;
''Hükümet olarak yılda iki kez ödeme yapamayacak duruma düştüğümüz olurdu. Gider konuşurdum. Birkaç milyon liralık emisyonun bizi ferahlatacağını anlatmaya çalışırdım. Bir defa bile ''evet" dedirtemedim.'' (16)
O'na göre çok muhtaç durumda bulunan halkın refahını artırmak için yatırımları hızlandırmak gerekliydi. Ancak, yatırımları hızlandırmak amacıyla, devletin sağlıklı yollardan sağladığı gelirlerden fazla harcama yapması önlenmeliydi. Bunu önleyebilmek için ,bütçe fazlası, devlet tekelleri ile işletmelerinin gelir fazlaları ile iç ve dış borçlanmadan sağlanan fonlar tutarından fazla yatırım harcaması yapılmamalıydı ve T.C. Merkez Bankası'nın emisyonu artırması (yani para basması) yolundan sağlanan kaynaklarla yatırım yapılması kesinlikle engellenmeliydi. Atatürk döneminin kaynak ve harcama rakamları ile ilgili olarak elde edilebilen bilgiler, bu ilkenin de eksiksiz uygulandığını göstermektedir. Nitekim O'nun yönetimindeki 15 yılda ortalama yıllık % 4-6 oranında reel büyüme hızı (Ek-6) elde edildiği halde enflasyon yoktur. 1929'da çeşitli nedenlerle ortaya çıkan dengesizlik, alınan tedbirlerle, 1930 yılı sonunda giderilmiştir. Türkiye'nin ilk "istikrar programı" olan 1929 istikrar programı ile devlet harcamalarının kısılması ve gelirlerinin arttırılması, yabancı ülkeler borsalarında, Türk lirası değerinin desteklenmesi yolundan O'nun deyimi ile "Millî Para Buhranı", 1930 yılı sonuna kadar kontrol altına alınmıştır, (Ek-3),
Atatürk, enflasyonun en önemli nedeni olarak T. C. Merkez Bankası'nın emisyonu arttırmasını (yani para, basmasını) görmektedir. En önemli yurt ihtiyaçları için olsa bile T. C. Merkez Bankası'ndan finansman yapılmasına, kesin olarak karşı çıkmasının temel nedeni budur. O'nun enflasyona karşı bu kesin tutumu sayesinde 1919'da Osmanlı İmparatorluğu'ndan 158 milyon TL. olarak devralınan banknot hacmi, 20 yılda (1938'e kadar) ancak % 20 oranında artmış ve 194 milyon TL'sına yükselmiştir. (Ek 2) yaklaşık % 1 oranında bir yıllık artışı ifade eden bu banknot artışı, ekonominin % 4-6 düzeyinde bir ortalama reel büyüme hızına ulaştığı bir dönemde, aslında, deflasyonist bir para politikasını ifade etmektedir.
O'na göre paranın iç değeri ile dış değeri arasında çok yakın bir ilişki vardır. Ülkede enflasyonu önlemenin temel gerekçelerinden biri de yurtdışında Türk Lirası'nın ve Hazine'nin itibarını, gücünü korumaktır. (17)
Ancak Yeni Türk Devleti Hazinesi'nin ve Türk Lirası'nın dış pazardaki gücünü ve itibarını yükseltmek kolay olmamış, "Düyun'u Umumiye'' taksitlerinin yükü ve Lozan Antlaşması'nın 1929'a kadar gümrükleri sınırlayan hükümleri Türk Lirası'nın dış değerini 1929'a kadar düşürmüş, 1929'da bu gidiş bir "Millî Para Buhranı" biçimine dönüşmüş, yani düşüş hızlanmıştır. Ancak 1929'u izleyen yıllarda alınan önlemlerle; Türk Lirası'nın İngiliz Sterling'i karşısındaki değeri 1921'de ortalama 605 kuruş iken, 1930'da 1032 kuruşa kadar düşmüş, ama 1938'de yeniden 616 kuruş düzeyine yükseltilmiştir. (Ek-2) Bu başarıda Atatürk'ün enflasyon karşısındaki tutumunun, (18) yukarda özellikleri açıklanan Maliye Politikası'nın ve aşağıda özellikleri açıklanacak "Dış Ekonomik İlişkiler Politikası" 'nın önemli etkileri vardır. Bütün bu yıllarda alınan temel ekonomik kararlarda Atatürk'ün bazı hallerde ince ayrıntılara inen müdahaleleri vardır. (Ek 2 ve 5)
Atatürk, Türk Para Piyasası'nın Türkler'in yönetiminde ve Türkler'in elinde olmasını istemiş ve ekonomiyi bu amaca ulaştırmıştır. 1930'da T.C. Merkez Bankası'nı kurarken danıştığı Dünya'nın iki ünlü Merkez Bankacısının (Almanya'yı korkunç "Weimar Enflasyonu"ndan kurtaran ve bu hizmeti nedeniyle "Mali Sihirbaz" ünvanı verilen zamanın Alman Merkez Bankası Başkanı Dr. Hjalmar Schacht ve yardımcısı Karl Müller'in) olumsuz görüşlerine rağmen Türk Emisyon Bankasını kurmuştur. (19) Bu iki ünlü Merkez Bankası uzmanı ülkemizde belirli bazı iktisadî ve mali tedbirler alınarak para istikrarının sağlanması güven altına alınmadan bir emisyon bankası'nın kurulmasını "mevsimsiz" bulmuşlardır. (20) 1930'da verilen bu raporlara göre, T.C. Merkez Bankası, gelecek 5 yılda, tedavüldeki banknotların % 30'u oranında altın, % 10'u oranında döviz mevcutları, devlet bütçesi ve dış ödemeler dengesi sağlandıktan ve ekonomi, bu mevcut ve dengeleri zaman içinde koruyacak kadar güçlendirildikten sonra kurulabilir. Bu şartlar yerine getirilmeden kurulabilecek bir Merkez Bankası, ülkede para istikrarını bozabilir ve bunun çok olumsuz sonuçları olacaktır.
Millî Para'nın Türkler'in yönetimine geçmesini isteyen Atatürk, 1930'da T.C. Merkez Bankası'nı kurmuş, bankanın hisselerini de Türk Bankaları ile devlet memurlarına dağıtmıştır. Ancak 1930'dan sonra yabancı uzmanların önerilerine uygun olarak 1931'de 6127 kilo olan, T.C. Merkez Bankası âltın mevcudunu, 1938'de 26190 kiloya ulaştırmış, Düyun-u Umumiye Borçlarının, 1933'te yapılan anlaşmaya uygun olarak ödenmesini sürdürmüş, ödemeler dengesi ile devlet bütçesi dengesini kurarak korunmasını sağlamış ve fiyat istikrarının bozmasını da kesin kararlarla önlemiştir. (21)
Atatürk'ün görüşüne göre, Türk Bankacılığı da Türk'lerin yönetiminde ve mülkiyetinde olmalıdır. O, yabancı bankaların Türkiye'de çalışmalarına karşı değildir. Ancak, Türk mevduatanın büyük çoğunluğunun yabancı bankalar elinde olmasını da uygun görmemektedir. O'na göre 1920'de % 68'i yabancı kaynaklar elinde bulunan mevduatın ancak % 32'sinin Milli Bankalar elinde bulunması uygun değildir.
Atatürk'ün Türk Bankacılığı'nı millileştirme karar ve düşüncesinin bir sonucu olarak, 1924'te kendi kurduğu T. İş Bankası da dahil olmak üzere Millî Bankalarımız, 1937'de Mevduat'ın % 81'ini elde edebilmişler, âynı yılda yabancı bankaların payının % 18'a inmesi sağlanabilmiştir. (Ek : 4) 1920-1937 yılları arasındaki dönemde 6 katına yükselmiş bankalardaki mevduat toplamı, Atatürk'ün tasarrufu teşvik yönündeki önderliğinin bir sonucu olarak, bu dönemdeki kalkınmanın finansmanında da önemli katkıda bulunmuştur.
O'na göre, enflasyona gitmeden yatırımların hızlandırılabilmesi için, halkın tasarrufa yöneltilmesi ve halk tasarruflarının büyük yatırımları gerçekleştirebilmek için birleştirilmesini sağlayan bir mali yapımın kurulması gereklidir. Atatürk'ün kararı ile başlatılan "Millî İktisat ve Tasarruf Hamlesi" ve "Yerli Mallar Haftaları" ile T.İş Bankası'nın kurulması, bu amaca yönelik uygulamalar'dır. (22)
ATATÜRK'ÜN DIŞ EKONOMİK İLİŞKİLER POLİTİKASI
Atatürk'ün dış ekonomik ilişkiler politikasının temel amacı, Türk Lirası'nın yabancı pazarlar karşısındaki değerinin düşmesini önlemek ve Türk Hazinesi'nin Uluslararası Pazarlardaki itibarını yükseltmektir. Bu amaca ulaşabilmek için; yukarıda özetlenen maliye ve para politikalarına uygun olarak dış ödemeler dengesi de sağlanmalı, yabancı devletlere karşı girişilen ödeme taahhütleri, gecikmesiz ve eksiksiz yerine getirilmelidir. O'na, göre bu ilke, tam temel koşuludur. (23)
Ödemeler Dengesi'nin temelinde Dış Ticaret Dengesi vardır. Bu denge sağlanmalı ve yatınmları hızlandırabilmek, Hazinenin altın ve döviz mevcutlarını artırabilmek ve Düyun-u Umumiye Borçlarını ödeyebilmek için Dış Ticaret Dengesi'nin "fazla"larla kapanması sağlanabilmelidir. Nitekim 1930-1937 arasındaki dönemde sürekli olarak dış ticaret fazlası sağlanmıştır (Ek 3). O'na göre toplam ithalât ve ihracat arasında denge sağlanması da yeterli değildir; ülkeler itibarile dengeye ulaşmak da, dış ticaret politikasının temel amaçlarından biri olmalıdır. Yabancı Sermaye ve Dış Borçlanmadan sağlanacak kaynaklar, ödemeler dengesinin sağlanması açısından tali önemi olan faktörlerdir. (24)
Bu amaca ulaşmak için halkı yurt içinde yerli mallar tüketimine ve bu tüketimi en düşük düzeyde tutabilmek için tasarruf yapmaya özendirmek zorunluluğu vardır. Böylece, ithalatın azalması ve yerli tüketimden ihracata yöneltilecek mal fazlalarının yaratılması ile birlikte dış ticaret dengesinin elde edilmesinde halkın katkısı sağlanabilecektir. Aynı politikanın uygulanması, yüksek yatınm harcamaları için sağlıklı (enflasyona sebep olmayan) kaynakların yaratılması amacına da yararlı olacaktır. Bunlara ek olarak, yerli tüketime özendirilen halk, bu yerli tüketim mallarının üreticilerinin canlanmasına ve büyümesine yardımcı olacaktır. Ayrıca, bu politikanın tasarrufları arttırdığı ölçüde millî bankacılık sistemi, küçük tasarrufların büyük yatırım sermayelerine dönüşmesini de sağlayabilecektir.
ATATÜRK'ÜN YATIRIM POLİTİKASI
Atatürk'ün yatırım politikasının temel amacı, sağlam kaynaklarla finanse etmek şartıyla, en kısa zamanda ülkenin bütün faaliyet alanlarının ve bütün bölgelerinin kalkındırılmasıdır.
Yukarda özetlenmiş ekonomik kalkınma amaçları ve daha önce açıklanmış bulunan temel stratejilere uygun olarak Atatürk'ün yatırım politikasının temelinde kendi deyimi ile "ılımlı devletçilik" ilkesi vardır. 1930'dan başlayarak her fırsatta tekrarladığı ve her ekonomik girişimde hatırlattığı bu "ılımlı devletçilik" politikası devletin özel kesim işletmelerine denetleyici, yönlendirici ve teşvik edici öncülüğünü öngörmektedir. Buna ek olarak özel kesimdeki girişim, sermaye ve yönetim gücü eksiklikleri nedeniyle halkın ve kişilerin yapamadıkları ve işletme yönetemedikleri iş dalları ve bölgelerde bu öncülük işlevi, devletin doğrudan yatırım yapmasını ve yatırımla doğan işletmeyi doğrudan yönetmesini de kapsamına almaktadır. Ekonomiye temel mal ve hizmetlerin sağlanması için yukarda belirlenen stratejik önceliklere göre yapılacak alt yapı yatırımlarında devletin doğrudan işletme yönetmesi, olağan ve sürekli olabilir. Ancak, ekonomide temel mal ve hizmetlerden başka tüketim mal ve hizmetlerine duyulan halk ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla, özel kesim işletmelerinin türlü nedenlerle geliştirmediği alan ve bölgelerde üst yapı yatırımlarının doğrudan devletce yapılması ve yönetilmesi de ekonomik kalkınma amaçları için gerekli bulunacaktır. Bu tür üst-yapı mal ve hizmetleri üreten ve satan devlet işletmelerinin, piyasa ekonomisinin kurallarına göre kurulması, işletilmesi ve yönetilmesi gereklidir. (25)
Üst yapı alanında çalışan devlet işletmelerinin özel kesim işletmeleri ile kıyasıya bir rekabete girişmesi söz konusu olamaz. Bu alanlarda devletin görevi, öncülük yapmakla sınırlı olmalıdır ve hükümetlerin en önemli sorumluluk , özel kesim işletmeleri ile devlet işletmeleri arasında gelişebilecek yıkıcı bir verimsiz rekabetin gelişmesini önlemek olmalıdır. Kemalist Ekonomik Kalkınma modelinin bu özelliği, onu zamanın kalkınma modellerinden ayırmaktadır.
Bu amaca ulaşabilmek için, devletin üst-yapı mal ve hizmetleri üreten kuruluşlarının geliştikçe halka devredilmesini sağlayacak bir yöntemin uygulanması gereklidir. Devletin tüketim malı üreten üst yapı işletmelerinin çalıştığı alanlar geliştikçe bu alanlarda, halk sermayeleri biriktikçe bu alanlarda işletmeleri yönetecek yönetim yetenekleri geliştikçe, bu işletmelerin hisseleri halka, satılmalıdır. Bu hisse satışından sonra da işletmelerdeki devlet yönetimi bir süre daha sürdürülebilir; ancak, devlet bu işletmelerin tümüyle satışlarından elde edilecek fonları, gelişmemiş diğer alanlarda, ve bölgelerde yeni devlet yatırımlarının yapılması için kullanmalıdır.
Dört dengeli Kemalist Ekonomik Kalkınma Modeli'nin, en önemli dengelerinden biri, daha önce de belirtildiği gibi bu Devlet İşletmesi - Özel İşletme dengesidir. Ticarî-Sınaî türden devlet işletmelerini sonsuzlaştırmak, sonunda bütün ekonomiyi devletin elinde toplayacağı için Kemalizmin temel stratejisine uygun değildir. Devletin hiç üst-yapı yatırımı yapmaması da, ekonomik kalkınmanın sonuçlarını halka ulaştımayı geciktireceği için sakıncalıdır. Bu yüzden, bu alanda devlet-özel işletme dengesinin korunması zorurıludur.
SONUÇ
Atatürk'ün Ekonomik Kalkınma Modelinin temelinde yukarıda açıklanan dörtlü bir denge görüşü vardır. Bu dengeler, Devlet Bütçesi Dengesi, Kaynak-Harcamalar Dengesi, Dış Ödemeler Dengesi, Devlet İşletmesi-Özel İşletme Dengesi biçiminde özetlenebilir.
Ülkemize yaşanmış olan yüksek enflasyon, döviz darboğazı, işsizlik, şiddetli doktriner akımlar ve hattâ sosyal huzursuzluklar, hep bu dengelerden uzaklaşmamızın sonucunda ortaya çıkmıştır. Cumhuriyetin O'nun yönetimindeki 15 yıllık Atatürk Dönemi, ekonominin en istikrarlı hızı gelişme dönemidir.
Kemalist Ekonomik Kalkınma Modeli'nin özelliklerini Dünya'ya anlatabildiğimiz ölçüde, Dünya'nın bütün "mazlum milletleri" de O'na şükran duyacaktır.
Prof. Dr. Mustafa A. Aysan
İ.Ü. İşletme Fakültesi
23 Ocak 2014 Perşembe
KEMALIST HEYECANA YENIDEN DÖNMELIYIZ - ORHAN ÖZKAYA
Halkimiz, bugün yasamakta oldugu her alandaki cürümüslügü, yok olusu ve tasfiyeyi hak etmemektedir. Bir an önce yapilanlarin ayirdina varilarak, toparlanma kalkinma yoluna girilmeli, kurtulus günlerinin heyecanina yeniden kavusulmalidir. 80 küsur yildir Cumhuriyet´in yikilmasi icin distan ve icten yapilan her türlü saldiri, bugünkü sinir tanimaz düzeye ulasmistir. Sözde demokrasi denilen sermaye sinifi ve feodal agalik sisteminin baslangici, 1964 yili emperyalist sandik demokrasisi oyunu, ülke gündemine, dönemin aymazligi altina girdi. Iktidari ele geciren egemen sinif, diktatörlügünü kurdu ve birakmasi da beklenmezdi. 27 Mayis Ihtilali ile devrimci bir cikis yapilmak, Atatürk Cumhuriyeti´ne geri dönüs cabalariyla feodal yapi kirilarak aydinlanma süreci devam ettirilmek istendi ve bunun icin de dünyanin en iyi anayasasi ortaya kondu... Ancak emperyalist kiskactan, NATO´dan cikilmadigi icin ABD emperyalizminin agina daha korkunc boyutlarda düsüldü. Ne kadar Kemalist, cumhuriyetci, ilerici, devrimci ve solcu varsa, iki ABD darbesiyle tanklar altinda birakildi. Icerde bulunan isbirlikci hainler ve sahte, sözde Atatürkcüler tarafindan bugünkü ilimli Islam altyapisinin dösenmesi saglandi. 12 Eylül fasizmi, 12 Mart´la bitirilemeyen devrimci birikimi, antiemperyalist yapiyi yerle bir etti. Türk Ordusu adina yapildigi dayatilan bu temizlik hareketi, Atatürk´ün kurdugu ve dünyada bir esi benzeri olmayan halk ordusunu yine halkina karsi ABD adina kullandi. Bugün Ordu´nun yeniden kazanmaya calistigi Kemalist onur, antiemperyalist cizgiye dönüs ve halk yakinligi, bütün bu karanlik ortami yirtip atma savasimindan baska bir sey degildir. O nedenle Güneydogu´da emperyalist bölücü etnik teröre karsi halk destegini bütün komuta kademesiyle birlikte aramakta ve almaktadirlar. 12 Mart ve 12 Eylül fasizmi altinda ülkeyi karanligin käbusu altina alan ABD emperyalizmi, bugün düstügü küresel cikmaz ve dünyanin cok kutuplu ortaminda, Türk Ordusu´nun Kemalist cizgiye geri dönüsünün tedirginligiyle, ordumuza amansiz bir kusatma ve saldiriyla, ic hainlerle birlikte cepheden yüklenmektedir.
Bugün yasanan, sivil 12 Eylül iktidarinin sürdürülmesine ABD ve AB olanca gücüyle destek vermekte, icerdeki hainleri de Soros fonlariyla beslemektedir. Ordu, Kemalizm´e dönüsün olumlu izlerini halkiyla birlikte yasamakta ve tüm ic ve dis saldirilari oyuna gelmeden sabirla bozmaktadir. Kuruldugu günden bu yana Cumhuriyet, hicbir dönemde bu kadar caresiz, korumasiz konuma ve devlet de karsi devrimin aginda yorgun düsmemistir. Her türlü yolsuzluk, karanlik ve yabancilara boyun egme, demokrasi adi altinda halka kabul ettirilmeye calisiliyor. Halk, yoksul ve sadaka kültürüyle cok cocuklu, issiz, assiz dilenci toplum haline dönüstürülerek Banglades, Pakistan, Afganistan, Irak ve Afrika halklari düzeyinde dilencilestirilmek isteniyor. Cünkü kralliklar ya da diktatörlükler ancak bu sekilde kurulabilir ve yasayabilir. Ama bu halkin icinden bir Atatürk ciktigi unutuluyor. Iste onun icin önce kamu kurumlarindan O´nun resimleri indirtiliyor, heykellerinin de kaldirilmasi icin bilim adami kilikli kisilerle halkin nabzi yoklaniyor...
Sonuc
Ülkenin dört bir kösesinde "milli" anlayisla kurulmus fabrikalarin, "KIT"lerin, bankalarin, limanlarin, tersanelerin, savunma sanayisinin, Milli Egitimin ve tarim gibi her alandaki heyecanin yeniden baslatilmasi geciktirilmeyecek bir ivedilik kazanmistir. Aksi takdirde Cumhuriyet ve Kemalist heyecani santim santim tüketilen bir toplum yaratilmaya calisilmakta, bu kusatma isbirlikci yönetimlerle adim adim gerceklestirilmektedir. Anayasa Mahkemesi tarafindan laiklige karsi odak durumuna gelmis bir iktidarin demokratik secenegi mutlaka olmalidir. Bir de Deniz Feneri adi verilen uluslararasi yolsuzluklarla ahtapotun kollari Avrupa´ya, dünyaya uzanmakta; icerdeki kollarina ulasilamamakta olup ülke gündemi isgal edilerek emek ve zaman kaybina neden olunmaktadir. Ülke, fenerin karanliginda, yogun bakimda yasamini sürdürmemelidir. Bu, Kemalist ülkeye yakismaz. Halkimiza ve ülkeye yazik olmaktadir. Isler bu anlayisla giderse yikilip yok olacagiz. Deniz Feneri´nin kayaliklarina kafasini carparak dagilmasi gerekenlerin ayakta kalamamasi gerekir. Bu fener, ampulün devre disi kalmasina neden olacak kadar yikici ve patlayicidir. Fenerin karanliginda, yogun bakimda yasamlarini sürdürmeye calisanlarin, ülkenin yazgisina daha fazla hükmetmelerine seyirci kalinmamalidir. Cumhuriyet, etnik ve dinsel bölücülügün kusatmasi altinda bugünkü kadar güc yitirmemistir. Darbe söylemleriyle, ülkenin yazgisina sahip cikan dinamik güclerini saf disina itmeye calismak ve emperyalizmin uyguladigi psikolojik savasa destek olmak, ülkeye yapilabilecek en büyük kötülüktür. Kurdugu Yugoslavya Sosyalist Federasyonu´nun emperyalizm tarafindan parcalanacagini son günlerinde fark eden Josip Broz Tito, bu saldirilarin yine Mustafa Kemal´in ülkesinden geri püskürtülecegini acikca ifade etmekten mutluluk duymustur. Cumhuriyet´i, yeniden Atatürk dönemindeki o görkemli, örnek, önder olan konumuna ve tertemiz ellerine kavusturmak zorunda oldugumuzu unutmamaliyiz.
Orhan Özkaya Anahtar Teslimi Türkiye adli kitabinin 185, 186 ve 187 nci sayfalarindan alintidir...
Bugün yasanan, sivil 12 Eylül iktidarinin sürdürülmesine ABD ve AB olanca gücüyle destek vermekte, icerdeki hainleri de Soros fonlariyla beslemektedir. Ordu, Kemalizm´e dönüsün olumlu izlerini halkiyla birlikte yasamakta ve tüm ic ve dis saldirilari oyuna gelmeden sabirla bozmaktadir. Kuruldugu günden bu yana Cumhuriyet, hicbir dönemde bu kadar caresiz, korumasiz konuma ve devlet de karsi devrimin aginda yorgun düsmemistir. Her türlü yolsuzluk, karanlik ve yabancilara boyun egme, demokrasi adi altinda halka kabul ettirilmeye calisiliyor. Halk, yoksul ve sadaka kültürüyle cok cocuklu, issiz, assiz dilenci toplum haline dönüstürülerek Banglades, Pakistan, Afganistan, Irak ve Afrika halklari düzeyinde dilencilestirilmek isteniyor. Cünkü kralliklar ya da diktatörlükler ancak bu sekilde kurulabilir ve yasayabilir. Ama bu halkin icinden bir Atatürk ciktigi unutuluyor. Iste onun icin önce kamu kurumlarindan O´nun resimleri indirtiliyor, heykellerinin de kaldirilmasi icin bilim adami kilikli kisilerle halkin nabzi yoklaniyor...
Sonuc
Ülkenin dört bir kösesinde "milli" anlayisla kurulmus fabrikalarin, "KIT"lerin, bankalarin, limanlarin, tersanelerin, savunma sanayisinin, Milli Egitimin ve tarim gibi her alandaki heyecanin yeniden baslatilmasi geciktirilmeyecek bir ivedilik kazanmistir. Aksi takdirde Cumhuriyet ve Kemalist heyecani santim santim tüketilen bir toplum yaratilmaya calisilmakta, bu kusatma isbirlikci yönetimlerle adim adim gerceklestirilmektedir. Anayasa Mahkemesi tarafindan laiklige karsi odak durumuna gelmis bir iktidarin demokratik secenegi mutlaka olmalidir. Bir de Deniz Feneri adi verilen uluslararasi yolsuzluklarla ahtapotun kollari Avrupa´ya, dünyaya uzanmakta; icerdeki kollarina ulasilamamakta olup ülke gündemi isgal edilerek emek ve zaman kaybina neden olunmaktadir. Ülke, fenerin karanliginda, yogun bakimda yasamini sürdürmemelidir. Bu, Kemalist ülkeye yakismaz. Halkimiza ve ülkeye yazik olmaktadir. Isler bu anlayisla giderse yikilip yok olacagiz. Deniz Feneri´nin kayaliklarina kafasini carparak dagilmasi gerekenlerin ayakta kalamamasi gerekir. Bu fener, ampulün devre disi kalmasina neden olacak kadar yikici ve patlayicidir. Fenerin karanliginda, yogun bakimda yasamlarini sürdürmeye calisanlarin, ülkenin yazgisina daha fazla hükmetmelerine seyirci kalinmamalidir. Cumhuriyet, etnik ve dinsel bölücülügün kusatmasi altinda bugünkü kadar güc yitirmemistir. Darbe söylemleriyle, ülkenin yazgisina sahip cikan dinamik güclerini saf disina itmeye calismak ve emperyalizmin uyguladigi psikolojik savasa destek olmak, ülkeye yapilabilecek en büyük kötülüktür. Kurdugu Yugoslavya Sosyalist Federasyonu´nun emperyalizm tarafindan parcalanacagini son günlerinde fark eden Josip Broz Tito, bu saldirilarin yine Mustafa Kemal´in ülkesinden geri püskürtülecegini acikca ifade etmekten mutluluk duymustur. Cumhuriyet´i, yeniden Atatürk dönemindeki o görkemli, örnek, önder olan konumuna ve tertemiz ellerine kavusturmak zorunda oldugumuzu unutmamaliyiz.
Orhan Özkaya Anahtar Teslimi Türkiye adli kitabinin 185, 186 ve 187 nci sayfalarindan alintidir...
13 Ocak 2014 Pazartesi
ATATÜRK'TEN SON MEKTUP
ATATÜRK'TEN SON MEKTUP
Siz beni hâlâ anlayamadınız
Ve anlamayacaksınız çağlarca da...
Hep tutturmuş "Yıl 1919, Mayıs'ın 19'u" diyorsunuz
Ve eskimiş sözlerle beni övüyor, övüyorsunuz.
Mustafa Kemal'i anlamak bu değil
Mustafa Kemal ülküsü, sadece söz değil ..
Bırakın o altın yaprağı artık
Bırakın rahat etsin anılarda şehitler.
Siz bana, neler yaptınız ondan haber verin .
Hakkından gelebildiniz mi yokluğun, sefaletin ?
Mustafa Kemal'i anlamak yerinde saymak değil
Mustafa Kemal'in ülküsü, sadece söz değil ..
Bana, muştular getirin bir dahaUygar uluslara eşit yeni buluşlardan .
Kuru söz değil, iş istiyorum sizden anladınız mı ?
Uzaya Türk adını Atatürk kapsülüyle yazdınız mı ?
Mustafa Kemal'i anlamak avunmak değilMustafa Kemal ülküsü, sadece söz değil ..
Hâlâ, o, acıklı ağıtlar dudaklarınızda
Hâlâ oturmuş, 10 Kasımlarda bana ağlıyorsunuz .
Uyanın artık diyorum, uyanın, uyanın !
Uluslar, fethine çıkıyor, uzak dünyaların .
Mustafa Kemal'i anlamak göz boyamak değil
Mustafa Kemal ülküsü, sadece söz değil ..
Beni seviyorsanız eğer ve anlıyorsanız
Laboratuvarlarda sabahlayın, kahvelerde değil .
Bilim ağartsın saçlarınızı, kitaplar .
Ancak, böyle aydınlanır o sonsuz karanlıklar.
Mustafa Kemal'i anlamak ağlamak değil
Mustafa Kemal ülküsü, sadece söz değil ..
Demokrasiyi getirmiştim size, özgürlüğü
Görüyorum ki, hâlâ aynı yerdesiniz, hiç ilerlememiş
Birbirinize düşmüşsünüz, halka eğilmek dururken .
Hani köylerde ışık, hani bolluk, hani kaygısız gülen ?
Mustafa Kemal'i anlamak itişmek değil
Mustafa Kemal ülküsü, sadece söz değil ..
Arayı kapatmanızı istiyorum uygar uluslarla
Bilime, sanata varılmaz rezil dalkavuklarla .
Bu vatan, bu canım vatan, sizden çalışmak ister
Paydos övünmeye, paydos avunmaya, yeter, yeter !
Mustafa Kemal'i anlamak aldatmak değil
Mustafa Kemal ülküsü, sadece söz değil ...
~ Halim YAĞCIOĞLU ~
11 Ocak 2014 Cumartesi
SÖZLERİ AĞLATIR MÜZİĞİ OYNATIR - NEZAHAT GÖCMEN yazisi
SÖZLERİ AĞLATIR MÜZİĞİ OYNATIR
Doğduğum büyüdüğüm yer, memleketim… Anılarımla birlikte astral gezi yaptığım tek yer…
Yolları büklüm büklümdür, Ankara´nın.
Düğün, bir çiftin en mutlu olduğu gece. Hayat döngüsünün en eğlenceli kesiti. Özel Bir gece, güzel bir gün. Tüm eş, dost, akrabalar gelmiş, bu mutlu anı paylaşıyorlar. Az sonra başlayacak asıl eğlence. Gelin süslenmiş, ışıl ışıl, başlıyor oynamaya. Damat desen takmış takıştırmış, gelinin karşısında adeta sarhoş. Ankaralı Coşkun’a eşlik ediyor.” Ne zaman sarhoş oldun da kaldıramıyon kolları…” Ankara’nın Bağları ile başlıyorlar hayata… Gelecekleri ne olur bilinmez.
2013 yılında ülkemizde yapılan düğünlerin %94’ünde çalınmış ve bazı düğünlerde iki - üç kez tekrarlandığı da saptanmıştır. Düğünlerden sonra istemsiz bir şekilde söylendiği fark edilmiş bu türkünün.
Bu türkü çalınmazsa nikâh geçersiz mi sayılacak acaba? Medeni kanunda da yer verilsin bu türküye.
Anadolu’daki düğünlerin gözde parçasının sözlerine dikkat edildiğinde, tam bir hüzün ve kaybediş türküsü. Bir haykırış, bir nevi ağıt da denilebilir. Uzaktakine, gidene, özlenene sesleniştir adeta. …
Eski bir anonim türkü olan, efsane bir Ankara havası. İnsanda hem kalkıp oynama isteği yaratan hem de hüzünlerinden bir parça. Hepimizin tarzı olmamasına rağmen bir sempati oluşmuştur, bu türküye.
Aslında bu bir oyun havası değildir. “Ben sevdim eller aldı. İçimde acı kaldı.” diye devam eder türkü. Bazen elinizle ritim tutarken gözünüzden yaş akıtabilen oldukça hüzünlü bir Ankara klasiği. Ayrıca bu türkü okunurken”… Ne zaman sarhoş oldun da kaldıramıyon kolları…” dizelerindeki sarhoş ’un okunuşu “…zerhoş” şeklinde telaffuz edilmesi şart olan bir türkü…
Peki ya Ankara’nın gerçekten bağları var mıdır?
Şehrin içinde kalan, daha önce Karargâh Tepe olarak bilinen ve Ziraat Fakültesi içinde yer alan bağlar varmış. Papazın Bağı, papazın olmadığı, eskiden papaza ait olan bir mekân. Beton yığını binalar arasında yeşil kalmış yemyeşil bir ortam. Ankara´da çiçekli, böcekli, ördekli bir ortam diyorsanız buyurun Papazın Bağına…
İçinde şarap bağları barındıran semt Kavaklıdere Ankara’nın bağlık mekânıymış. Yıllar önce, Ulus semtinde evi olan Ankaralılar dinlenmek için yazları bağ evine giderlermiş.
Bir daha bir daha dinleyelim… Duyulduğu anda kollar havaya kalkıyor, haydaaa modunda ağızlar mırıldanırken parmaklar şıkırdıyor… Şıkır şıkır, fıkır fıkır.
Yaz mevsiminde, gaza basarken ön iki camı ve müziğin sesini sonuna kadar açan, cadde boyunca müzik son ses açık, camlar açık yoluna devam eden gençleri görmek sıradanlaştı.
Cep telefonlarına, kapı zillerine alarm melodisi olmuş, AŞTİ’ye indiğiniz anda, karşınıza çıkan ilk kişinin telefon melodisi olarak duyarsanız şaşırmayın.
Çok canınız sıkılınca düğün beklemenize gerek yok… Nakaratında içi kıpırdamayan insan yoktur. İlk dinleyişten sonra dile dolanan ve kafa içinde sürekli çalan bir türküyü açın başlayın birlikte söylemeye.
Tek başınıza nerede dinliyorsanız zevkle dinler, düğün havası yaşarsınız. Düğünlerde farklı din dil ve ırklardan birçok kişiyi aynı anda sahneye çıkaran bu evrensel türkümüz, Pop olarak düzenlense de Eurovision şarkı yarışmasına katılsak. İnsanlar kendi ülkelerinin bayraklarını sallayarak o coşkuyu yaşasa ve o görsel şöleni yaşatsalar bize.
Senin, kiminle, nerede, ne zaman evleneceğin belli değil ama belli olan bir şey var ki; Düğününde Ankara’nın Bağları çalacak.
Caz uyarlaması yürekleri dağlıyor. Adını altın harflerle yazılmış olan bu türkü duygusallığın doruğunu da yaşatır.
Ankara´da Rock müzik barlarda bile belirli bir saatten sonra çalınan, tüm düğünlerde kayıtsız olarak çalınan, tekne turlarında, kına gecelerinde, üniversite şenliklerinde ,doğum günlerinde en az bir kere dinlemek zorunda kaldığımız türküyü, bir aşığın üzüntüden göbek atışının namelerini bizlere ulaştıran emeği geçen herkese selam olsun.
Bu türkü üzerine, Ankara’da Papazın Bağında yapılabilecek bir ekinlik oluşturmak dileğiyle…
Sözleri ağlatan müziği oynatan türküyü hep birlikte Müslüm Babanın yorumu ve caz uyarlaması ile dinlemeye ne dersiniz?
İyi dinlemeler…
http://www.youtube.com/watch?v=6pCHAgYaPkQ
Doğduğum büyüdüğüm yer, memleketim… Anılarımla birlikte astral gezi yaptığım tek yer…
Yolları büklüm büklümdür, Ankara´nın.
Düğün, bir çiftin en mutlu olduğu gece. Hayat döngüsünün en eğlenceli kesiti. Özel Bir gece, güzel bir gün. Tüm eş, dost, akrabalar gelmiş, bu mutlu anı paylaşıyorlar. Az sonra başlayacak asıl eğlence. Gelin süslenmiş, ışıl ışıl, başlıyor oynamaya. Damat desen takmış takıştırmış, gelinin karşısında adeta sarhoş. Ankaralı Coşkun’a eşlik ediyor.” Ne zaman sarhoş oldun da kaldıramıyon kolları…” Ankara’nın Bağları ile başlıyorlar hayata… Gelecekleri ne olur bilinmez.
2013 yılında ülkemizde yapılan düğünlerin %94’ünde çalınmış ve bazı düğünlerde iki - üç kez tekrarlandığı da saptanmıştır. Düğünlerden sonra istemsiz bir şekilde söylendiği fark edilmiş bu türkünün.
Bu türkü çalınmazsa nikâh geçersiz mi sayılacak acaba? Medeni kanunda da yer verilsin bu türküye.
Anadolu’daki düğünlerin gözde parçasının sözlerine dikkat edildiğinde, tam bir hüzün ve kaybediş türküsü. Bir haykırış, bir nevi ağıt da denilebilir. Uzaktakine, gidene, özlenene sesleniştir adeta. …
Eski bir anonim türkü olan, efsane bir Ankara havası. İnsanda hem kalkıp oynama isteği yaratan hem de hüzünlerinden bir parça. Hepimizin tarzı olmamasına rağmen bir sempati oluşmuştur, bu türküye.
Aslında bu bir oyun havası değildir. “Ben sevdim eller aldı. İçimde acı kaldı.” diye devam eder türkü. Bazen elinizle ritim tutarken gözünüzden yaş akıtabilen oldukça hüzünlü bir Ankara klasiği. Ayrıca bu türkü okunurken”… Ne zaman sarhoş oldun da kaldıramıyon kolları…” dizelerindeki sarhoş ’un okunuşu “…zerhoş” şeklinde telaffuz edilmesi şart olan bir türkü…
Peki ya Ankara’nın gerçekten bağları var mıdır?
Şehrin içinde kalan, daha önce Karargâh Tepe olarak bilinen ve Ziraat Fakültesi içinde yer alan bağlar varmış. Papazın Bağı, papazın olmadığı, eskiden papaza ait olan bir mekân. Beton yığını binalar arasında yeşil kalmış yemyeşil bir ortam. Ankara´da çiçekli, böcekli, ördekli bir ortam diyorsanız buyurun Papazın Bağına…
İçinde şarap bağları barındıran semt Kavaklıdere Ankara’nın bağlık mekânıymış. Yıllar önce, Ulus semtinde evi olan Ankaralılar dinlenmek için yazları bağ evine giderlermiş.
Bir daha bir daha dinleyelim… Duyulduğu anda kollar havaya kalkıyor, haydaaa modunda ağızlar mırıldanırken parmaklar şıkırdıyor… Şıkır şıkır, fıkır fıkır.
Yaz mevsiminde, gaza basarken ön iki camı ve müziğin sesini sonuna kadar açan, cadde boyunca müzik son ses açık, camlar açık yoluna devam eden gençleri görmek sıradanlaştı.
Cep telefonlarına, kapı zillerine alarm melodisi olmuş, AŞTİ’ye indiğiniz anda, karşınıza çıkan ilk kişinin telefon melodisi olarak duyarsanız şaşırmayın.
Çok canınız sıkılınca düğün beklemenize gerek yok… Nakaratında içi kıpırdamayan insan yoktur. İlk dinleyişten sonra dile dolanan ve kafa içinde sürekli çalan bir türküyü açın başlayın birlikte söylemeye.
Tek başınıza nerede dinliyorsanız zevkle dinler, düğün havası yaşarsınız. Düğünlerde farklı din dil ve ırklardan birçok kişiyi aynı anda sahneye çıkaran bu evrensel türkümüz, Pop olarak düzenlense de Eurovision şarkı yarışmasına katılsak. İnsanlar kendi ülkelerinin bayraklarını sallayarak o coşkuyu yaşasa ve o görsel şöleni yaşatsalar bize.
Senin, kiminle, nerede, ne zaman evleneceğin belli değil ama belli olan bir şey var ki; Düğününde Ankara’nın Bağları çalacak.
Caz uyarlaması yürekleri dağlıyor. Adını altın harflerle yazılmış olan bu türkü duygusallığın doruğunu da yaşatır.
Ankara´da Rock müzik barlarda bile belirli bir saatten sonra çalınan, tüm düğünlerde kayıtsız olarak çalınan, tekne turlarında, kına gecelerinde, üniversite şenliklerinde ,doğum günlerinde en az bir kere dinlemek zorunda kaldığımız türküyü, bir aşığın üzüntüden göbek atışının namelerini bizlere ulaştıran emeği geçen herkese selam olsun.
Bu türkü üzerine, Ankara’da Papazın Bağında yapılabilecek bir ekinlik oluşturmak dileğiyle…
Sözleri ağlatan müziği oynatan türküyü hep birlikte Müslüm Babanın yorumu ve caz uyarlaması ile dinlemeye ne dersiniz?
İyi dinlemeler…
http://www.youtube.com/watch?v=6pCHAgYaPkQ
29 Aralık 2013 Pazar
ACLIK KORKUSU VE KÜRESEL TARIM SAVASI - ERHAN ÜNAL
ADIM ADIM KÜRESEL FİNANS OLİGARŞİSİNİN DOĞUŞU
“Son dört yüz yılda küresel olarak ivmesi gittikçe artan oligarşik bir yapılanmanın içerisindeyiz. Bu yapılanmanın tarihçesi aslında çok daha eskilere dayanmakla birlikte, Amerika kıtasının keşfinden sonra önemli bir güç sıçraması ve buna bağlı olarak da süreç içerisinde dikeye yakın bir hızlanma oluşmuştur. Günümüzde bu söz konusu ‘merkezi güç’, Avrupa’dan başlayarak adım adım var olan ülkeleri ve kıtaları plan doğrultusunda yapılandırmayı hızlandırmaktadır.
Bu ‘güç sistemi’, geçmişte ekonomik ve politik yapısal modellerini oluşturmuş, bu modellere işlevsellik kazandırmış ve kurumlaştırmıştır. Oluşan bu ekonomik ve politik alt yapının üzerinde gelişen sosyal yapı ise, günümüzde dünyanın neresinde olursa olsun, insanın düşünce ve davranış sistemini kontrol edip şekillendirmektedir. Geçen binlerce yılda titiz bir uğraş ve müthiş bir enerji ile iğne oyası işlercesine, bölgesel etnik bir yapı üzerine dinselleştirilerek oturtulmuş bu muazzam ‘güç sisteminin’ merkezine, günümüzde ‘Küresel Finans Oligarşisi’ (KFO), diyoruz.
Zaman içerisinde mükemmelleşen bu güç sistemi özellikle son 300 yıl içerisinde Dünyamızda yaşamı, kendi plan hedefleri doğrultusunda yönlendirebilen, şekillendirebilen bir konuma gelip yerleşmiştir. Artık bu güç merkezi 3500 yıl önce önüne koymuş olduğu hedefe, (tek merkezli dünya hâkimiyeti) çok yakındır. Her ne kadar hala, yerküremizin şu ya da bu köşesinde işler KFO açısından çok da pürüzsüz gitmese de genelinde sistemin hâkimiyeti sağlanmıştır.
Dünyada, kitlesel olarak insanlar üzerinde hâkimiyetin sağlanabilmesi yönünde gerçekleştirilen en önemli yapısal aşama, adım adım insanların beslenme potansiyeli üzerinde hâkimiyeti ele geçirmek ile olmuştur. Yeryüzünde tüm canlıların sahip oldukları temel reflekslerinden birisi (yapısal olarak) beslenebilmek için, yiyecek bir şeyler bulabilme güdüsüdür. Bundan dolayı insanların da tüm davranışlarının temelinde, öncelikli olarak kendisi ve ailesi için beslenme imkânını oluşturabilmek ve devamını sağlamak eğilimi yatar. Paleolitik çağ öncesinde de durum böyleydi, günümüzde de böyledir. Gıda konusunda herhangi bir sebepten oluşabilecek gıda dar boğazı, hatta sıkıntı ihtimali, insanlarda “açlık korkusu”na sebep olur.
Gıda sorunu, açlık korkusu ya da ‘beslenme temel hakkı’ üzerine sayısız kitap yazılmıştır ve daha da pek çok yazılacaktır. Konu çok geniş ve bakış açılarının farklılıklarına göre pek geniş bir bilimsel hacme sahip. Burada tarım ve gıda konusunu neden ele aldığımı, KFO açısından beslenme temel hakkının, nasıl ve neden kendi plan hedeflerine ulaşmada çok etkili bir araç olarak kullanıldığını açıklamaya çalışacağım.
KÜRESEL BİR HÂKİMİYET ARACI OLARAK ‘AÇLIK KORKUSU’
İnsanın en ‘derin’ ve en ‘temel’ korkularından birisinin, ‘aç kalma korkusu’ olduğunu yukarıda belirttim. On binlerce yıldır insanoğlunun günlük yaşam ritminin belirleyici unsuru olan açlık duygusu ve yiyecek bir şeyler bulabilme uğraşı, bu gün bile her an bilinçaltının derinliklerinde titreşen negatif bir enerji olarak kişinin şu yada bu davranış tarzında etken olan temel nedenlerden birisidir.
Canlıların refleksif davranışlarını tetikleyen temel algılardan birisi olan ‘korku’, tarih boyunca insan kitlelerini yönlerdirme ve sömürmede en önemli gereç ve en etkili silahtır. Amerika kıtasının keşfinden sonra etrafa çekirge sürüsü gibi yayılan istilacılar tarafından sistematik bir şekilde yoğunlaştırılan ‘ölüm korkusu’nun yarattığı dehşet ile insan kitlelerinin nasıl paralize (adeta felç) edilerek savunmasız hale getirildiklerini hatırlayalım. ‘Korku’ olgusunu daha da genişleterek araştırmaya devam ettiğimizde korkuların ‘anası’ndan ‘açlık korkusu’ndan ve bu gün bu korkunun çeşitli biçimlerde kullanılmasıyla, dünya çapında nasıl bir ‘Tarım Savaşı’nın sürdürüldüğünden bahsetmemiz gerekmekte.
Tarihte insanlar ‘avcı- toplayıcılık’tan tarım toplumuna çok da gönüllü olarak geçmemiş. Bu geçiş yoğun kişisel zahmetleri ve riskleri beraberinde getirmiş. Gittikçe sayısal olarak kalabalıklaşan (şehirleşen) toplumlarda, çalışmak yerine çalışanın emeğine, ürününe ve hatta kendisine sahip olarak daha rahat yaşanabileceğini fark edenler, diğer insanlar üzerinde sonu gelmez bir hâkimiyet mücadelesini başlatmışlardır.
Avcı-toplayıcı toplumlarda da olabilen benzer amaçlı çatışmalar, o zamanlarda kitlesel kıyım boyutuna ulaşmamıştır. Kabileler hem sayısal olarak oldukça mütevazı büyüklüklerdedirler, hem de büyük kıyımları zorunlu kılacak bir neden ve de olanak yoktur. Yerleşik düzene (şehirleşme ve giderek devletleşme) geçişle birlikte, önce aynı yerde yaşayan insanlara hâkim olabilme amacı ile başlatılan gücünü diğerlerine kabul ettirebilme çatışmaları, ‘öteki’ şehrin, giderek ‘öteki’ devletin topraklarına, ürününe, emeğine ve hatta insanına (insan kaynakları / human resources!) hâkim olabilme, el koyabilme amacı ile kıyam savaşlarına dönüşmüştür.
Bir önceki paragrafta sözünü ettiğimiz ‘Tarım Savaşı’ da budur ve bu ‘çapul amaçlı kıyam’, neredeyse aralıksız olarak 5000 yıldan fazla bir zamandan beri sürdürüle gelmektedir. Son 400 yüzyılda ise bu çapul, nitelik ve nicelik olarak çok değişmiştir. Küresel olarak örgütlenmesini tamamlamış, merkezileşmiştir. Böylelikle tek merkezden, tek amaçla yönetilir olmuş ve bu yönetim biçimi için yeterli güç birikimini sağlamıştır. Bu merkez, yukarıda sözünü ettiğimiz ‘Tarım Savaşı’nın stratejik beyni olan “Küresel Finans Oligarşisi”dir.
AÇLIK KORKUSUYLA DOĞAL BESLENMENİN GASPI
‘Aç kalma korkusu’, yüz binlerce yıl boyunca en olumsuz şartlarda verilmiş yaşam savaşında insan denilen canlının, iliklerine işlemiş olan varlığını sürdürebilme çırpınışının bir öz deyişi, yok olma korkusunun ön adıdır. Böylesine köklü bir temel duygu, ‘Küresel Finans Oligarşisi’ açısından, koymuş olduğu plan hedeflerine ulaşmada kitleleri yönlendirebilmek için bulunmaz bir fırsattır. Bu yüzden sistemin oluşturduğu ve kontrolünü elinde tuttuğu (BM, FAO, WTO, WHO vb. gibi) çeşitli uluslararası kurumlar vasıtası ile yıllardır küresel olarak ‘açlık korkusunu’ işlemekte ve aktüel tutmaktadır. Sistem, bu korkunun yarattığı koyu sis perdesinin ardında, milyarlarca insanın doğal beslenme hakkını gasp edebilmektedir. Bir yanda kitleleri kurtulması imkansız bir tarzda güdülebilir kılmakta, öte yanda ise muazzam bir para (konsantre güç ) akışını, oluşturmuş olduğu kanallardan muntazam ve rekabet dışı bir şekilde kendi finans merkezlerine doğru yönlendirebilmektir.
Doç. Dr. Osman Nuri Koçtürk, 1970 yılında yayınlanan ‘Açlık Korkusu’ adlı eserinde şöyle yazıyor: “Yeni sömürgecilik, savaş korkusunu, açlık korkusu ile pekleştirerek geri ülkeleri dize getirmede yeni bir çığır açmış ve bu suretle sömürdüğü toplumun doğal ve beşeri kaynaklarını büyük bir tepki ile karşılaşmadan çıkarlarına uygun olarak kullanma olanağını hazırlamıştır. Açlık tek başına bir insanın sağlığının bozulması, üretim ve savunma gücünün kısıtlanması, yakın çevresinde olup bitenlere karşı ilgisiz kalıp, sahibi olduklarına sahip çıkmaması için yeterlidir.”
AÇLIK KORKUSUNUN YARATTIĞI YIKIM SAVAŞLARDAN DAHA ETKİN
Özellikle son 200 yıl içerisinde ‘Küresel Finans Oligarşisi’, başta Afrika olmak üzere dünyanın pek çok yerinde binlerce yıldır süregelmekte olan, makul bir yaşam tarzı için insanlara yeterli ‘geleneksel tarım üretimi’ tarzını, ileride açıklayacağımız çeşitli metotlarla çökertmiştir. Hedef bölgelerin insanlarını ‘açlık korkusu’ ile adeta paralize etmiş ve tarihte görülmemiş boyutlarda ki ‘sosyal bozulma ve çözülme’ (dejenerasyon) ile kimliksizleştirmeyi becermişlerdir. Bu insanlar, Osman Nuri Koçtürk’ün 1970’lerde gayet isabetli bir şekilde belirttiği gibi, ülkelerinde olup bitenlere karşı ilgisiz ve dolayısı ile savunmasız kalmışlar ve ‘açlık korkusu’nun pençesinde, rüzgârın önüne kattığı kuru yapraklar gibi oradan oraya savrulur olmuşlardır. Osman Nuri Koçtürk’ ün tespitlerine kaldığımız yerden devam edelim:
“...Kişiler üzerindeki fizyolojik ve psikolojik yıkıntıyı, toplumlar üzerinde aynen gerçekleştirmek için, sömürü bölgelerinde açlık psikozu yaratmayı, sonuçları bakımından savaşlardan daha etkin girişimler olarak niteleyen emperyalistler, şu günlerde açlık korkusunu sömürü bölgelerine yaymayı, savaş korkusu yaymaktan çok daha etkin ve yararlı görüyorlar.”
Zaman, zaman televizyonlarda gördüğümüz ve herkesi etkileyen, Afrika’dan açlık görüntülerini hatırlayalım: Her yaştan on binlerce aç ve yarı çıplak insan açık alanlarda kuyruklar halinde sıralanmışlar, ellerinde birer tas, uluslararası yardım kuruluşlarının (?) kaynattığı kazanlardan bir tas olsun kaynamış pirinç ya da darı bulamacı kapabilmek için saatlerdir bekleşmektedirler. Yüzleri sinek dolu, bir deri, bir kemik bebeklerin ve karnı şişmiş, ağlamaya bile mecali kalmamış küçük çocukların görüntüleri mutlaka herkesin hafızasında derin izler bırakmıştır. Bu görüntüler, genellikle kuzey yarım kürede, şehirlerde yaşayan geniş insan kitlelerini ‘açlık tehlikesi’nin gerçekliğine inandırmakta da önemli rol oynamıştır.
TARIMDAN KOPARILAN İNSANLAR ROBOTLAŞIYOR
Her türlü ‘geleneksel tarım’ faaliyetinden koparılmış, geniş alanlarda toplanmış bu insanların, toplumsal herhangi bir girişim gücü olamayacağı açıktır. Açlık ve ölüm korkusunun en çıplak bir şekilde pençesinde olan bu insanlar yaşayabilmek için tek umutları olan o yardım kuruluşlarının vasıtası ile batılı büyük devletlerin ellerine teslim olmuşlardır. Osman Nuri Koçtürk bu konuda şöyle diyor: “Açlık korkusunun etkisi altına sokulmuş bir toplumda, kişiler alışkanlıklarını, göreneklerini, örf ve adetleri ile çıkarlarının gereğini unutarak, her türlü baskı ve istismara elverişli bir davranış içine girerler. Bu duruma sokulmuş olan bir toplumu rastgele yiyeceklerle beslenmeye razı etmek ve gizli açlık ortamına itekleyerek zayıf düşürmek kolaydır. İkinci Dünya Savaşı sırasında, toplama kamplarında kötü beslenme koşulları altında kalmış şahıslar üzerinde yapılan geniş incelemeler ve savaştan sonra geri ülkeler insanları üzerinde yapılan araştırmalar sonunda, açlık korkusunun etkisi ve baskısı altına sokulmuş yarı aç insanların yeteneklerini kaybettikleri ve kendilerine verilen her emri itiraz etmeden yerine getiren robot insanlar olarak rahatça kullanılabilecekleri görülmüştür. Bu durum, daha önce Hindistan halkı üzerinde İngiliz’lerin uyguladıkları insafsız açlık projeleri dolayısıyle de gayet iyi biliniyordu…”
Burada ‘açlık korkusu’ ile varılmak istenen iki önemli hedefi görmüş oluyoruz. Birincisi: geniş kitleleri bu korku ortamında yardım bulma umudu ile topraklarından, alışageldikleri yaşam ortamından uzaklaştırarak, o bölgede tarımsal üretim faaliyetlerini tamamen felce uğratmaktır. Bu durum bir anda çok geniş alanlarda ani gıda maddeleri kıtlığı ortaya çıkarır. Bu olgu da kitlesel açlığı beraberinde getirir ki hedeflenen de budur. İkinci hedef ise, kitleleri bu yaratılmış olan korku ve panik ortamında, benliklerinden, öz güvenlerinden uzaklaştırarak kolay güdülür sürüler haline getirebilmektir ( örneğin Afrika’da olduğu gibi).
KORKU PSİKOLOJİSİYLE ELİNİ KANA SÜRMEDEN KAN DÖKENLER
Neticede bu ‘küresel güç’, dünya çapında geniş insan kitlelerinin yaşam biçimlerini, düşünce ve davranış biçimlerini onların geleneksel örf ve adetlerinden bağımsız olarak, kendi stratejik planları doğrultusunda yeniden tasarımlamak, dolayısı ile kitlelerin kaderini sımsıkı kendi elinde tutmak istiyor. Burada Osman Nuri Koçtürk’ün ‘Açlık Korkusu’ adlı eserinden uzunca bir bölümü daha aktarmak isterim. Koçtürk, 1970 de, tam 43 yıl önce, öyle diyor: “Gizli açlık ortamına iteklenmiş ve böylece sersemleştirilmiş olan topluluklar, Savaş korkusu, Açlık Korkusu, Hastalık Korkusu, kısacası Ölüm Korkusu ile karşı karşıya mutsuz bir hayat yaşar ve bundan dolayı varlıklarına sahip çıkamazlar. Sömürüye çok elverişli bir ortam olan koşullar altında bu zavallı insanlar alabildiğine sömürülmekte, korku sonucu değiştirmediği için, gene de açlıktan, sefaletten, hastalıktan ölmekte ve savaşlarda öne sürülerek birbirlerini boğazlamaktadırlar. Korku psikolojisi, her türlü cinayeti başkaları hesabına da olsa, işlemeye elverişli ruhi ortam yaratır. Dünya Barış’ını koruduklarını iddia edenler, kendi ellerini hiç kana sürmeden savaş korkusu’na düşürülmüş aç ve bilgisiz toplumları kendi hesabına çatıştırır ve birbirlerine kırdırırlar. Tıpkı bunun gibi dünyayı Açlıktan koruduklarını söyleyenler de ellerini sürmeden aç bir ülkeyi, başka bir aç ülkenin açlıktan kırdırılmasında aracı ve uygulayıcı olarak kullanabiliyorlar. Biefra’nın Nijerya tarafından aç bırakılması ve savaşlarda ölen insan sayısından daha çok insanın Biefra’da açlıktan ölüme sürüklenmiş bulunması, lüks otellerde açlığı önlemek için parlak nutuklar atanların eseridir ve olayların arkasında onların ellerini görmek mümkündür.”
KÜRESEL FİNANS OLİGARŞİSİNİN HEDEFİ: ‘TARIM SAVAŞI’
Sanırım konu anlaşılmıştır. Küresel Finans Oligarşisi’nin ( KFO) ana hedefi, en başta ‘açlık korkusu’ gibi psikolojik faktörler olmak üzere, diğer politik ve ekonomik faktörleri de kullanarak gıda maddeleri üretimini, diğer bir deyişle tarımsal üretim faaliyetlerini, dünya çapında kontrol altına almak ve belli bir hedefe yönlendirmektir. Kimlerin ne zaman ve nerede, ne kadar ve neler yiyebileceklerine karar verebilmek; günlük olarak belli bir miktar ve tarzda beslenme mecburiyetindeki milyarlarca insanı adeta gırtlağından sımsıkı tutabilmek gibi bir şeydir.
Bu yolla KFO’nun ana hedefi, geniş insan kitleleri üzerinde mutlak bir hâkimiyeti, gıda üzerinden devamlı kılmaktır. Bu sebeptendir ki çeşitli kıtalarda var olan tarımsal üretim ve ona dayanan değişik beslenme biçimlerini, oluşturmuş olduğu bir ana plan (master plan) doğrultusunda yeniden şekillendirmek ve standart hale getirmek amacındadır. Bu yeniden tasarımlanmış olan tarımsal üretim sistemini, etken ve devamlı kılabilmek için de kitlesel anlamda tüketimin niteliğini ve niceliğini belirlemek ve bütün gıda maddelerinin dağıtımını elde tutmak için dünya çapında bir savaş verilmektedir. Bildiğimiz toplu, tüfekli sıcak savaş bu ‘ana savaşın’ sadece bir parçasıdır. Bu savaş, ‘Tarım Savaşı’dır.
“Son dört yüz yılda küresel olarak ivmesi gittikçe artan oligarşik bir yapılanmanın içerisindeyiz. Bu yapılanmanın tarihçesi aslında çok daha eskilere dayanmakla birlikte, Amerika kıtasının keşfinden sonra önemli bir güç sıçraması ve buna bağlı olarak da süreç içerisinde dikeye yakın bir hızlanma oluşmuştur. Günümüzde bu söz konusu ‘merkezi güç’, Avrupa’dan başlayarak adım adım var olan ülkeleri ve kıtaları plan doğrultusunda yapılandırmayı hızlandırmaktadır.
Bu ‘güç sistemi’, geçmişte ekonomik ve politik yapısal modellerini oluşturmuş, bu modellere işlevsellik kazandırmış ve kurumlaştırmıştır. Oluşan bu ekonomik ve politik alt yapının üzerinde gelişen sosyal yapı ise, günümüzde dünyanın neresinde olursa olsun, insanın düşünce ve davranış sistemini kontrol edip şekillendirmektedir. Geçen binlerce yılda titiz bir uğraş ve müthiş bir enerji ile iğne oyası işlercesine, bölgesel etnik bir yapı üzerine dinselleştirilerek oturtulmuş bu muazzam ‘güç sisteminin’ merkezine, günümüzde ‘Küresel Finans Oligarşisi’ (KFO), diyoruz.
Zaman içerisinde mükemmelleşen bu güç sistemi özellikle son 300 yıl içerisinde Dünyamızda yaşamı, kendi plan hedefleri doğrultusunda yönlendirebilen, şekillendirebilen bir konuma gelip yerleşmiştir. Artık bu güç merkezi 3500 yıl önce önüne koymuş olduğu hedefe, (tek merkezli dünya hâkimiyeti) çok yakındır. Her ne kadar hala, yerküremizin şu ya da bu köşesinde işler KFO açısından çok da pürüzsüz gitmese de genelinde sistemin hâkimiyeti sağlanmıştır.
Dünyada, kitlesel olarak insanlar üzerinde hâkimiyetin sağlanabilmesi yönünde gerçekleştirilen en önemli yapısal aşama, adım adım insanların beslenme potansiyeli üzerinde hâkimiyeti ele geçirmek ile olmuştur. Yeryüzünde tüm canlıların sahip oldukları temel reflekslerinden birisi (yapısal olarak) beslenebilmek için, yiyecek bir şeyler bulabilme güdüsüdür. Bundan dolayı insanların da tüm davranışlarının temelinde, öncelikli olarak kendisi ve ailesi için beslenme imkânını oluşturabilmek ve devamını sağlamak eğilimi yatar. Paleolitik çağ öncesinde de durum böyleydi, günümüzde de böyledir. Gıda konusunda herhangi bir sebepten oluşabilecek gıda dar boğazı, hatta sıkıntı ihtimali, insanlarda “açlık korkusu”na sebep olur.
Gıda sorunu, açlık korkusu ya da ‘beslenme temel hakkı’ üzerine sayısız kitap yazılmıştır ve daha da pek çok yazılacaktır. Konu çok geniş ve bakış açılarının farklılıklarına göre pek geniş bir bilimsel hacme sahip. Burada tarım ve gıda konusunu neden ele aldığımı, KFO açısından beslenme temel hakkının, nasıl ve neden kendi plan hedeflerine ulaşmada çok etkili bir araç olarak kullanıldığını açıklamaya çalışacağım.
KÜRESEL BİR HÂKİMİYET ARACI OLARAK ‘AÇLIK KORKUSU’
İnsanın en ‘derin’ ve en ‘temel’ korkularından birisinin, ‘aç kalma korkusu’ olduğunu yukarıda belirttim. On binlerce yıldır insanoğlunun günlük yaşam ritminin belirleyici unsuru olan açlık duygusu ve yiyecek bir şeyler bulabilme uğraşı, bu gün bile her an bilinçaltının derinliklerinde titreşen negatif bir enerji olarak kişinin şu yada bu davranış tarzında etken olan temel nedenlerden birisidir.
Canlıların refleksif davranışlarını tetikleyen temel algılardan birisi olan ‘korku’, tarih boyunca insan kitlelerini yönlerdirme ve sömürmede en önemli gereç ve en etkili silahtır. Amerika kıtasının keşfinden sonra etrafa çekirge sürüsü gibi yayılan istilacılar tarafından sistematik bir şekilde yoğunlaştırılan ‘ölüm korkusu’nun yarattığı dehşet ile insan kitlelerinin nasıl paralize (adeta felç) edilerek savunmasız hale getirildiklerini hatırlayalım. ‘Korku’ olgusunu daha da genişleterek araştırmaya devam ettiğimizde korkuların ‘anası’ndan ‘açlık korkusu’ndan ve bu gün bu korkunun çeşitli biçimlerde kullanılmasıyla, dünya çapında nasıl bir ‘Tarım Savaşı’nın sürdürüldüğünden bahsetmemiz gerekmekte.
Tarihte insanlar ‘avcı- toplayıcılık’tan tarım toplumuna çok da gönüllü olarak geçmemiş. Bu geçiş yoğun kişisel zahmetleri ve riskleri beraberinde getirmiş. Gittikçe sayısal olarak kalabalıklaşan (şehirleşen) toplumlarda, çalışmak yerine çalışanın emeğine, ürününe ve hatta kendisine sahip olarak daha rahat yaşanabileceğini fark edenler, diğer insanlar üzerinde sonu gelmez bir hâkimiyet mücadelesini başlatmışlardır.
Avcı-toplayıcı toplumlarda da olabilen benzer amaçlı çatışmalar, o zamanlarda kitlesel kıyım boyutuna ulaşmamıştır. Kabileler hem sayısal olarak oldukça mütevazı büyüklüklerdedirler, hem de büyük kıyımları zorunlu kılacak bir neden ve de olanak yoktur. Yerleşik düzene (şehirleşme ve giderek devletleşme) geçişle birlikte, önce aynı yerde yaşayan insanlara hâkim olabilme amacı ile başlatılan gücünü diğerlerine kabul ettirebilme çatışmaları, ‘öteki’ şehrin, giderek ‘öteki’ devletin topraklarına, ürününe, emeğine ve hatta insanına (insan kaynakları / human resources!) hâkim olabilme, el koyabilme amacı ile kıyam savaşlarına dönüşmüştür.
Bir önceki paragrafta sözünü ettiğimiz ‘Tarım Savaşı’ da budur ve bu ‘çapul amaçlı kıyam’, neredeyse aralıksız olarak 5000 yıldan fazla bir zamandan beri sürdürüle gelmektedir. Son 400 yüzyılda ise bu çapul, nitelik ve nicelik olarak çok değişmiştir. Küresel olarak örgütlenmesini tamamlamış, merkezileşmiştir. Böylelikle tek merkezden, tek amaçla yönetilir olmuş ve bu yönetim biçimi için yeterli güç birikimini sağlamıştır. Bu merkez, yukarıda sözünü ettiğimiz ‘Tarım Savaşı’nın stratejik beyni olan “Küresel Finans Oligarşisi”dir.
AÇLIK KORKUSUYLA DOĞAL BESLENMENİN GASPI
‘Aç kalma korkusu’, yüz binlerce yıl boyunca en olumsuz şartlarda verilmiş yaşam savaşında insan denilen canlının, iliklerine işlemiş olan varlığını sürdürebilme çırpınışının bir öz deyişi, yok olma korkusunun ön adıdır. Böylesine köklü bir temel duygu, ‘Küresel Finans Oligarşisi’ açısından, koymuş olduğu plan hedeflerine ulaşmada kitleleri yönlendirebilmek için bulunmaz bir fırsattır. Bu yüzden sistemin oluşturduğu ve kontrolünü elinde tuttuğu (BM, FAO, WTO, WHO vb. gibi) çeşitli uluslararası kurumlar vasıtası ile yıllardır küresel olarak ‘açlık korkusunu’ işlemekte ve aktüel tutmaktadır. Sistem, bu korkunun yarattığı koyu sis perdesinin ardında, milyarlarca insanın doğal beslenme hakkını gasp edebilmektedir. Bir yanda kitleleri kurtulması imkansız bir tarzda güdülebilir kılmakta, öte yanda ise muazzam bir para (konsantre güç ) akışını, oluşturmuş olduğu kanallardan muntazam ve rekabet dışı bir şekilde kendi finans merkezlerine doğru yönlendirebilmektir.
Doç. Dr. Osman Nuri Koçtürk, 1970 yılında yayınlanan ‘Açlık Korkusu’ adlı eserinde şöyle yazıyor: “Yeni sömürgecilik, savaş korkusunu, açlık korkusu ile pekleştirerek geri ülkeleri dize getirmede yeni bir çığır açmış ve bu suretle sömürdüğü toplumun doğal ve beşeri kaynaklarını büyük bir tepki ile karşılaşmadan çıkarlarına uygun olarak kullanma olanağını hazırlamıştır. Açlık tek başına bir insanın sağlığının bozulması, üretim ve savunma gücünün kısıtlanması, yakın çevresinde olup bitenlere karşı ilgisiz kalıp, sahibi olduklarına sahip çıkmaması için yeterlidir.”
AÇLIK KORKUSUNUN YARATTIĞI YIKIM SAVAŞLARDAN DAHA ETKİN
Özellikle son 200 yıl içerisinde ‘Küresel Finans Oligarşisi’, başta Afrika olmak üzere dünyanın pek çok yerinde binlerce yıldır süregelmekte olan, makul bir yaşam tarzı için insanlara yeterli ‘geleneksel tarım üretimi’ tarzını, ileride açıklayacağımız çeşitli metotlarla çökertmiştir. Hedef bölgelerin insanlarını ‘açlık korkusu’ ile adeta paralize etmiş ve tarihte görülmemiş boyutlarda ki ‘sosyal bozulma ve çözülme’ (dejenerasyon) ile kimliksizleştirmeyi becermişlerdir. Bu insanlar, Osman Nuri Koçtürk’ün 1970’lerde gayet isabetli bir şekilde belirttiği gibi, ülkelerinde olup bitenlere karşı ilgisiz ve dolayısı ile savunmasız kalmışlar ve ‘açlık korkusu’nun pençesinde, rüzgârın önüne kattığı kuru yapraklar gibi oradan oraya savrulur olmuşlardır. Osman Nuri Koçtürk’ ün tespitlerine kaldığımız yerden devam edelim:
“...Kişiler üzerindeki fizyolojik ve psikolojik yıkıntıyı, toplumlar üzerinde aynen gerçekleştirmek için, sömürü bölgelerinde açlık psikozu yaratmayı, sonuçları bakımından savaşlardan daha etkin girişimler olarak niteleyen emperyalistler, şu günlerde açlık korkusunu sömürü bölgelerine yaymayı, savaş korkusu yaymaktan çok daha etkin ve yararlı görüyorlar.”
Zaman, zaman televizyonlarda gördüğümüz ve herkesi etkileyen, Afrika’dan açlık görüntülerini hatırlayalım: Her yaştan on binlerce aç ve yarı çıplak insan açık alanlarda kuyruklar halinde sıralanmışlar, ellerinde birer tas, uluslararası yardım kuruluşlarının (?) kaynattığı kazanlardan bir tas olsun kaynamış pirinç ya da darı bulamacı kapabilmek için saatlerdir bekleşmektedirler. Yüzleri sinek dolu, bir deri, bir kemik bebeklerin ve karnı şişmiş, ağlamaya bile mecali kalmamış küçük çocukların görüntüleri mutlaka herkesin hafızasında derin izler bırakmıştır. Bu görüntüler, genellikle kuzey yarım kürede, şehirlerde yaşayan geniş insan kitlelerini ‘açlık tehlikesi’nin gerçekliğine inandırmakta da önemli rol oynamıştır.
TARIMDAN KOPARILAN İNSANLAR ROBOTLAŞIYOR
Her türlü ‘geleneksel tarım’ faaliyetinden koparılmış, geniş alanlarda toplanmış bu insanların, toplumsal herhangi bir girişim gücü olamayacağı açıktır. Açlık ve ölüm korkusunun en çıplak bir şekilde pençesinde olan bu insanlar yaşayabilmek için tek umutları olan o yardım kuruluşlarının vasıtası ile batılı büyük devletlerin ellerine teslim olmuşlardır. Osman Nuri Koçtürk bu konuda şöyle diyor: “Açlık korkusunun etkisi altına sokulmuş bir toplumda, kişiler alışkanlıklarını, göreneklerini, örf ve adetleri ile çıkarlarının gereğini unutarak, her türlü baskı ve istismara elverişli bir davranış içine girerler. Bu duruma sokulmuş olan bir toplumu rastgele yiyeceklerle beslenmeye razı etmek ve gizli açlık ortamına itekleyerek zayıf düşürmek kolaydır. İkinci Dünya Savaşı sırasında, toplama kamplarında kötü beslenme koşulları altında kalmış şahıslar üzerinde yapılan geniş incelemeler ve savaştan sonra geri ülkeler insanları üzerinde yapılan araştırmalar sonunda, açlık korkusunun etkisi ve baskısı altına sokulmuş yarı aç insanların yeteneklerini kaybettikleri ve kendilerine verilen her emri itiraz etmeden yerine getiren robot insanlar olarak rahatça kullanılabilecekleri görülmüştür. Bu durum, daha önce Hindistan halkı üzerinde İngiliz’lerin uyguladıkları insafsız açlık projeleri dolayısıyle de gayet iyi biliniyordu…”
Burada ‘açlık korkusu’ ile varılmak istenen iki önemli hedefi görmüş oluyoruz. Birincisi: geniş kitleleri bu korku ortamında yardım bulma umudu ile topraklarından, alışageldikleri yaşam ortamından uzaklaştırarak, o bölgede tarımsal üretim faaliyetlerini tamamen felce uğratmaktır. Bu durum bir anda çok geniş alanlarda ani gıda maddeleri kıtlığı ortaya çıkarır. Bu olgu da kitlesel açlığı beraberinde getirir ki hedeflenen de budur. İkinci hedef ise, kitleleri bu yaratılmış olan korku ve panik ortamında, benliklerinden, öz güvenlerinden uzaklaştırarak kolay güdülür sürüler haline getirebilmektir ( örneğin Afrika’da olduğu gibi).
KORKU PSİKOLOJİSİYLE ELİNİ KANA SÜRMEDEN KAN DÖKENLER
Neticede bu ‘küresel güç’, dünya çapında geniş insan kitlelerinin yaşam biçimlerini, düşünce ve davranış biçimlerini onların geleneksel örf ve adetlerinden bağımsız olarak, kendi stratejik planları doğrultusunda yeniden tasarımlamak, dolayısı ile kitlelerin kaderini sımsıkı kendi elinde tutmak istiyor. Burada Osman Nuri Koçtürk’ün ‘Açlık Korkusu’ adlı eserinden uzunca bir bölümü daha aktarmak isterim. Koçtürk, 1970 de, tam 43 yıl önce, öyle diyor: “Gizli açlık ortamına iteklenmiş ve böylece sersemleştirilmiş olan topluluklar, Savaş korkusu, Açlık Korkusu, Hastalık Korkusu, kısacası Ölüm Korkusu ile karşı karşıya mutsuz bir hayat yaşar ve bundan dolayı varlıklarına sahip çıkamazlar. Sömürüye çok elverişli bir ortam olan koşullar altında bu zavallı insanlar alabildiğine sömürülmekte, korku sonucu değiştirmediği için, gene de açlıktan, sefaletten, hastalıktan ölmekte ve savaşlarda öne sürülerek birbirlerini boğazlamaktadırlar. Korku psikolojisi, her türlü cinayeti başkaları hesabına da olsa, işlemeye elverişli ruhi ortam yaratır. Dünya Barış’ını koruduklarını iddia edenler, kendi ellerini hiç kana sürmeden savaş korkusu’na düşürülmüş aç ve bilgisiz toplumları kendi hesabına çatıştırır ve birbirlerine kırdırırlar. Tıpkı bunun gibi dünyayı Açlıktan koruduklarını söyleyenler de ellerini sürmeden aç bir ülkeyi, başka bir aç ülkenin açlıktan kırdırılmasında aracı ve uygulayıcı olarak kullanabiliyorlar. Biefra’nın Nijerya tarafından aç bırakılması ve savaşlarda ölen insan sayısından daha çok insanın Biefra’da açlıktan ölüme sürüklenmiş bulunması, lüks otellerde açlığı önlemek için parlak nutuklar atanların eseridir ve olayların arkasında onların ellerini görmek mümkündür.”
KÜRESEL FİNANS OLİGARŞİSİNİN HEDEFİ: ‘TARIM SAVAŞI’
Sanırım konu anlaşılmıştır. Küresel Finans Oligarşisi’nin ( KFO) ana hedefi, en başta ‘açlık korkusu’ gibi psikolojik faktörler olmak üzere, diğer politik ve ekonomik faktörleri de kullanarak gıda maddeleri üretimini, diğer bir deyişle tarımsal üretim faaliyetlerini, dünya çapında kontrol altına almak ve belli bir hedefe yönlendirmektir. Kimlerin ne zaman ve nerede, ne kadar ve neler yiyebileceklerine karar verebilmek; günlük olarak belli bir miktar ve tarzda beslenme mecburiyetindeki milyarlarca insanı adeta gırtlağından sımsıkı tutabilmek gibi bir şeydir.
Bu yolla KFO’nun ana hedefi, geniş insan kitleleri üzerinde mutlak bir hâkimiyeti, gıda üzerinden devamlı kılmaktır. Bu sebeptendir ki çeşitli kıtalarda var olan tarımsal üretim ve ona dayanan değişik beslenme biçimlerini, oluşturmuş olduğu bir ana plan (master plan) doğrultusunda yeniden şekillendirmek ve standart hale getirmek amacındadır. Bu yeniden tasarımlanmış olan tarımsal üretim sistemini, etken ve devamlı kılabilmek için de kitlesel anlamda tüketimin niteliğini ve niceliğini belirlemek ve bütün gıda maddelerinin dağıtımını elde tutmak için dünya çapında bir savaş verilmektedir. Bildiğimiz toplu, tüfekli sıcak savaş bu ‘ana savaşın’ sadece bir parçasıdır. Bu savaş, ‘Tarım Savaşı’dır.
20 Aralık 2013 Cuma
ZAMANIN PAYINA DÜŞENİNDEN EKSİLMEK - NEZAHAT GÖCMEN
Hoş geldin Yeni yıl!
Kelebeğin yeni yılını merak etmişimdir hep. Nasıl bir zaman ayarlaması vardır? Hiç düşündünüz mü?
Her yıl umutlarımı yanıma katarak var gücümle yol alırım, sonsuzlukta. Heybeme doldurduklarımla…
Önüme serseler, geçmiş yıllarımı. Yirmi yaşma seslensem duyar mı? Seçebilsem, ayıklayabilsem hafızamdaki güzellikleri. Yeniden yaşamak istesem.
Yılbaşı da hayata karşı beklentilerimizi, yaşam doyumumuzu yeniden değerlendirmek, hayata karşı bakış açımızı yeniden gözden geçirmek için iyi bir fırsat oluyor. Mecburuz yaşamaya… Ayrılığın upuzun yollarında yürümek nasırlaştırırken yürekleri, umudun kapısını aralarız her yılbaşı.
365 gün 6 saatte, bir kez de olsa hayatıma dışarıdan bakma fırsatını buluyorum.
Küçücük şeylerle mutlu olan yüreğime teşekkürler. Tutup getirseler kaybettiklerimi…
Getirseler mi? Ben onlara yaklaşırken.
Yeniden bir umutla dediğimiz başlangıç. Her şeye rağmen yeni olduğu için umut doludur. Bilinmez içi. Bazen de yarım kalan hedeflere ulaşmanın mutluluğudur. Her yeni yıla birçok dilekle gireriz. Oysaki daha önce yaşadığımız yılların yoktur birbirinden farkı. Elimizden uçup giden fırsatlar, ahlarımız, eyvahlarımız gülecek bir şeyler bulduğumuz kesitler.
Bireysel ve toplumsal acılarımızı sevinçlerimizi, yapmadıklarımızı,yapamadıklarımızı, kırgınlıklarımızı geride bırakarak eski yıldan yeni yıla geçiş yaparız coşkuyla ya da sessizce.
Her ne kadar yılbaşı yeni bir başlangıcı ifade ediyorsa da geçmişteki yaşantımızdan bir anda kurtulup yepyeni bir hayata başlayacağımızı düşünmek, kendimiz kandırmaktan başka bir şey değildir.
Yeni yıl, bir önceki yıl kadar çabuk geçecek ve eskiyecek. Yeni umutlar vaad eden, yeni hedefler yaratan.
Yeni yıl sen bize bakma. Sana da hoşça kal diyeceğiz. Aldanma coşkulu parıltılı karşılamalara. Göz açıp kapayıncaya kadar geçeceksin. Gözyaşlarımız istemesek de süzülecek naifçe yanaklarımızdan. Kalabalıklar içinde geçerken samimiyetsiz gösteride bulunanlara değmeden geçmeyi başarabilecek miyiz?
Aslında senin de sonun belli. Kötülükler sürprizler, mutlu sonlar, acılar, hüzünler, tutkular, aşklar kaybetmeler, kazanmalar, ölümler, yeniden doğuşlar, bazen gri bazen renkli yüzünle geçip geçeceksin hayatımızdan… Dengeyi kurmak için İncinmeler nefretler illa ki olacak. Kaçırdıklarımız, yetişemediklerimiz. Yeni yerler görerek, yeni insanlar tanıyarak yıllar yelpazemiz biraz daha genişleyecek.
“Yıl yıla yakındır.” derdi annem. Ben büyüdüğümün farkındayım
Aslında sevinmek mi gerekiyor üzülmek mi? Düşünmek istemiyoruz galiba… Yaşamayı sevdiğimiz kadar gitmeyi, yaklaşmayı da seviyoruz farkında olmadan. Geride bıraktıklarımıza bakmadan.
Gönül yaşı ile biyolojik yaşın arası bir yıl daha açılıyor.
Yeni yıla girmek için günler sayarken kemik iliği bekleyerek hayata tutunan çocuklar için umudun ne demek olduğu, çok daha anlamlıdır.
Sevdiklerimizi arayalım. Geçmişe dönük sorgulamaları geride bırakarak. Her yenilenme sürecinde olduğu gibi umut ışıklarının parlaklığı göz kamaştırırken.
Teğet geçen şansımıza da selam olsun…
Dostlarımız, sevdiklerimiz, kahrettiklerimiz, sitemlerimizle, tanışacaklarımız, tanıştıklarımızla koskoca bir merhaba!
Zamanın payına düşeninden eksilmekse;
Bütün çocuklar gülmeli… Nefret söylemlerinin olmadığı, sevinç çığlıklarının her bir kişinin dünyasına yayılıp sarmaladığı, göz göre göre avuçlarımızdan uçup giden, fırsatların tekrar göz kırpması dileğiyle.
Normal bir yıl olsun…
Nezahat GÖCMEN
15 Aralık 2013 Pazar
Atiyi Karanlik Görerek Azmi Birakmak - Mehmet Akif ERSOY
Atiyi Karanlık Görerek Azmi Bırakmak
Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak...
Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.
Dünyâda inanmam, hani görsem de gözümle.
İmânı olan kimse gebermez bu ölümle:
Ey dipdiri meyyit, 'İki el bir baş içindir.'
Davransana... Eller de senin, baş da senindir!
His yok, hareket yok, acı yok... Leş mi kesildin?
Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin.
Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?
Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz?
Âtiyi karanlık görüvermekle apıştın?
Esbâbı elinden atarak ye'se yapıştın!
Karşında ziyâ yoksa, sağından, ya solundan
Tek bir ışık olsun buluver... Kalma yolundan.
Âlemde ziyâ kalmasa, halk etmelisin, halk!
Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk!
Herkes gibi dünyâda henüz hakk-i hayâtın
Varken, hani herkes gibi azminde sebâtın?
Ye's öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.
Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
Me'yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar
Lânetleme bir ukde-i hâtır ki: çözülmez...
En korkulu câni gibi ye'sin yüzü gülmez!
Mâdâm ki alçaklığı bir, ye's ile şirkin;
Mâdâm ki ondan daha mel'un daha çirkin
Bir seyyie yoktur sana; ey unsur- îman,
Nevmid olarak rahmet-i mev'ûd-u Hudâ'dan,
Hüsrâna rıza verme... Çalış... Azmi bırakma;
Kendin yanacaksan bile, evlâdını yakma!
Evler tünek olmuş, ötüyor bir sürü baykuş...
Sesler de: 'Vatan tehlikedeymiş... Batıyormuş! '
Lâkin, hani, milyonları örten şu yığından,
Tek kol da yapışsam demiyor bir taraftan!
Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.
Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar...
Uğraş ki: telâfi edecek bunca zarar var.
Feryâd ile kurtulması me'mûl ise haykır!
Yok, yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır!
'İş bitti... Sebâtın sonu yoktur! ' deme, yılma.
Ey millet-i merhûme, sakın ye'se kapılma.
14 Mart 1913
Mehmet Akif Ersoy
12 Aralık 2013 Perşembe
7 Aralık 2013 Cumartesi
YERLİ MALI YURDUN MALI “İHRACAT HAFTASI” KUTLANMALI - Nezahat GÖCMEN
12 – 18 Aralık haftasında kutladığımız belirli günler ve haftalardan en Fiskobirlik en kuruyemişli olanıdır.
Okullarda o günlerde yerli üretimler sergilenir ve topluca herkesin getirdiği yenir. Çocuklar; ülkesinde yetişen sebzeyi, meyveyi üretimi bilir, çiftçinin emeği üreticinin emeği çocuk beyinlerde algılanır. Annecikleri elleriyle yaptıkları börek, çörek ve kekler açık büfe görüntüsünde sıra sıra dizilir. Fındık fıstık karışımları o minicik midelere girmek için bekler… Öğretmen devreye girer ve sınıfta herkese eşitlik sağlamak amacıyla yiyecekleri paylaştırır.
“Yerli Malı Haftası” ithal ürüne karşı bir baş kaldırıdır.
Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı sebebiyle nerdeyse yok olan bir ekonomi ve ekilebilen sınırlı arazileriyle cumhuriyeti kurmaya çalışan Atatürk ve arkadaşlarının Türk halkını bilinçlendirmek için başlattığı hareketin bir sonucu olan bu hafta ilk olarak 12 Aralık 1929‘da Başbakan İnönü’nün Galatasaray lisesinde yaptığı bir konuşmada sözü geçmiş olup, tüketimde dışa bağımlılığı azaltmak, yerli malı tüketimini özendirmek ve yaygınlaştırmak için 1946 yılında kutlanmaya başlanmış haftadır. Bir diğer amacı da, tutumluluğu teşvik etmektir (savaş sonrası ekonomisi), zaten daha sonra adı "Tutum, Yatırım ve Türk Malları Haftası" olarak değiştirilmiştir.
Bir ülke için bireylerinin tutumlu olma, yabancı mallar yerine yerli mallar tüketme ve verimli bir şekilde yatırım araçlarını kullanma konularındaki bilinç seviyesi çok önemlidir. Bu bilinç seviyesi ülkenin ekonomisini yakından ilgilendirmektedir.
Tutum yatırım ve Türk Malları Haftası, ülke olarak tutumlu olmamız ve Türk malı kullanmamız gerektiğini hatırlatan bir fırsattır.
Tutum ve yatırım alışkanlığı küçük yaşlarda kazanılır. Ders araçlarını, giysilerini, harçlığını tutumlu kullanan, boşa akan su musluğu, gereksiz yanan lambayı kapatan çocuk, bu güzel alışkanlığı büyüyünce de devam ettirir. Okul çağlarında zamanı iyi değerlendirme alışkanlığı kazanan insan bu huyundan vazgeçmez. O nedenle çocukları küçük yaşlarda tutumlu olmaya özendirmeliyiz.
“Yerli malı yurdun malı,
Her Türk onu kullanmalı.”
Sözleri ile beyinde yok olmayacak şekilde yer edinir. Üstelik rolünü üstlendiğin meyve ile psikolojik bağ kurulur. Armut olmak zor gelir bazı öğrencilere.
Çocukları kafalarına hangi meyve oldularsa bir taç takılır. Başlar çocuk ezberlediği manisini okumaya:
Benim adım portakal…
Bik bik bik…
İlkokulda kutlanan bu etkinlikte, sanki yurtta elma armuttan başka hiçbir şey üretilmiyormuş gibi, herkesin getirdiği elma, üzüm gibi meyvelerle kutlandıktan sonra, koro halinde söylenen anlamlı söz öbeği olmaktan çıkmalı.
Nevşehir patatesinden lays, tüketirken,
Üzerimizdeki giysilerin Çin' den geldiği bir devirde, meyvekılığına giren öğrencilerle kutlanan bu hafta “İhracat Malları Haftası” olmalı.
İhracat Malları Haftası yapılsa, fuar etkinliği kıvamında? Ayrıca, yerli malları yılın elli iki haftasından bir haftalık zaman diliminde kutlanmasın. Parlak bir geleceğe yelken açalım.
Herkesin hayat felsefesini oluşturması durumunda ekonomiyi kalkındıracağına inandığım bu haftanın hepimizin ilkokul hayatı içinde hatırlanası güzel renklerden biridir ama amacına ulaşabildiği söylenebilir mi? Hayır.
Bu hafta, kutlanırken biraz daha düşünülmesi gerekir. Sıradan da olsa gönüllerimize taht kurandı, gelenekseldi. Bu haftamız dilerim ki; ayağında Converse ayakkabısı, elinde Starbucks etiketli kahve bardağıyla sınıfa giren ve teknolojik çağda kişisel iletilerinde kimseler yer vermediği için hatırında olmayan öğrenciler nedeniyle tarihin tozlu sayfalarına kalmasın.
Yerli malı tüketmek yetmez. Tam bağımsızlık gümrük birliğine son! İthalat ve İhracat devleştirilmeli.
Ürünün kime ait olduğuna, verilen paranın nereye gittiğini önemseyen nesiller yetişmesi dileğiyle…
1 Aralık 2013 Pazar
KÜRESELLESMENIN AGINA DÜSÜRÜLEN GÜZEL: TÜRKIYE
KÜRESELLESMENIN AGINA DÜSÜRÜLEN GÜZEL: TÜRKIYE
21. yüzyil küresellesmesi, dogrudan ulus-devletleri ve ulusal kimlikleri hedef almaktadir. 21.yüzyil küresellesme girisiminden, Türkiye acisindan günümüzde ABD´nin bütün yerküreyi icine alan küresellesme girisimi ile AB´nin simdilik belli bir cografya ile kisitli kalan küresellesme girisimini anlamak gerekmektedir.Her iki küresellesme girisimi de benzer söylemleri dillendirmekte ve Türkiye´yi ayni noktalardan vurmaktadir. Fakat, isin askeri ve ekonomik boyutu ile savas ve isgal sürecini gözönüne aldigimizda, ön plana cikan ABD küresellesmesi olmaktadir.(Atatürk Türkiye´sinin ulus-devletten federasyon yapisina gecisi ve parcalanisi konusunda emperyalist Bati´nin sehvetli bir isbirligi icersinde oldugunu ve istihbarat paylasimi ile ortak gladyo operasyonlari yaptigini burada kaydetmemiz gerekiyor. MG) Türkiye´de bazi cevrelerce ABD küresellesmesine teslimiyet, askeri ve ekonomik dayatmalarin bir geregi olarak algilanirken, AB küresellesmesi, bir medeniyet projesi olarak tanimlanmaktadir. Oysa, kendi aralarinda rekabet eden her ikisinin de sistemli bir sekilde ulus-devleti ve ulusal kimligi ortadan kaldirmaya calistigi kusku götürmez bir gercektir. AB ülkelerinin sömürgecilik tarihindeki yeri ve yakin dönemde Türkiye´ye dayattigi Sevr gercegi dikkate alindiginda, AB küresellesmesinin hic de kücümsenemeyecegi görülecektir. Her iki girisimin de kendi iclerinde "din", "ulus", "dil", "devlet" kavramlari cercevesinde bütünlesmeyi, homojenlesmeyi öngörürken "öteki"lere ayrismayi, bölünmeyi öngörmesi de dikkat cekicidir. Nitekim Almanya, kendi bünyesinde yasayan Türkleri, Alman vatandasi olmaya ve Alman diliyle kültürüne entegre olmaya tesvik ederken, Türkiye´deki Kürtleri, Cerkesleri, Alevileri Türkiye Cumhuriyeti Devleti yani, "Kemalist devlet"le baglarini koparmalari yönünde örgütlemekte, kiskirtmaktadir. Ayni Almanya, Türkiye´de yasayan Almanlarin haklarinin sonuna kadar korunmasini talep ederken, Türklerin AB ülkelerinde serbestce dolasmalarina razi olmamaktadir.
Ister ABD´nin askeri ve ekonomik gücü ile dayattigi küresellesme girisimi, isterse AB´nin "medeniyet projesi" diye allanip pullanan girisimi olsun, siyasi, askeri ve ekonomik alanlarda bagimsizligini 1940´li yillardan bu yana hizla kaybeden ve daha bir bagimli hale gelen Türkiye´yi her anlamda olumsuz sekilde etkilemektedir. AB´ye üyeligi, baslangicta sadece ekonomik baglamda ele alan Türkiye, günümüzde hazirladigi uyum paketleri ve ulusal programlarla kendi eliyle tek uluslu, tek dilli, tek vatanli, tek bayrakli yapisina, yani, Mustafa Kemal Atatürk ideolojisine son vermektedir. AB projesinin ABD tarafindan da sistemli bir sekilde desteklendigi gün gibi ortadadir. Hatta bu nedenle, Türkiye´nin hemen her anlamda AB ile ABD arasinda paylasildigi iddialari ciddi sekilde tartisilmaktadir. Marshall plani ile Amerikan emperyalizminin agina düsürülen Türkiye, Gümrük Birligi anlasmasi ve cikarilan uyum yasalariyla Sevr´in dayaticisi Avrupa ülkelerinin kucagina da itilmistir.
Türkiye´nin bölünme tehlikesine dogru sürüklendigini görüp de harekete gecenleri statükocu, gerici-Kemalist, soven-irkci, ice kapanmaci vs. diye damgalamaya calisanlar, ellerindeki devlet imkanlarini ve kitle iletisim araclari üstünlügünü sonuna kadar kullanmaktadirlar. Özellikle de yabanci örgütlerin (Vakif, dernek vs.) maddi ve manevi destegini arkasinda bulan bu cevre, önce ulus-devleti, ulusal kimligi acik bir sekilde tartisma konusu haline getirmis, daha sonra da üzerine toprak atar konuma gelmistir. TSK´ne yönelik iceriden ve disaridan kusatma girisimlerinin belli ölcüde netice vermis olmasi ve belli cevrelerce Türk Ordusu´nun "en degerli ihrac ürünü" ve Türkiye´nin dis borc batagindan kurtulmasiyla kredi musluklarinin acilmasinda en önemli koz olarak görülmeye baslanmasi, ulus-devletin en güclü hamisi olan TSK´ni gercek görevini yerine getirmede zorlar hale getirmistir.
ABD ve AB kaynakli girisimleri dayatan ve destekleyen cevrelerin israrla gündemde tuttuklari görüslerin basinda, ulus-devlet sisteminin (onlara göre versiyonu "Kemalist sistem"dir) alt kimlikleri yok ettigi, "sanal" bir Türk kimligini diger etnisitelere dayattigi ve bunun da demokratiklesmenin önünü tikadigi görüsü gelmektedir. ABD´nin 11 Eylül saldirisindan sonra izledigi uluscu, bütünlestirici ve "öteki"ni dislayici politikalari ile AB´nin bütün Avrupalilari, AB´nin ortak degerleri olarak sundugu Hristiyanlik ve Avrupalilik kimligi etrafinda birlestirmeyi amaclayan ve "öteki"ni kendi degerler sistemine uymaya zorlayan politikalari gözönüne getirildiginde, küresellesmenin arkasindaki güclerin Türkiye, Orta Dogu, Orta Asya, Uzak Dogu ve Güney Dogu Asya´ya yönelik bu tür dayatmalarinin neyi amacladigi daha iyi anlasilacaktir. Hedef ülkelerdeki siyasileri, sanayicileri, basin kuruluslarini ve "sivil toplum örgütleri" ni cesitli yöntemlerle etki altina alan ABD ve AB merkezli büyük gücler, gecmis dönemlerde yine kendilerinin dayattigi ekonomik ve siyasi politikalar neticesinde köseye sikismis olan hedef ülkelerin bunalim ve caresizliklerini sonuna kadar kullanmakta, Türkiye gibi güclü orduya sahip olan bazi ülkelere, ordularini, ABD ve AB´nin hizmetine sunmalari gerektigini dikte edebilmektedirler. 19. ve 20. yüzyillarda hedef ülkelerdeki etnileri ustalikla harekete gecirebilen ve herhangi bir direnis karsisinda bu etnileri besinci kol faaliyetlerinde kullanmayi basarabilen AB ülkelerinin, özellikle de Almanya´nin Türkiye´yi tehdit eden yasadisi örgütleri kollamaktaki israrini anlamk icin terör ve uluslararasi iliskiler uzmani olmaya gerek yoktur. Kabul edilmelidir ki, küresellesmenin arkasindaki gücler, her türlü besinci kol faaliyetlerinden basariyla istifade edebildikleri gibi, terör örgütlerini de taseron olarak kullanmaktan cekinmemektedirler. Olusturduklari küresel örgütlenmelerle, siyasi ve ekonomik alanlarda terör estiren bu gücler, 20. ve 21. yüzyilin en güclü silahlarindan olan demokrasi ve insan haklari emperyalizmini, hedef ülkelerin sosyolojik dokusunu bozmak icin acimasizca devreye sokmaktadirlar. Türkiye gibi, farkli etnik kökenden gelenlerin rahatkikla devletin tüm kademelerinde görev yapabildigi bir ülkeye, önce Kürt realitesinin taninmasi, ardidan da taninan realiteye her türlü haklarin verilmesi yönünde baskilar yapilmis, baskilardan önemli kazanimlar elde edilmistir. Ne yazik ki, baskilar ve yürütülen basarisiz politikalar neticesinde, Türkiye, Türklerin kan ve can pahasina elde ettigi haklarinin irili ufakli farkli etnik gruplara devredildigi bir ülke konumuna getirilmistir. Masum taleplerle baslatilan sürec, demokrasi ve insan haklari boyutunu coktan asmis, ayrilma ve ayri devlet kurma taleplerinin acik bir sekilde dillendirildigi bir noktaya gelmistir. Gelinen noktanin korkunclugu, besinci kol rolünü üstlenen siyasiler ve basin kuruluslari tarafindan halktan gizlenmekte, hakin bir bölümü de duyarsizligini israrla sürdürmektedir. Türkiye´de, önce ulus-devletin temelleri zayiflatilmis, bir süre sonra da Ankara, cok uluslu sirketlerle küresellesmeci güclerin taleplerini onaylayan bir merkez haline getirilmistir. Savunma araclarindan sistemli bir sekilde mahrum birakilan Türkiye, küresel talepleri yerine getirme telasina düserken, farkli etnik gruplar da küresel gücler sayesinde akitilan cesmeden küplerini doldurma telasi icersine girmislerdir.
Türkiye´de bir yandan alt kimlikler ön plana cikarilirken diger yandan da Türk kimligi "resmi tarih", ya da "resmi yalan" baglaminda sorgulanmaya baslanmis, toplumun tarih, kültür ve dil alanlarinda ortaya konulan gerceklere kuskuyla (sözü edilen kuskuculuk, bilimsel kuskuculuktan cok, her ne olursa olsun reddedici bir yaklasimi iceren kuskuculuktur) bakmasi saglanmak istenmistir. Mustafa Kemal Atatürk zamaninda kurulan "Türk Tarih Kurumu" ve "Türk Dil Kurumu" gibi son derece önemli kurumlar, Kemalist Türkiye´nin toplum mühendisligi ile sanal bir ulus yaratma projesinin merkezleri olarak gösterilerek yerlerine AB´nin "medeniyet projesi"ne uygun alternatif kurumlar ikame edilmeye calisilmaktadir. Alman enstitüleri ile birlikte tarihi, AB kriterleri dogrultusunda yeniden yorumlama isini yürüten "Tarih Vakfi" ile, üzerine hic de vazife olmadigi halde tarih kitaplari yazdiran TÜSIAD´i bu noktada zikretmek gerekmektedir. Evliya Celebi´nin Seyahatnamesi ile Ulubatli Hasan adindan yola cikilarak Türklerin tarihinin efsane ve yalanlarla dolu oldugu izlenimi verilmeye calisilmakta, bunun icin de küresel güclerin kompradorlugunu yapan holdinglerin cikardigi gazetelerde tarih yazilari yazan amatör ve akademik kalemler devreye sokulmaktadir.Bilinen bir gercektir ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti´nin Türk tarihine yaklasimi, ulus-devletci bir yaklasim icermektedir. "Yeni Osmanlicilik"in ulus-devletin alternatifi olarak gündeme getirildigi ve Amerika´nin eski Osmanli cografyasina yönelik politikalariyla örtüstügü de bilinen bir husustur. Bu noktada, "Yeni Osmanlicilik" akiminin, hem etnik ve dinsel taleplerini hayata gecirmek isteyen cevrelerin hem de Türkiye Cumhuriyeti Devleti´ni ulus-devlet yapisindan uzaklastirmak isteyen küresel güclerin cikarlarina hizmet ettigini ifade etmek gerekmektedir. Mustafa Kemal Atatürk döneminin tarih yaklasimini "sanal" bir Türk kimligi ya da Türk ulusu meydana getirmeyi amaclayan irkci bir yaklasim olarak nitelendirenlerin ileri sürdükleri yaklasimlar, Türklerin tarihi daha objektif ve daha dogru sekilde ögrenmelerine hizmet etmeyi amaclamamaktadir.Unutulmamalidir ki, tarihi, küresel güclerin Türkiye´ye yönelik talepleri ve dayatmalari dogrultusunda yorumlamak isteyenlerin, Atatürk dönemindeki yaklasim hakkinda herhangi bir elestiride bulunmaya haklari olmayacaktir.
Küresellesme dalgalariyla AB kriterlerinin ulus-devleti temelinden sarstigi günümüzde, aga düsürülen Türkiye´den talep edilenler arasinda Türkcenin yaninda diger "dil" ve " lehce"lerle de egitim ve yayin yapma özgürlügünün taninmasidir. Nitekim, son düzenlemelerle bu "özgürlükler" taninmis, Türkcenin tek devlet, egitim, kültür ve yayin dili olma vasfi büyük oranda asindirilmistir. Ulus-devletin vazgecilemez niteliklerinden olan Türkcenin yaninda diger "dil" ve "lehce"lerin de taninmasi, durumu icinden cikilamaz noktaya götürmüstür. Görevi, Türk dilinin gecmisini, zenginligini ortaya koymaya, Türk dilini gelistirmeye ve korumaya yönelik calismalar yapmak olan "Türk Dil Kurumu" nun adinin da "Anadolu Dilleri Kurumu"na dönüstürülebilecegini düsünmek hic de imkansiz olmasa gerek. Daha zikrederken bile tüyleri diken diken eden muhtemel gelismelerin "Türk Tarih Kurumu" bünyesinde de gerceklesebilecegini düsünmek mümkündür. Ulus-devlet modelinden vazgecmek, Türkler aleyhine korkunc gelismelerin yasanmasi anlamina gelecektir.
Özellikle 19. yüzyilda Ingiliz liberalizminin etkisiyle hedef ülkelerde popüler hale getirilmeye calisilan "adem-i merkeziyetcilik"in yerel yönetimleri güclendirme ve Ankara´nin yetkilerini yerel yönetimlere devretme adi altinda yeniden gündeme getirilmesi "Eyalet sistemi"ne gecis icin merkezin yetkilerini yerel yönetimlere devredilmesi, yerel yönetimlerin sinirlari icinde yasayan topluluklarin dillerini, kültürlerini, inanclarini, ayrilikci hareketlerini güclendirir ve Türkiye´nin dogusu ve güneydogusundaki 1071´in de cok öncesine uzanan Türk varligini bütünüyle yok sayar bir sekilde arastirip gelistirme girisimlerini gündeme getirecektir. Bu da dogal olarak ulus-devletin ortadan kalkmasini saglayacaktir.
Sonuc
Ulus-devletlerin ortadan kaldirilmasina ve buna bagli olarak ulusal kimliklerin parcalanmasina yönelik girisimlere ve bunlarin olumsuz etkilerine, Türkiye bazinda daha pek cok örnegi vermek mümkündür. Aci olani da, yasanan sürecin Türkiye´deki siyasetci, is adami, aydin, gazeteci ve üniversite hocalarindan olusan belli cevrelerce de kayitsiz sartsiz desteklenmesidir. Yasanan sürecin Türkleri 19 Mayis 1919 öncesi sartlarina getiren sürece cok benzedigi, hatta, cok daha vahim oldugu artik gizlenemez bir gercektir. 1940´li yillardan beri izledigi siyasi, ekonomik ve kültürel politikalar sonucunda gittikce bagimli bir hale gelen Türkiye´nin önüne tek cikis yolu olarak teslimiyetin, ipini kendi eliyle cekmenin konuldugu günümüzde, Türklerin acilen köklü cözüm önerileri üretmeleri gerekmektedir. Cözüm yollari üretmedikleri ve hizla hayata gecirmedikleri takdirde Türkleri, Sevr´in yeni versiyonu anlamina gelecek "Anadolu Federe Devleti" ya da "Anadolu Konfederasyonu"nun verilen haklarla yetinen siradan bir unsuruna dönüsme tehlikesi bekleyecektir. Gelinen nokta, Türkler acisindan hic de iyi bir nokta degildir. Fakat bu, Türkleri bütünüyle umutsuzluga sevk etmemelidir. Yasanan her büyük felaket, sikinti ve acinin yaninda düsünmeyi, hal careleri aramayi da getirmistir. Türkler, yeni yeni acilarla tanistikca ve isin sonunun yok olusa dogru gittigini gördükce, bugüne kadar sirtlarini dayadiklari ve dediklerini yerine getirdikleri sürece karinlarini doyuracaklarina inandiklari ABD ve AB´nin kendi siyasi ve ekonomik cikarlarindan baska bir sey düsünmedigini anlayacaklardir. Anladiklari andan itibaren de kendilerini kurtarmak adina diriltmeleri gereken ruhun "Kuva-yi Milliye ruhu" oldugunu bilecekler, kurtulusun Mustafa Kemal Atatürk ilke ve devrimlerine yeniden sahip cikmaktan ve günün sartlarina göre yeniden hayata gecirmekten gectigini göreceklerdir. Türkler, baskalarinin kendi cikarlari adina "lejyoner birlikleri" olarak görmeyi arzuladiklari ordularina sahip cikmak, ordunun Türklerin geleceginin teminati olmaktan cikarilmasini engellemek durumundadirlar. Bireysel ve toplumsal bazda her alanda üzerine düsen isi layikiyla yerine getiren, dünyanin yeni sartlarini ve gerekliliklerini iyi anlayan ve bu dogrultuda donanan, toplumsal dayanisma ruhunu yeniden canlandiran, Mustafa Kemal Atatürk´ün her daim dile getirdigi iyi hasletleri yeniden kendisinde toplayan Türkler, yasanan olumsuz süreci tersine döndürerek hem kendilerinin hem de dünyanin özlemini cektigi huzur ve refah ortamini yeniden yaratabileceklerdir. Bilinmelidir ki, dünyanin bekledigi huzur, refah ve baris ortami, insanlik icin vazgecilemez olan temel degerleri bile siyasi ve ekonomik cikarlari ugruna sömürgeciligin temel araclari haline getirn, küresellesme adi altinda yerkürenin önemli bir kismini, tipki 19. yüzyilda oldugu gibi, beyaz adamin egemenlik alani haline getirmeye calisan, zenginlestikce yoksullastiran, mutlu oldukca mutsuz kilan batili unsurlar tarafindan saglanamayacaktir. Bunu ancak, tarihin daha önce de birkac kez sahit oldugu üzere, Türkler basarabileceklerdir. Özgür, bagimsiz, onurlu ve güclü bir gelecek ile bagimli, onursuz ve gücsüz bir gelecek arasinda tercih yapmak durumunda olan Türkler, eger birinci secenegi tercih edeceklerse derhal kollari sivayip calismaya baslamak zorundadirlar. Kölelesip onursuzca yasamak yerine, istiklali ve onurlu bir yasami tercih edenler icin, bikip usanmadan calismaktan baska bir yol da yoktur!
(*)Doc.Dr.Mehmet Aca - Küresellesen Dünya ve Türk Kimligi sayfa 73-85 den alinti...
21. yüzyil küresellesmesi, dogrudan ulus-devletleri ve ulusal kimlikleri hedef almaktadir. 21.yüzyil küresellesme girisiminden, Türkiye acisindan günümüzde ABD´nin bütün yerküreyi icine alan küresellesme girisimi ile AB´nin simdilik belli bir cografya ile kisitli kalan küresellesme girisimini anlamak gerekmektedir.Her iki küresellesme girisimi de benzer söylemleri dillendirmekte ve Türkiye´yi ayni noktalardan vurmaktadir. Fakat, isin askeri ve ekonomik boyutu ile savas ve isgal sürecini gözönüne aldigimizda, ön plana cikan ABD küresellesmesi olmaktadir.(Atatürk Türkiye´sinin ulus-devletten federasyon yapisina gecisi ve parcalanisi konusunda emperyalist Bati´nin sehvetli bir isbirligi icersinde oldugunu ve istihbarat paylasimi ile ortak gladyo operasyonlari yaptigini burada kaydetmemiz gerekiyor. MG) Türkiye´de bazi cevrelerce ABD küresellesmesine teslimiyet, askeri ve ekonomik dayatmalarin bir geregi olarak algilanirken, AB küresellesmesi, bir medeniyet projesi olarak tanimlanmaktadir. Oysa, kendi aralarinda rekabet eden her ikisinin de sistemli bir sekilde ulus-devleti ve ulusal kimligi ortadan kaldirmaya calistigi kusku götürmez bir gercektir. AB ülkelerinin sömürgecilik tarihindeki yeri ve yakin dönemde Türkiye´ye dayattigi Sevr gercegi dikkate alindiginda, AB küresellesmesinin hic de kücümsenemeyecegi görülecektir. Her iki girisimin de kendi iclerinde "din", "ulus", "dil", "devlet" kavramlari cercevesinde bütünlesmeyi, homojenlesmeyi öngörürken "öteki"lere ayrismayi, bölünmeyi öngörmesi de dikkat cekicidir. Nitekim Almanya, kendi bünyesinde yasayan Türkleri, Alman vatandasi olmaya ve Alman diliyle kültürüne entegre olmaya tesvik ederken, Türkiye´deki Kürtleri, Cerkesleri, Alevileri Türkiye Cumhuriyeti Devleti yani, "Kemalist devlet"le baglarini koparmalari yönünde örgütlemekte, kiskirtmaktadir. Ayni Almanya, Türkiye´de yasayan Almanlarin haklarinin sonuna kadar korunmasini talep ederken, Türklerin AB ülkelerinde serbestce dolasmalarina razi olmamaktadir.
Ister ABD´nin askeri ve ekonomik gücü ile dayattigi küresellesme girisimi, isterse AB´nin "medeniyet projesi" diye allanip pullanan girisimi olsun, siyasi, askeri ve ekonomik alanlarda bagimsizligini 1940´li yillardan bu yana hizla kaybeden ve daha bir bagimli hale gelen Türkiye´yi her anlamda olumsuz sekilde etkilemektedir. AB´ye üyeligi, baslangicta sadece ekonomik baglamda ele alan Türkiye, günümüzde hazirladigi uyum paketleri ve ulusal programlarla kendi eliyle tek uluslu, tek dilli, tek vatanli, tek bayrakli yapisina, yani, Mustafa Kemal Atatürk ideolojisine son vermektedir. AB projesinin ABD tarafindan da sistemli bir sekilde desteklendigi gün gibi ortadadir. Hatta bu nedenle, Türkiye´nin hemen her anlamda AB ile ABD arasinda paylasildigi iddialari ciddi sekilde tartisilmaktadir. Marshall plani ile Amerikan emperyalizminin agina düsürülen Türkiye, Gümrük Birligi anlasmasi ve cikarilan uyum yasalariyla Sevr´in dayaticisi Avrupa ülkelerinin kucagina da itilmistir.
Türkiye´nin bölünme tehlikesine dogru sürüklendigini görüp de harekete gecenleri statükocu, gerici-Kemalist, soven-irkci, ice kapanmaci vs. diye damgalamaya calisanlar, ellerindeki devlet imkanlarini ve kitle iletisim araclari üstünlügünü sonuna kadar kullanmaktadirlar. Özellikle de yabanci örgütlerin (Vakif, dernek vs.) maddi ve manevi destegini arkasinda bulan bu cevre, önce ulus-devleti, ulusal kimligi acik bir sekilde tartisma konusu haline getirmis, daha sonra da üzerine toprak atar konuma gelmistir. TSK´ne yönelik iceriden ve disaridan kusatma girisimlerinin belli ölcüde netice vermis olmasi ve belli cevrelerce Türk Ordusu´nun "en degerli ihrac ürünü" ve Türkiye´nin dis borc batagindan kurtulmasiyla kredi musluklarinin acilmasinda en önemli koz olarak görülmeye baslanmasi, ulus-devletin en güclü hamisi olan TSK´ni gercek görevini yerine getirmede zorlar hale getirmistir.
ABD ve AB kaynakli girisimleri dayatan ve destekleyen cevrelerin israrla gündemde tuttuklari görüslerin basinda, ulus-devlet sisteminin (onlara göre versiyonu "Kemalist sistem"dir) alt kimlikleri yok ettigi, "sanal" bir Türk kimligini diger etnisitelere dayattigi ve bunun da demokratiklesmenin önünü tikadigi görüsü gelmektedir. ABD´nin 11 Eylül saldirisindan sonra izledigi uluscu, bütünlestirici ve "öteki"ni dislayici politikalari ile AB´nin bütün Avrupalilari, AB´nin ortak degerleri olarak sundugu Hristiyanlik ve Avrupalilik kimligi etrafinda birlestirmeyi amaclayan ve "öteki"ni kendi degerler sistemine uymaya zorlayan politikalari gözönüne getirildiginde, küresellesmenin arkasindaki güclerin Türkiye, Orta Dogu, Orta Asya, Uzak Dogu ve Güney Dogu Asya´ya yönelik bu tür dayatmalarinin neyi amacladigi daha iyi anlasilacaktir. Hedef ülkelerdeki siyasileri, sanayicileri, basin kuruluslarini ve "sivil toplum örgütleri" ni cesitli yöntemlerle etki altina alan ABD ve AB merkezli büyük gücler, gecmis dönemlerde yine kendilerinin dayattigi ekonomik ve siyasi politikalar neticesinde köseye sikismis olan hedef ülkelerin bunalim ve caresizliklerini sonuna kadar kullanmakta, Türkiye gibi güclü orduya sahip olan bazi ülkelere, ordularini, ABD ve AB´nin hizmetine sunmalari gerektigini dikte edebilmektedirler. 19. ve 20. yüzyillarda hedef ülkelerdeki etnileri ustalikla harekete gecirebilen ve herhangi bir direnis karsisinda bu etnileri besinci kol faaliyetlerinde kullanmayi basarabilen AB ülkelerinin, özellikle de Almanya´nin Türkiye´yi tehdit eden yasadisi örgütleri kollamaktaki israrini anlamk icin terör ve uluslararasi iliskiler uzmani olmaya gerek yoktur. Kabul edilmelidir ki, küresellesmenin arkasindaki gücler, her türlü besinci kol faaliyetlerinden basariyla istifade edebildikleri gibi, terör örgütlerini de taseron olarak kullanmaktan cekinmemektedirler. Olusturduklari küresel örgütlenmelerle, siyasi ve ekonomik alanlarda terör estiren bu gücler, 20. ve 21. yüzyilin en güclü silahlarindan olan demokrasi ve insan haklari emperyalizmini, hedef ülkelerin sosyolojik dokusunu bozmak icin acimasizca devreye sokmaktadirlar. Türkiye gibi, farkli etnik kökenden gelenlerin rahatkikla devletin tüm kademelerinde görev yapabildigi bir ülkeye, önce Kürt realitesinin taninmasi, ardidan da taninan realiteye her türlü haklarin verilmesi yönünde baskilar yapilmis, baskilardan önemli kazanimlar elde edilmistir. Ne yazik ki, baskilar ve yürütülen basarisiz politikalar neticesinde, Türkiye, Türklerin kan ve can pahasina elde ettigi haklarinin irili ufakli farkli etnik gruplara devredildigi bir ülke konumuna getirilmistir. Masum taleplerle baslatilan sürec, demokrasi ve insan haklari boyutunu coktan asmis, ayrilma ve ayri devlet kurma taleplerinin acik bir sekilde dillendirildigi bir noktaya gelmistir. Gelinen noktanin korkunclugu, besinci kol rolünü üstlenen siyasiler ve basin kuruluslari tarafindan halktan gizlenmekte, hakin bir bölümü de duyarsizligini israrla sürdürmektedir. Türkiye´de, önce ulus-devletin temelleri zayiflatilmis, bir süre sonra da Ankara, cok uluslu sirketlerle küresellesmeci güclerin taleplerini onaylayan bir merkez haline getirilmistir. Savunma araclarindan sistemli bir sekilde mahrum birakilan Türkiye, küresel talepleri yerine getirme telasina düserken, farkli etnik gruplar da küresel gücler sayesinde akitilan cesmeden küplerini doldurma telasi icersine girmislerdir.
Türkiye´de bir yandan alt kimlikler ön plana cikarilirken diger yandan da Türk kimligi "resmi tarih", ya da "resmi yalan" baglaminda sorgulanmaya baslanmis, toplumun tarih, kültür ve dil alanlarinda ortaya konulan gerceklere kuskuyla (sözü edilen kuskuculuk, bilimsel kuskuculuktan cok, her ne olursa olsun reddedici bir yaklasimi iceren kuskuculuktur) bakmasi saglanmak istenmistir. Mustafa Kemal Atatürk zamaninda kurulan "Türk Tarih Kurumu" ve "Türk Dil Kurumu" gibi son derece önemli kurumlar, Kemalist Türkiye´nin toplum mühendisligi ile sanal bir ulus yaratma projesinin merkezleri olarak gösterilerek yerlerine AB´nin "medeniyet projesi"ne uygun alternatif kurumlar ikame edilmeye calisilmaktadir. Alman enstitüleri ile birlikte tarihi, AB kriterleri dogrultusunda yeniden yorumlama isini yürüten "Tarih Vakfi" ile, üzerine hic de vazife olmadigi halde tarih kitaplari yazdiran TÜSIAD´i bu noktada zikretmek gerekmektedir. Evliya Celebi´nin Seyahatnamesi ile Ulubatli Hasan adindan yola cikilarak Türklerin tarihinin efsane ve yalanlarla dolu oldugu izlenimi verilmeye calisilmakta, bunun icin de küresel güclerin kompradorlugunu yapan holdinglerin cikardigi gazetelerde tarih yazilari yazan amatör ve akademik kalemler devreye sokulmaktadir.Bilinen bir gercektir ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti´nin Türk tarihine yaklasimi, ulus-devletci bir yaklasim icermektedir. "Yeni Osmanlicilik"in ulus-devletin alternatifi olarak gündeme getirildigi ve Amerika´nin eski Osmanli cografyasina yönelik politikalariyla örtüstügü de bilinen bir husustur. Bu noktada, "Yeni Osmanlicilik" akiminin, hem etnik ve dinsel taleplerini hayata gecirmek isteyen cevrelerin hem de Türkiye Cumhuriyeti Devleti´ni ulus-devlet yapisindan uzaklastirmak isteyen küresel güclerin cikarlarina hizmet ettigini ifade etmek gerekmektedir. Mustafa Kemal Atatürk döneminin tarih yaklasimini "sanal" bir Türk kimligi ya da Türk ulusu meydana getirmeyi amaclayan irkci bir yaklasim olarak nitelendirenlerin ileri sürdükleri yaklasimlar, Türklerin tarihi daha objektif ve daha dogru sekilde ögrenmelerine hizmet etmeyi amaclamamaktadir.Unutulmamalidir ki, tarihi, küresel güclerin Türkiye´ye yönelik talepleri ve dayatmalari dogrultusunda yorumlamak isteyenlerin, Atatürk dönemindeki yaklasim hakkinda herhangi bir elestiride bulunmaya haklari olmayacaktir.
Küresellesme dalgalariyla AB kriterlerinin ulus-devleti temelinden sarstigi günümüzde, aga düsürülen Türkiye´den talep edilenler arasinda Türkcenin yaninda diger "dil" ve " lehce"lerle de egitim ve yayin yapma özgürlügünün taninmasidir. Nitekim, son düzenlemelerle bu "özgürlükler" taninmis, Türkcenin tek devlet, egitim, kültür ve yayin dili olma vasfi büyük oranda asindirilmistir. Ulus-devletin vazgecilemez niteliklerinden olan Türkcenin yaninda diger "dil" ve "lehce"lerin de taninmasi, durumu icinden cikilamaz noktaya götürmüstür. Görevi, Türk dilinin gecmisini, zenginligini ortaya koymaya, Türk dilini gelistirmeye ve korumaya yönelik calismalar yapmak olan "Türk Dil Kurumu" nun adinin da "Anadolu Dilleri Kurumu"na dönüstürülebilecegini düsünmek hic de imkansiz olmasa gerek. Daha zikrederken bile tüyleri diken diken eden muhtemel gelismelerin "Türk Tarih Kurumu" bünyesinde de gerceklesebilecegini düsünmek mümkündür. Ulus-devlet modelinden vazgecmek, Türkler aleyhine korkunc gelismelerin yasanmasi anlamina gelecektir.
Özellikle 19. yüzyilda Ingiliz liberalizminin etkisiyle hedef ülkelerde popüler hale getirilmeye calisilan "adem-i merkeziyetcilik"in yerel yönetimleri güclendirme ve Ankara´nin yetkilerini yerel yönetimlere devretme adi altinda yeniden gündeme getirilmesi "Eyalet sistemi"ne gecis icin merkezin yetkilerini yerel yönetimlere devredilmesi, yerel yönetimlerin sinirlari icinde yasayan topluluklarin dillerini, kültürlerini, inanclarini, ayrilikci hareketlerini güclendirir ve Türkiye´nin dogusu ve güneydogusundaki 1071´in de cok öncesine uzanan Türk varligini bütünüyle yok sayar bir sekilde arastirip gelistirme girisimlerini gündeme getirecektir. Bu da dogal olarak ulus-devletin ortadan kalkmasini saglayacaktir.
Sonuc
Ulus-devletlerin ortadan kaldirilmasina ve buna bagli olarak ulusal kimliklerin parcalanmasina yönelik girisimlere ve bunlarin olumsuz etkilerine, Türkiye bazinda daha pek cok örnegi vermek mümkündür. Aci olani da, yasanan sürecin Türkiye´deki siyasetci, is adami, aydin, gazeteci ve üniversite hocalarindan olusan belli cevrelerce de kayitsiz sartsiz desteklenmesidir. Yasanan sürecin Türkleri 19 Mayis 1919 öncesi sartlarina getiren sürece cok benzedigi, hatta, cok daha vahim oldugu artik gizlenemez bir gercektir. 1940´li yillardan beri izledigi siyasi, ekonomik ve kültürel politikalar sonucunda gittikce bagimli bir hale gelen Türkiye´nin önüne tek cikis yolu olarak teslimiyetin, ipini kendi eliyle cekmenin konuldugu günümüzde, Türklerin acilen köklü cözüm önerileri üretmeleri gerekmektedir. Cözüm yollari üretmedikleri ve hizla hayata gecirmedikleri takdirde Türkleri, Sevr´in yeni versiyonu anlamina gelecek "Anadolu Federe Devleti" ya da "Anadolu Konfederasyonu"nun verilen haklarla yetinen siradan bir unsuruna dönüsme tehlikesi bekleyecektir. Gelinen nokta, Türkler acisindan hic de iyi bir nokta degildir. Fakat bu, Türkleri bütünüyle umutsuzluga sevk etmemelidir. Yasanan her büyük felaket, sikinti ve acinin yaninda düsünmeyi, hal careleri aramayi da getirmistir. Türkler, yeni yeni acilarla tanistikca ve isin sonunun yok olusa dogru gittigini gördükce, bugüne kadar sirtlarini dayadiklari ve dediklerini yerine getirdikleri sürece karinlarini doyuracaklarina inandiklari ABD ve AB´nin kendi siyasi ve ekonomik cikarlarindan baska bir sey düsünmedigini anlayacaklardir. Anladiklari andan itibaren de kendilerini kurtarmak adina diriltmeleri gereken ruhun "Kuva-yi Milliye ruhu" oldugunu bilecekler, kurtulusun Mustafa Kemal Atatürk ilke ve devrimlerine yeniden sahip cikmaktan ve günün sartlarina göre yeniden hayata gecirmekten gectigini göreceklerdir. Türkler, baskalarinin kendi cikarlari adina "lejyoner birlikleri" olarak görmeyi arzuladiklari ordularina sahip cikmak, ordunun Türklerin geleceginin teminati olmaktan cikarilmasini engellemek durumundadirlar. Bireysel ve toplumsal bazda her alanda üzerine düsen isi layikiyla yerine getiren, dünyanin yeni sartlarini ve gerekliliklerini iyi anlayan ve bu dogrultuda donanan, toplumsal dayanisma ruhunu yeniden canlandiran, Mustafa Kemal Atatürk´ün her daim dile getirdigi iyi hasletleri yeniden kendisinde toplayan Türkler, yasanan olumsuz süreci tersine döndürerek hem kendilerinin hem de dünyanin özlemini cektigi huzur ve refah ortamini yeniden yaratabileceklerdir. Bilinmelidir ki, dünyanin bekledigi huzur, refah ve baris ortami, insanlik icin vazgecilemez olan temel degerleri bile siyasi ve ekonomik cikarlari ugruna sömürgeciligin temel araclari haline getirn, küresellesme adi altinda yerkürenin önemli bir kismini, tipki 19. yüzyilda oldugu gibi, beyaz adamin egemenlik alani haline getirmeye calisan, zenginlestikce yoksullastiran, mutlu oldukca mutsuz kilan batili unsurlar tarafindan saglanamayacaktir. Bunu ancak, tarihin daha önce de birkac kez sahit oldugu üzere, Türkler basarabileceklerdir. Özgür, bagimsiz, onurlu ve güclü bir gelecek ile bagimli, onursuz ve gücsüz bir gelecek arasinda tercih yapmak durumunda olan Türkler, eger birinci secenegi tercih edeceklerse derhal kollari sivayip calismaya baslamak zorundadirlar. Kölelesip onursuzca yasamak yerine, istiklali ve onurlu bir yasami tercih edenler icin, bikip usanmadan calismaktan baska bir yol da yoktur!
(*)Doc.Dr.Mehmet Aca - Küresellesen Dünya ve Türk Kimligi sayfa 73-85 den alinti...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










