31 Mayıs 2014 Cumartesi

KIRMIZI KÜPELER - Nezahat Göçmen























 Haftanın tatlı yorgunluğunu biraz musiki dinleyerek geçirmekti en güzeli. Arkadaşımın davet ettiği,  Galata Mevlevihane’si Adile Sultan Şadırvanı önünde Musiki Akşamları dinletisi için çıktım evden.
    
Akşam üzeri. İstanbul’da gün batımı. Sokaklar evlerine dönen yorgun insanların adımlarıyla sessiz sessiz uzuyordu.  Mayıs toparlanıyor, gitmek üzere. Apartmanların önünde atık maddeler, çöp yığınları, çöpün içinde bir kadın. Yanık tenli. Uzun basma etekli. Ayağında örgü patik, patik üzerinde rengi solmuş siyah bir terlik. Başında Yemeni, sıkıca bağlamış. Ayaklarıyla çöpü karıştırırken elleriyle atıkları ayıklamaya çalışıyor. Ayrıştırıyordu.  Bir ara başını sokaktan geçenler doğru çevirdi. Göz göze geldik. Bana gülümsedi. Kulaklarında kırmızı, sallanan top küpeler yanık tenin üzerinde parlıyordu.  Gülümsemesine karşılık olarak küpelerinin çok güzel olduğunu, çok yakıştığını söyledim.
 Hemen ellerini çöpün içinden çıkardı. Bir elini kulağına götürdü. “Size vereyim.” dedi.
“Yooo sana çok yakışmış, teşekkür ederim.” dedim.
“Adın ne senin?”
   
 “Güneş, Güneş” dedi, iki kez söyledi.  ”Ablam küpemi vereyim benim evde bir daha var.   Bir liraya aldım, bu küpeyi. Bir daha alırım.” dedi. Tekrar teşekkür ettim. Sonra bir hamle ile arabasının demirlerini omuzuna aldı, Arabayı kendisi çekiyordu. Diğer çöplere yetişme telaşı vardı. Güneş, küpeleriyle birlikte çevirdi başını yürüdü,  kayboldu batan güneş gibi…
                                                     
 İstiklal Caddesine girdim Hayatların yüzüne bakarak ilerledim. Dünyanın en güzel en renkli değişmeyen caddesi… Bilirim her gün akşama gebedir.
Herkese kucak açar. Herkes konuğudur. Akşam üzeri gitarını, kemanını kavalını, sazını, sözünü darbukasını alan gelir caddeye…
İlerledim Şadırvana…
Karmaşık bir dünyada akıp giden hayatların birisindeydi Güneş…  Zihnimde Güneş karşımda muhteşem bir sahne… Kırmızı küpeleri taktım yıldızlara. Gökyüzü lacivert rengini serdi üzerimize. Şadırvanın ışığında renk değiştiren yapraklar, rüzgarla dans ediyordu.
Başladım dinlemeye. Birçok sanatçının tercih etmeyeceği bir ortam. Ney kültürüyle büyüyen Neyzen Burcu Karadağ üfledi neyine… İki asra yaklaşan Şadırvanın büyüleyici atmosferinde.
 Dede Efendi ve  Ey büt-i nev eda olmuşum müptelâ… Son derece önemli, son derece kutsal bir mekanda. 
Birlikte dinledik kırmızı küpeli yıldızlarla…
Hani bazen her şeyden kaçıp sığınıp,  kendinle baş başa kaldığın anlar vardır ya, neyin sesi götürdü kendime.
 Şadırvanın önü o ağacın altı.  Kim bilir ne hayatlar yaşandı o şadırvanın bulunduğu bahçede…
Zamanı geriye sardım. Tarihin tozlu sayfalarında Adile Sultan ile buluştum.
 “Unutma, erkek olsaydım, şimdi padişah bendim!” diyen 1826’da Sultan II. Mahmut’un kızı olarak dünyaya gelen hassas ve sanatsever kişiliğiyle tarihe geçen sultan. Adile Sultan
İtibarlı ve vakur bir kişiliğe sahip olan Adile Sultan, kadın olduğu için saltanat makamımda bulunamamış. Kendinden büyük olan ağabeyi Abdülmecid Han’ın vefatından sonra kendinden küçük kardeşi Sultan Abdülaziz padişah olmuş.
Eşini ve kızını kaybeden Sultan, sekiz mermer sütunlu bu şadırvanı kocasının ruhu için yaptırmış. Sekiz cepheli kasnağının üzerinde otuz altı mısradan oluşan harika bir kitabe bulunmaktadır.
Şadırvanın kubbesi altında yer alan sekizgen su hazinesinin üzerleri bitki motifleri ile süslenmiş.
Muhteşem konseri izlediğim Adile Sultan Şadırvanın önü; Galata Mevlevihane’sinin bahçesinde. Yolunuz düşerse Beyoğlu’na. Uğrayın Mevlevihane’ye... Şadırvana...
Şadırvandan büyük bir huzurla, heybemde getirdiğim, Güneş ile ayrıldım.
Anladım ki zamanın hepimize eşit davrandığı bu gezegende, hepimizin bir görevi var.
Güneş, dünyanın diğer yanını aydınlatmaya başlarken, Kırmızı küpeli Güneş’in, akşam mesaisi başlıyor demektir.
Hesaplı dünyada hesapsızca yaşayan Güneş, 
Omuzunda demir yığınları
Bir avuç mutluluk bıraktı geçip giderken yanı başımdan…

19 Mayıs 2014 Pazartesi

UTANIRIM GÜNEŞTEN - NEZAHAT GÖÇMEN

UTANIRIM GÜNEŞTEN

Savruldu bahar çiçekleri

Gidilecek baharlar imkansızdır artık.

 Dillerinde dua, aklında doğmamış çocukları

Yer üstünde iş bulamayan, yer altında ekmek arayan

Ekmek kuyusunun derinliğinde toplanan siyah inciler

Ölümü koynunda taşıyanlar, zifiri karanlıkta ellerinde baretleri ile yol aradılar… Evlatlarına sevdiklerine kavuşmak için son vardiyada son çırpınışlar. Tünelin sonunda ne yazık ki ölüm var.

Yerin altından, gün ışığına elveda demeden yerin altına gittiler…

Kat kat gökyüzüne uçuşlar…  Zamanın ışıltılı raflarında yer alamasalar da “Unutulmayanlar” adlı dosyaların içine sıkıştılar.

Balık istifi gibi üs üste yığılanlar

Madenin derinliklerine indikçe korku filmlerini aratmayan sahneleri izlerken, her tabutun başında ana, baba, eş, kardeş ve çocuklar. "Biliyorum gelmeyecek" diye hıçkırık arasından yol bulup çıkan sesler

Son söz ölümündü

Tarihte en büyük ekmeğine sarılanların kazası, insanlık kazası

Cam binalarda, deri koltuklarda havanın en bol olduğu yerde toplantılar yapıp kendilerini haklı çıkarmaya çalışanlar… Yemekten sonra hazımsızlık gideren maden suyu içerek, midelerini hafifletenler, özel otomobillerle yol aldılar basın toplantısına

Çelişki yumağı içinde verilen daha doğrusu verilemeyen yanıtlar

Yüksek seviyede, hızlı üretim yapılan bir iş yerinde nasıl olur da acil çıkış yeri olmaz.

Acı, öfke birbirine karıştı

Yaşam odası

Kaçış odası

Ve daha birçok maden ve madencilik terimi öğrendi bu halk

Demiri ısırarak yaşama tutunmaları öğretilmiş bu canlara…

Hiç gerek yok!  Haklılık çabasına.

Hayat hikayeleri sığmadı, ekranlar doldu taştı.

 Anaların ağıtları semaya ulaştı.

“Olsaydı” olsaydıların geçmişe ne yararı olabilir ki

Ateş düştüğü yeri yaktı.  Şimdi hayat ne güldürüyor, ne öldürüyor ne de yaşatıyor.

Sadece ağlatıyor. Gözyaşlarına takılan kanatları kaldı.

Cebinde oğlunun  düğün davetiyesi ile madene giren baba nasıl unutulur, ne demeli bilmem ki.

Emre Aydın’ın “Soğuk Odalar” şarkı sözleri dizelerinde, gittim geldim.

Hepimiz akıl ve yürek tutulması yaşadık.

Siyah inciler korku ve hayatta kalabilme telaşı yaşarken

Acının yanında utandık.  Utanırım babası öldüğü gün dünyaya gelen çocuktan

 Utanırım güneşten

Havuz başlarında, güneşin sıcağında, şapkalarımızla güneşi kapattığımız anlar. Pahalı güneş gözlükleri ile koruduğumuz gözlerimiz. Güneşten korunma kremi, yine yeni yeniden sürerek korunduğumuz saatler dakikalar geçti gözümün önünden…

Telafisi yok.

Daha önce, madenlerde gidenler gibi

“Ben babamı hiç görmedim.” diyecek çocuklara verecek cevabımız var mı?

Herkes öfkeliydi. Canı yanan insanların duyguları düşünceleri sarmaş dolaş oldu.

Artık ne ölenler gelir, ne de o ocaktan bir ses

“Olur, böyle şeyler.” İradesinden uzak

Karınca kararınca

Yüreğimiz yettiğince acıyı bölüşeceğiz

Dualarla uğurlayan ve geri dönmesini dualarla bekleyen kadınların kara sevdalıları

Yürüdüler el ele cennete

Yarım kalan hayaller, yarım kalan hayatları tamamlamak bizim görevimiz

Geriye kalan anılar, anılar… Bu son olsun dileklerimle

Yıldızlar yağsın üzerlerine, ışıklar içinde yok alsınlar…


NEZAHAT GÖÇMEN

5 Mayıs 2014 Pazartesi

CENNETE MEKTUP -- Nezahat GÖÇMEN

Canım     Kızıma

Gittiğin yere beni de götür                                           
Elmas bir iğne gibi göğsümün en derin yerindesin
Yok öyle bırakıp gitmek, hem gitmek değil ki bu
Yakmak, savurmak, kavurmak
Bir kağıt bir kalem alıyorum elime
Bir de kendimi…
Hayata tutunmak, oluşundan daha zor.
Kısacık ömrümde seni tanıdım.  Bedelsiz bedenimden sıyrılışın, kucağıma alışım daha dün gibi…
İki bahar arasında yaşam. Sonbaharın son ayında, bahardan kalma bir günde aldım seni kucağıma. Adını Bahar mı koysam diye düşünmedim değil. Aydınlıktı sonbahar. Beni annelik denen o en kutsal görev ve kimlikle taçlandırdın. Yine bir ilkbahar mevsimin son ayı veda eden, bir nefes.
Bir çocuğun nefesini, tekmesini, kalbini içimde hissettim. Doğurdum büyüttüm, çalıştım, daha çalışıyorum. Ayakta duruyorum.
Anneciğini ayakta tutan mı ölüm. 
Hüznün tınısında
Bulutlara bakarım, yağmur damlalarında can ararım.
Bir annenin evladına duyduğu hisler değişir mi? Onun sınavındayım…
Adres yok, pul yok, telefon yok. Bir dua mesafesi uzaklıktayım.
Işıklarım söndü, baharlarım yok oldu. Yaşıyorum ama nasıl, bir ben bilirim bir Allah…
Her gece aklımda sen. Yine sen, yine sen…
Kayahan söyler ben dinlerim
Seni çok özledim gece gözlüm …                             
Esen rüzgarda. Her yeni doğan bebekte, açan çiçekte.
Neşem hüznüme batar meleğim.
Akşamlar olurken.
Sensiz bir gün daha bitiyor, biliyorum.
Her kapıyı açtığımda seslenirim. Ama yoksun.
Senin sevgine hasret yorgun dudaklarım.
Işığımda katığımdasın…
Yorgunum, posta posta hatıralar gözümün önünden geçerken,


 Canımı senin acıttığın kadar hiçbir şey acıtmıyor…

Hani son gün, beni bırakıp giderken, meleklerle buluşmaya hazırlanırken, gözlerinle takip etmiştin ve pul pul alnında terler dökerek hafif bir tebessümle elveda anların ve anılar…

Elveda demenin hüznü kapladı tüm benliğini.



Anneler gününde seçtiğin hediye benim de öldüğüm gün. Anneler günü de bırakıp gidilmez ki

Bu kadar anlamlı bir gün de gidilir mi?

Saç rengin değişti mi?

Kömür karası saçlarından bir iki tel tokana takılmış. Gözüm gibi bakıyorum. Bir çift küpe beyaz bir mum üzerinde ışıl ışıl ışıldıyor. Mumu yakmaya kıyamıyorum.



“Allah’ım rüyama girsin.” diye yalvardığım gecelerden bir gece…

Seni gördüm rüyamda.
Saçların yine kömür karası,
Göç eden kuşlar, dönemezlermiş ilk uçtuğu yere... Daha da güzelleşmiş meleklere benzemişsin...

Ziyaretine geliyorum.

Sessizce karşılıyor sessizce ağırlıyor sessizce uğurluyorsun beni. Çok şey anlattığını biliyorum…

Biliyor musun?

Parçalandım, döküldüm

Dağıldım paramparça

Özlem nedir bilir misin?

Cennet kokusuna uzak kalmak.

Uzaklar yakın olsaydı keşke

Özledim ellerini, gözlerini, saçlarını
Ve kokunu özledim…

Yalnız olmadığımı biliyorum, tüm anneler orada mı?

Tüm yavrular el sallar mı annelerine?



Siyah gözlerini götürdüğünü mü zannediyorsun?  Gözlerimin ta içinde… Ellerimi uzatıyorum hayalini tutabilir miyim diye uçuyorsun avuçlarımdan…



Can gitti. Canım gitti. Vedasız gittin. Diğer gidenler gibi.    "Nihai ev" ine döndün... Bir gün hepimizin buluşacağı yerde mutlu ve huzurlu olduğuna eminim! Işık içinde yat! Biliyorsun, sevgide zaman ve mekân olmaz. Görmesek de, duymasak da hep yan yana, can cana, aynı boyutta yaşarız hiç bir zaman "yitirmediğimiz" sevdiklerimizle



Üzerine artık güneş Ankara’da doğuyor. Sahi bilir misin sen gittiğin gün; Yeryüzünde en güzel dileklerin dilendiği gün Hıdrellez ve senin yok oluşun bedenen… Hıdrellez günü sonsuzluğa uzanırken, anneler günü toprakla buluştun. Hiç çekinmeden bana ölümü armağan ettin.

Üzerine son taş kapandığında anladım bir daha gelmeyeceksin. İşte o anda tükendim.

25 yaş çok erkendi. Cahit Sıtkı Tarancı 35 yaş için “Yolun Yarısı” demiş. 25 yaş için yolun hangi bölümü dersin?



Kızım, bu kirli dünyadan daha güzel yerdesin, hissediyorum.



Melekler arasına çok yakıştığını biliyorum.

 Sevgilerin en yücesini annelik duygusu ile tattıran Allah’ım!

Bir daha beni anne olarak yaratmasın,

Evlat acısını yaşatmasın yüreğimi, canımı acıtmasın.

Acıların en büyüğü ile savurmasın.

Duaların ucuna bağladım mektubumu. Uzatıyorum ellerimi gökyüzüne doğru. Tanrının beni göreceği duyacağı, Onu hissedeceğim yere kadar uzatıyorum.

“Babasını, annesini kaybetmiş evlatların adı var. Henüz evladını kaybetmiş annelerin bir sıfatı yok.” derler ya.



Şair ne güzel söylemiş: ”Ölüm gelmiş cihana, baş ağrısı bahane.”



Bütün şarkılarda sen, sen…



Anlatılmak istenen acının büyüklüğünü, anlamak için,duygularımı anlatan, seni anlatan muhteşem şarkılar…

Şimdi Uzaklardasın Öldü Dersin Gül Güzeli Tılsımını Kaybetti­­ Sarılsam Üşür müsün? Unutma Unutama Beni Haram Geceler   Böyle Ayrılık Olmaz   Özlediğim Şimdi Bana Çok Uzakta    Sessiz Gemi  Adio Kerida'yı dinlerken dil bilmemize gerek yok...  ve daha niceleri…



Mecburen yaşadığım bu dünyada

Her günü tüm güzelliğiyle ve acılarıyla bölüşüyorum.

Yıldızlar üzerinde olsun

Elbet bir gün buluşacağız

Son adresim belli

Cennet bizim meleğim.

Huzur içinde uyu



Ve mektubuma son verirken,



Yahya Kemal BEYATLI’nın dizeleri

Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.
Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,

Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.



Kınalı kuzum, ölümde buluşmak üzere… Kalbimde ve dualarımdasın

29 Nisan 2014 Salı

Cumhuriyet Halk Partisi 4 : 1945 – 1980 Dönemi – Metin Aydoğan

Yaklaşık birbuçuk yıl içinde yapılacak üç önemli seçimden, yerel yönetimlerle ilgili olanı 30 Mart’da yapıldı. Halkın önemli bir bölümü, son dönemde siyasi ve insani ahlakla bağdaşmayan olayların yaşanması nedeniyle, yönetim erkini elinde bulunduranların güç yitireceğini bekliyordu. Bu beklenti gerçekleşmedi. CHP ve MHP ancak AKP kadar oy alabildi. Acaba daha iyi bir sonuç elde edebilirler miydi? Bu soruya yanıt vermek gerekir. Bunun için bu iki partinin, özellikle de CHP’nin; bugünkü yapısını, halkla ilişkilerini ve tarihsel köklerini incelemek gerekir. Cumhuriyeti kuran, devrimleri gerçekleştiren ve Türkiye’yi çağa taşıyan bir parti nasıl oluyor da karşı devrimci bir parti karşısında bir varlık gösteremiyor? CHP’nin kuruluşu ve günümüze dek geçirdiği süreç incelendiğinde bu soruya bir yanıt bulunabileceği kanısındayız. Dört bölüm halinde hazırladığımız yazıları bu amaçla yayınlıyoruz.

Kemalizmi Yadsıma ve Yokoluş

10-11 Mayıs 1946’daki 2. Olağanüstü ve 17 Kasım-3 Aralık 1947’deki 7.Olağan Kurultaylar, ülke dışındaki gelişmelere uyum için yapılan ve yapılmakta olan değişikliklere hukuki zemin hazırlamak için toplandı. Sonradan yasalaştırılan tüzük ve program değişiklikleri, belirgin biçimde dışardan gelen istekleri karşılamaya; yabancılara, özellikle de Amerikalılara hoş görünmeye dayanıyordu.
Parti programının seçim biçimini belirleyen 4.maddesi kaldırılmış, 1876’dan beri, yetmiş yıldır yürürlükte olan iki dereceli seçim biçimi, hiçbir ön çalışma yapılmadan birden bire değiştirilmişti. Sınıf esasına göre dernek kurmayı yasaklayan 22.madde kaldırılmış, kağıt üzerinde kalan göstermelik bir serbestlik getirilmişti. “Değişmez genel başkanlık”, yine kağıt üzerinde,değişebilire dönüştürülmüş, parti içindeki “bağımsız küme” kaldırılmıştı.1
Sıradışı ivedilikle bir yıl içinde yapılan değişiklikler, en büyük zararı devletçilik ilkesine vermişti. Devlet yatırımları sınırlanmış, devletçilik anlayışı bırakılmıştı. Toprak reformu amacıyla çıkarılan, Çiftçiyi Topraklandırma Yasası uygulanmadan bir kenara itilmiş, köy enstitüleri önce amacından saptırılmış ve ortadan kaldırılacak duruma sokulmuştur. İmam hatip okulları, Kuran kursları açılmış, ilkokullara din dersi konulmuştu.2


Yedinci Kurultay: Mc Carthycilik Türkiye’de
7.Kurultay’da, o dönemde Amerika’da çok yaygın olan anti-komünist yükselişe uygun, öyle uygulamalar yapıldı ki bunlar, ABD’de aydın düşmanı olarak ünlenen tutucu senatör Mc Carthy’nin görüşlerinin hemen aynısıydı. CHP Kurultay’ında yapılan önerilerde, komünistlerin bütün kamu ve özel kuruluşlardan, özellikle de devlet kuruluşlarından atılması isteniyordu.3
Parti Kurultayında yeni baskı kararları alınırken, CHP milletvekilleri Meclis’te ABD’ye övgülerle dolu akıl dışı söylevler veriyordu. BaşbakanŞükrü Saraçoğlu, o günlerde, Amerika’ya 4.5 milyon dolarlık borcun ödenmesi üzerine yaptığı konuşmada şunları söylemişti: “Hepimiz inanıyoruz ki, biz bu parayı vermekle borcumuzun yalnız maddi kısmını ödüyoruz. Amerika’ya, bir de manevi borcumuz vardır ki; onu da, hürriyet, adalet, istiklâl ve insanlık davalarında Amerika’nın bulunduğu saflarda bulunmak suretiyle ödemeye çalışacağız.”  4
CHP İstanbul Milletvekili Hamdullah Suphi Tanrıöver ve CHP Bursa Milletvekili Muhittin Baha Pars ise Meclis’te şunları söylüyorlardı: H.Suphi Tanrıöver; “Dünyaya ışık nereden geliyor? Bu ışığın bir kaynağı var. Işık Amerika’dan geliyor. Ümit nereden geliyor, Amerikadan geliyor.”  5 M.Baha Pars: “Bugün bu büyük milletin, Amerika’nın insanlığa yaptığı yardımı hatırlayıp teşekkür ederken, peygamber gibi temiz ve kusursuz Roosvelt’i ve onun halefi olan, kıymetli devlet ve millet adamı Truman’ı hürmetle selamlarım.”  6

Eğitimde Geri Dönüş

 Bülent-Ecevit-ve-İsmet-İnönü
Köy enstitülerinin kurulmasını istekle desteklemiş olan İsmet İnönü’nün, bu okulların ortadan kaldırılmasına neden göz yumduğu ve imam-hatip okul ve kurslarının açılmasına bu denli kolay nasıl izin verdiği, şimdiye dek çok tartışılmış bir konudur. Politika değişikliğinin nedeni kuşkusuz ABD ile girilen ilişkiler ve yapılan ikili anlaşmalardır.
Bunun kanıtı İsmet İnönü’nün sözleridir. İnönü, günlük notlarından oluşan Defterler adlı kitapta, yabancıların imam hatip açtırmada çok ısrarcı olduklarını ve okulları bitirenlerin harp okullarına alınmasını istediklerini açıklar. İlişkilerin ve isteklerin niteliği konusunda aydınlatıcı olan bu açıklamada İnönü aynısıyla şunları yazar: “Yabancılar (Amerikalılar diye okumalısınız y.n.), imam hatip mezunlarını Harbiye’ye almamızı söylediler. Bunu Sultan Abdülhamit ordusuna dönüş sayarım… Oldubitti yaptırmayacağız.” 7
İsmet İnönü, imam hatip çıkışlıları Harpokullarına aldırmadı ancak Cumhurbaşkanlığı döneminde birçok imam hatip okulu ve kursu açtırdı. Ondan sonraki CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit, yabancıların bu isteğini yerine getirdi ve imam hatip mezunlarının Harpokullarına alınmasını Meclis’ten geçirdi ancak dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün vetosunedeniyle bu girişim yasalaşmadı.


Ödün Verme Yarışı


Cumhuriyet Halk Partisi, 1945-1950 arasında yaptığı 2.Olağanüstü ve 7.Olağan Büyük Kurultay’la, kurulmasına izin vermek zorunda kaldığıDemokrat Parti’yle, Devrimler’den ödün verme yarışına giren bir parti durumuna geldi. Verdiği ödünler birçok konuda, karşıtı DP’nin isteklerini bile aşıyordu. Dayandığı kitlesel tabanda sınıfsal ayrım bulunmayan bu iki parti, ideolojik ve örgütsel olarak birbirine çok yakındı.8
Şevket Süreyya Aydemir  “Menderes’in Dramı” adlı yapıtında CHP programı ile DP programı arasındaki benzeşmeyi şu sözlerle açıklar:“Demokrat Parti programındaki görüş, Halk Partisi’nin devletçilik görüşüyle karşılaştırılınca, Demokrat Parti’nin daha devletçi sayılması pekala mümkündür. Altıok’un diğer beş ilkesini de aynı biçimde karşılaştırabiliriz. Ve görürüz ki, Demokrat Parti, Halk Partisi’nden yalnız kadrosunu değil, programını da aktarmıştır.”  9


14 Mayıs 1950; Yönetimi Yitiriş


CHP, 14 Mayıs 1950’de yapılan genel seçimleri yitirdi ve bir daha tek başına yönetime gelemedi. 1950-1980 arasındaki otuz yıllık süreç, halktan koparak topluma yabancılaşmanın, Atatürk’ün adını kullanarak Devrim İlkeleri’nden geri dönüşün ve dışarıya bağlanmanın tarihi gibidir.
12 Eylül 1980’de eylemsel olarak kapatıldığında, Kurtuluş Savaşı’nı veren Müdafaa-i Hukuk hareketinin devrimci mirası üzerine kurulmuş olanHalk Fırkası anlayışı, duygu ve düşünce olarak zaten yok olmuştu.Atatürk’ün ölümünden 1980’e dek 19 Olağan, 8 Olağanüstü Kurultay yapıldı, tüzükler programlar değiştirildi ve birçok yeni karar alındı. Ancak, bunların tümü söylendiği gibi değişim, gelişim ve ilerleme değil, gerileme ve Atatürkçülüğün karşıtına dönüşme sürecini oluşturdu.


Atatürk’ü Kullanma


Cumhuriyet Halk Partisi, 1950 seçimlerine Atatürk’ün adını kullanarak;“Vatandaş, oyunu Atatürk’ün kurduğu, İnönü’nün başında bulunduğu CHP adaylarına ver”  10  çarpıcısözüyle (sloganıyla) girdi. Bu davranış, Atatürk’ü siyasi amaçla kullanma girişiminden başka bir şey değildi. Atatürk’ün yaşamı boyunca gerçekleştirdiği ilkelerin tümü uygulamadan kaldırılıyor, onun kurduğu bir parti olduğu söylenerek halktan oy isteniyordu.
Üstelik seçim bildirgelerinde, mitinglerde ve hükümet kararlarında hala, Demokrat Parti’yi bile şaşırtan ödünler veriliyor, sözler söyleniyordu: “Devlet yalnızca özel sektörün kârlı bulmadığı alanlara yatırım yapacak, kâr amacıyla girişimde bulunmayacaktır. Denizyolu ve eşya taşımacılığı özel girişime bırakılacaktır. Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’nun 17.maddesi tümüyle kaldırılacaktır. Devlet, şirket ortağı kişilere yeni olanaklar sağlayacaktır. İmam hatip kursları açılacak, hacca gitmek isteyenlere devlet döviz verecektir. İlkokullara din dersi konacak, 1925’ten beri kapalı olan türbeler yeniden açılacaktır.” 11Halka, Atatürk’ün adı kullanılarak bunlar söyleniyordu.


Geçmişinden Kopmak


Şemsettin Günaltay’ın 14 Ocak 1949’da başbakan yapılmasıyla din bağlantılı siyasi ödünler yoğunlaşacaktır. Günaltay, medrese eğitimli ilk başbakandır ve Cumhuriyet gelenekleriyle çelişen uygulamaları gecikmeyecektir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, 4 Şubat 1949’da Arapça ezan okunacak; 4 Mayıs’ta Vatana İhanet Yasası, 1 Mart 1950’de Tekke ve Türbelerin Kapatılmasına İlişkin Yasa, yürürlükten kaldırılacaktır. Seçimlerden iki ay önce, 23 Mart 1950’de İsmet İnönü, “Anayasa’nın değiştirilerek ‘altıok’un Anayasa’dan çıkarılacağına” yönelik halka söz verecektir.12
Parti yönetimi, bu tür sözler verip açıktan yürütülen bir karşı-devrim hareketine girişirken; CHP, büyük çoğunluğu Müdafaa-i Hukuk geleneğine bağlı yaygın bir örgüt ağına sahipti. 63 il, 490 ilçe, 1084 bucak şubesi, 19 667 köy ocağı, 2056 mahalle ocağı, 1584 semt ocağı ve 1 898 394 üyesi vardı.13Üye sayısı, 1950’de 20,9 milyon olan Türkiye nüfusunun yüzde 9’una denk geliyordu, bu oran günümüz nüfusu için 6 milyondan çok üye demekti.




1950-60 Dönemi

22-27 Haziran 1953’de yapılan 10.Olağan Kurultay’da Kemalizmprogramdan çıkarıldı, yerine Atatürk yolu diye ne anlama geldiği belli olmayan bir kavram getirildi.14 21-24 Mayıs 1956’da yapılan 12.Kurultayda, biçimini on yıl önce kendilerinin belirlediği “demokrasi işleyişi”nden yakınılmaya başlandı. “Demokrasinin gerekli yasal güvenceden yoksun” olduğu, “rejimin selametini sağlamak için” yasal güvencelerin arttırılması gerektiği söyleniyor, bir an önce “nisbi seçim sisteminin uygulanması” isteniyordu.15 Dış isteğe bağlı olarak telaşlı bir acelecilikle“demokrasi” getirenler, getirdikleri “demokrasi”yi beğenmez duruma gelmişlerdi.
16.Kurultay (14-16 Aralık 1962)’da, Avrupa Birliği’ne (o zamanki adı Avrupa Ekonomik Topluluğu) üyelik başvurusu nedeniyle olacak, Batıya yöneltilen övgü sözlerinde belirgin bir artış vardı.
Kurultay bildirisinde; Avrupa’yla bütünleşme, NATO’ya bağlılık ve demokrasinin tüm dünyada korunmasından söz ediliyordu. Türkiye’nin,“Demokrasiyi karşılaştığı tehlikelerden dünya çapında korumak için kurulmuş olan Batı ittifak sistemine ve onun temel direği olan Atlantik Paktı’na (NATO y.n.) sarsılmaz bir sadakatle bağlı” olduğu söyleniyor, bu bağlılığın aynı zamanda “Türkiye’nin yerine getirmesi gereken kaçınılmaz bir ödev” sayıldığı dile getiriliyordu.16


Ecevit ve Ortanın Solu


18-21 Ekim 1966’da yapılan 18.Kurultay’da nereden ve neden çıktığı tam olarak anlaşılamayan ortanın solu diye bir kavram yoğun olarak tartışıldı. Sol, sosyal demokrasi, demokratik sol gibi tanımlar, Türk Devrimi’nin söylemlerinde yer almayan kavramlardı. Sosyalist Enternasyonel’in üyelik önerisi, 1927 Kongresi’nde kabul edilmemişti. CHP o güne dek bu tür tanımlardan uzak durmuştu. 18.Kurultay’da Genel Sekreter olan Bülent Ecevit, ortanın solu kavramına ısrarla sahip çıktı. Bu kavramı, 1974’deDemokratik Sol haline getirdi; 1976’da CHP’yi Sosyalist Enternasyonale üye yaptı ve sert söylemlerle düzen karşıtı eleştirilere başladı.
 12696_spotresim
Ecevit, Atatürk devrimlerini “halka ulaşmadığı” ve yeterince “radikal(köklü y.n.) olmadığı” için eleştiriyordu. Bireylerin inançlarını açıkça uygulamaya sokabilmesi gerektiğini söylüyor, “laiklik uygulamalarına” katı oldukları için karşı çıkıyordu.17 Parti içindeki karşıtlarına çok sert davranıyor, bunların, daha önce “yeterince radikal” bulmadığı Kurtuluş Savaşı yöntemleriyle “ezileceğini” söylüyordu: “Biz halkı ezilmekten ve sömürülmekten kurtarmaya çalışıyoruz. Milli mücadelede de (Kurtuluş Savaşı y.n.), içerden kurtuluşu engellemek isteyenler olmuştur. Onlar nasıl yenildiyse, bugün sosyal ve ekonomik kurtuluş hareketine gösterilen engellemeler de öyle ezilecektir.”  18


Söylemler


28-29 Nisan 1967’de yapılan 4.Olağanüstü Kurultay’da “Sosyalizmi aşama olarak kabul eden komünistlerle hiçbir ilgimiz yoktur… Partimize yönelik olarak yapılan Marksist suçlamalarını nefretle karşılıyoruz… CHP sosyalist değildir ve olmayacaktır” biçiminde açıklamalar yapıldı.19
Ancak, Bülent Ecevit’in Türkiye’nin her yanına yaydığı söylemler, Ceza Yasası’nın 141. ve 142.maddeleri nedeniyle, soysalistlerin bile söylemekten çekineceği kadar sertti: “Toprak işleyenin su kullananın”, “Ne ezilen ne ezen, insanca hakça bir düzen”, “Bu düzeni değiştireceğiz”, “Toprak ve su ağalığına son”, “Köylünün olmayan toprakta, demokrasi olmaz”, “Toprak işgalleri devrimci eylemlerdir” gibi sözler söylüyordu.20
Söylenenler içinde devlete karşı özenle seçilmiş söz ve eleştiriler de vardı. “Sağda servet, aşırı solda devlet, ortanın solunda halk egemendir”, “Halk devletin değil, devlet halkın hizmetinde”, “Devlet ve servet köleliğine karşıyız”,“Yerel yönetimler gerçek demokrasinin gereği olan yetkilerle donatılacak tır” 21biçiminde sloganlaştırılmış sözler sıkça yineleniyordu.


Söz Var Eylem Yok


Bülent Ecevit uzun siyasal yaşamı boyunca; toprak, devrim, su kullanımı; tefeciden, ağadan ya da işbirlikçiden alıp, işçiye, köylüye vermek gibi konularda, söyledikleri yönde hemen hiçbir girişimde bulunmadı. 1970-1980 yılları arasında milyonlarca insanı peşinden sürüklemeyi başardı, iki seçim kazandı, iki kez hükümet kurdu ancak miting meydanlarında halka söz verdiği konularda, bir şey yapmadı. Gösterişli bir yükselişle elde ettiği siyasi gücünü sessizce yitirdi. 1999’da yeniden Başbakan olduğunda Türk halkı bambaşka bir Ecevit’le karşılaştı. “Toprak işgali”, “su kullanımı” ve“devrim”in yerini artık, “küreselleş me”, “global liberalizm” ya da“özelleştirme” söylemleri almıştı.


Ecevit’in Özgörevi (Misyonu)


Bülent Ecevit, verdiği sözleri yerine getirmedi ama önemli bir siyasi işlevi yerine getirdi. Altmışlı yılların sonuyla yetmişli yıllarda yayılan ve giderek toplumsal karşıtçılığa (muhalefete) dönüşen ulusçu ve bağımsızlıkçı halk deviniminin, denetim altına alınması ve giderek sönümlenmesine büyük katkısı oldu.
O dönemde işçi eylemleri gelişip örgütleniyor, köylüler toprak işgalleri yapıyor, üniversite gençliği anti-emperyalist nitelikli eylemlere girişiyordu.Süleyman Demirel başkanlığındaki Adalet Partisi hükümetleri bu eylemlere baskı uygularken, Ecevit devrimci söylemlerle ortaya çıkıyor ve toplumsal karşıtçılık, baskı yöntemlerinden çok daha etkili bir biçimde yön değiştiriyordu.


Ecevit-İnönü Çekişmesi


6 Mayıs 1972’de yapılan 5.Olağanüstü Kurultay, siyasi ahlak açısından doyumsuzluğun, vefasızlığın ve geçmişe saygısızlığın kaba örneklerinin yaşandığı bir kurultay oldu. Çok uzun bir süre CHP’nin hemen her şeyi olanİsmet İnönü, kalp kasılması (spazm) geçirmiş ve kurultay bu nedenle ertelenerek 6 Mayıs’a alınmıştı. İnönü, Bülent Ecevit’le çalışmak istemiyor ve “Parti meclisi değişmezse CHP yok olur. CHP’nin geleceği tehlike içindedir. Anlaşmazlık, benim ve Bülent’in birlikte görev almasıyla giderilemez. Karşı karşıya olmamız dostluğumuzu bozmaz. Ecevit’le çalışmam, ya ben ya da Ecevit seçilmelidir” diyordu.22
Ecevit’in bu çağrıya verdiği yanıt, o dönemdeki açıklamaların tümünde olduğu gibi son derece sertti. İnönü’ye, “Demokratik bir partinin yasalara saygılı üyeleri mi olacağız, kapı kulları mı olacağız. CHP’de hukuk mu yürüyecek, buyruk mu?” diyerek yanıt verecektir.23 Ecevitçi olarak tanınan Ahmet Üstün, “İnönü, İnönü, İnönü; keramet mi yani” diyecektir.24
Delegeler arasında İnönü’ye karşı saygısız bir muhalefet örgütlenmiştir. Yapılan oylamada 709 delege Ecevit’ten, 507 delege İnönü’den yana oy verir. İsmet İnönü, 8 Mayıs 1972’de 88 yaşındayken, önce genel başkanlıktan, daha sonra CHP üyeliğinden ayrılır. Oysa İnönü, 1947’de yapılan ve “değişmez genel başkanlığı” kaldıran Kurultayda, “yurdun siyasal yapısında yapıcı ve yaratıcı işlevine kesin olarak inandığım CHP’nin daima üyesi olarak kalacağım” demişti.25


12 Eylül ve CHP

 12_eylul_donemi
Cumhuriyet Halk Partisi, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra herhangi bir mahkeme kararına dayanmadan, 16 Ekim 1981’de kapatıldı. Gerçekleştirilen eylem, sıradan bir parti kapatma olayı değil, olumlu-olumsuz etkileriyle altmış yıldır Türk siyasi tarihine yön veren temel bir kurumun ortadan kaldırılmasıydı.
Cumhuriyet Halk Partisi, Atatürk’ün kurduğu parti olarak, onun ilkelerinden ne denli uzaklaşmış olursa olsun, Türk siyasetinin ana unsuru, Cumhuriyet’in siyasi alandaki dokunulmazlarından biriydi. Yeni devlet ve yeni toplumun kuruluşuna öncülük etmiş, halk içinde kök salmış, Türk parti düzenine biçim vermişti. Tek parti ya da iki partili dönemlerde, siyasi dengenin temel unsurlarından biriydi. O denli etkiliydi ki, ondan ayrılan kişi ya da kümelerin siyasi yaşamı sona erer, Demokrat ya da Adalet Parti’sinden başka herhangi bir parti, ona rakip olabilecek denli güçlenemezdi.


1980’den Bu Güne


Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1981 yılında kapatılmasından sonra ortaya çıkan; Halkçı Parti (HP), Sosyal Demokrat Parti (SODEP), onların birleşmeleriyle oluşan Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) ve yeni Cumhuriyet Halk Partisi girişimleri, bugün bambaşka bir CHP yaratmıştır.
Atatürk, 1935 yılında, “sonuna dek benim olarak kalacağını nereden bileyim” demekte haklı çıkmıştır. Günümüzdeki CHP’nin Ata türk’ünCumhuriyet Halk Partisi’yle bir ilişkisi yoktur; bambaşka bir örgüttür. Bu ayırımı, en özlü biçimde, Deniz Baykal’ın sözlerinde buluyoruz. Baykal, 22 Ağustos 2002’de, Atatürk’ten kopuşun ilanı anlamına gelen şu sözleri söylemiştir: “Türkiye’de kutsal devlet anlayışından, insan odaklı devlete geçilecek. İçine kapalı Türkiye, küresel Türkiye haline getirilecek. Karma ekonomi yerine çağdaş piyasa ekonomisi yerleştirilecek.”  26
CHP’nin bu günkü yönetimi 11 Kasım 1938’de başlayan geri dönüş sürecinin doğal sonucudur. CHP artık CHP değildir. Köklerini yadsıyan, siyasi bozulmanın merkezinde yer alan ve dünya egemenlerinin dümen suyunda varlığını sürdüren bir başka partidir. 1950’lerde Demokrat Parti ile ödün verme yarışına giren CHP bugün AKP ile yarışmaya çalışmaktadır. Bu partinin Cumhuriyet değerleri ve Kemalist ilkeler açısından artık bir değeri yoktur. Ülkenin sorunlarına yanıt veremediği için küçülüp yok olması kaçınılmazdır.


DİPNOTLAR


1 “Türkiye’de Siyasi Partiler” Prof.T.Z.Tunaya, Arba Y., 2.Bas., sf.575
2 Büyük Larousse, Gelişim Yay., 4.Cilt, sf.2507
3 “CHP’nin Soyağacı” Rahmi Kumaş, Çağdaş Yay., 1999, sf.51
4 “CHP 1919–1999” Hikmet Bila, Doğan Kitapçılık sf.118
5 a.g.e. sf.118
6 a.g.e. sf.118
7 “ABD Ziyareti ve İnönü” Prof. Türkkaya Ataöv, Cumhuriyet, 30.12.2003
8 Büyük Larousse, Gelişim Yay., 4.Cilt, sf.2507
9 “Menderes’in Dramı” Ş.S.Aydemir, Remzi Kit., İst. 1969, sf.165
10 “CHP 1919 – 1999” Hikmet Bila, Doğan Kit. A.Ş. 2.Bas.1999, sf.116
11 a.g.e. sf.127 ve 128
12 a.g.e. sf.133
13 “Türkiye’de Siyasi Partiler” Prof.T.Z.T., Arba Y., 2.B., sf.577–578
14 Büyük Larousse, Gelişim Yay., 4.Cilt, sf.2507
15 “CHP’nin Soyağacı” Rahmi Kumaş, Çağdaş Yay., 1999, sf.83-84
16 a.g.e sf.126
17 “CHP, Örgüt ve İdeoloji” Doç.Dr. Ayşe Güneş Ayata, Gündoğan Yay. – 1992, sf.84
18 “CHP’nin Soyağacı” Rahmi Kumaş, Çağdaş Y., 1999, sf.176-177
19 a.g.e. sf.177 ve 181
20 a.g.e. sf.204, 206 ve 208
21 a.g.e. sf.189, 201, 206 ve 256
22 “CHP’nin Soyağacı” Rahmi Kumaş, Çağdaş Yay., 1999, sf.222
23 a.g.e. sf.223 ve 52
24 “CHP 1919 – 1999” Hikmet Bila, Doğan Kit. A.Ş. 2.Bas. 1999, sf.221
25 “CHP’nin Soyağacı” Rahmi Kumaş, Çağdaş Y., 1999, sf.223 ve 52

Hakimiyet-i Milliye Gazetesi´nden Alintidir

21 Nisan 2014 Pazartesi

HAKLARIMI ÇALMAYIN -- Nezahat GÖÇMEN

Yaşam amacımız
Varoluşumuzun anlamı
Canımızı verdiğimiz yavrularımıza neler oluyor…
Çocuk söz konusu olunca akan sular durur. Onlar bizim başımızın tacıdır. Geleceğimizi onlara göre şekillendiririz. Fedakâr anne baba olarak onlar için her şeyi yaparız. Bütün olanaklardan en iyi şekilde faydalanmalarını sağlarız. Ömrümüzü adarız.

Günümüzde;
Savaş, milyonlarca çocuk için gündelik hayatın bir parçası olmuştur.
Çocuk cinayetleri sıradanlaşmıştır. Türkiye Uyuşturucu ve Uyuşturucu Bağımlılığı Merkezi’nin (TUBİM) raporuna göre, uyuşturucu kullanma yaşının 10’a kadar düştüğü açıklanmaktadır.

Azarlanan, şiddet gören, kaybolan, hastane köşelerinde acı çeken, açlıktan ölen, soğuktan donan, sakat kalan, annesiz – babasız büyüyen hastalıklarla mücadele eden, kör kurşunlara hedef olan, dipsiz kuyularda, üstü açık havuzlarda can veren, sokakta yatan,  babası şehit olan, annesi işkence gören, sınavlarda haksızlığa uğrayan, eğitim hakları ellerinden alınan, küçük yaşta zorla evlendirilen  çocuklar. Onların bağıracak, savunacak fiziksel güçleri yok.” Haklarımı Çalmayın.” diye haykıracak nefesleri yok…

“Yakup’tan hala haber yok.” diyen bir ses. Odamı dolduran haber spikerinin sesi, gün boyu   kulaklarımda  çınlıyor.
227 gün önce evden ayrılan Yakup’tan hala haber yok… Zihinsel engelli Yakup, yok yok…
Çok sevdiği bisikleti ile yok oldu. Bu haberleri artık her gün, her saat başı dinlemek tüylerimizi ürpertmiyor.

Bazen dayanacak güçleri kalmasa da…
Acılı anneler, umutla gözleri yollarda, hasretle yavrularını beklerken,

Her gün bir değil, onlarca çocuk haberi.
Mahalle yaşamı ortadan kalktı…  Kaybolan değerler, arkadaşlıklar, dostluklar çocuklarımızı yok ediyor…

Peki ya kanunlarımız, devletimiz?
Çocuk Hakları Sözleşmesi. Dünya üzerinde çocuklar için daha iyi bir yaşam sağlamak amacıyla hazırlanan 54 maddeden oluşan sözleşmedir. Tarihte en geniş kabul gören, insan haklarının her alanını bir araya getiren ilk bağlayıcı uluslararası yasal belgedir.

Dünya üzerindeki tüm çocukların doğuştan sahip oldukları sağlık, eğitim, yaşama, barınma fiziksel, psikolojik ve cinsel sömürüye karşı hepsini birden tanıyan evrensel tanımdır.

Çocuk Hakları ihlalleri ne yazık ki Uluslararası Af örgütünün belirttiğine göre az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde daha büyük boyutlardadır. Çocukların bakımı ailenin olduğu kadar toplum sorunu olduğu da önemsendiği için bilimsel olarak Cenevre Çocuk Hakları Bildirisi ile şekillenmiş ve 20 Kasım 1989 tarihinde çocukla ilgili çocukların geleceğini yansıtan Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmiş en güzel sözleşmedir. Türkiye bu sözleşmeyi 1990’ da imzalıyor ve 1995’te onaylıyor. Anlaşmaya şimdiye kadar 193 ülke imza attı.
Dünyadaki en fakir ve güvenlikten yoksun olan ülkelerden biri olan Somali sözleşmenin onaylanması aşamasına geçememiştir. Amerika Birleşik Devletleri ise sözleşmeye imza koyarak onaylayacağına dair niyetini ifade etmiş, ancak henüz onaylamamıştır.

Somali’yi anlarım da ABD neden imzalamadığına anlam veremedim. Kim bilir belki de bu neyin sözleşmesi mantığıyla da imzalamamış olabilir.

Bu sözleşme, “Dursun bir kenarda lazım olur.” düşüncesiyle yapılmadı. Çocukların sadece çocuk olmalarından dolayı sahip oldukları hakları anlatıyor.

Çocuklar, hak ve hukuk kavramlarının bilinciyle büyüsünler ki insan haklarını da özümsesinler.

Kaç ailenin haberi vardır. Hangimiz okuyoruz, bilgileniyoruz, bilgilendiriyoruz…
Çocuk hakları kimsenin umurunda değil.  Dünyada var olduğundan itibaren kıymetlilerimiz haklarını bilmeli ve 20 Kasımlar coşkuyla, bilinçli olarak kutlanmalı.

Uçurtmalar, gökyüzünde umarsız uçmalı
 Neyleyim köşkü, neyleyim sarayı
Önce çocuklarımızın sağlığı, eğitim ve yaşam hakları

“Bugün yirmi üç nisan, neşe doluyor insan” şiiriyle  kutlanan bayramlar.
Ne acıdır ki 23 Nisan Çocuk Bayramında su ve simit satanların çoğu çocuk. Ölen öldürülen çocukların  listesi  bu kadar yoğunlukta iken “23 Nisan tüm yurtta coşkuyla kutlandı.” söylemlerine karşı,  ne  kadar inandırıcı diye sorarlar adama…

Irk gözetmeksizin tüm çocuklara armağan edilmiş bu  bayram, hepsi güle bilsin, şeker yiyebilsin, uçurtma uçurabilsin… Oyuncakları olsun. 23 Nisan gerçek bir bayram olarak kutlansın.

Dünyadaki 2 milyar 850 milyon çocuktan biri olduğunu bilmek
 “Yaşasın, iyi ki çocukmuşum!” diyebileceği mavi bir gökyüzüne sahip olmak.
 “ Keşke çocuk olmasaydım!” demeyeceği bir dünya için

Çocuk Hakları Sözleşmesinin animasyon şekli, tüm okullarda izletilmeli. Çocuklarımız haklarından habersiz büyütülmemeli.

Çocuk Hakları Sözleşmesinde ele alınan başlıca konular:
Ana–babanın rolü ve sorumluluğu; bunun ihmal edildiği durumlarda ise devletin rolü ve sorumluluğu;
Bir isme ve vatandaşlığa sahip olma ve bunu koruma hakkı;
Yaşama ve gelişme hakkı;
Sağlık hizmetlerine erişim hakkı;
Eğitime erişim hakkı;
İnsana yakışır bir yaşam standardına erişim hakkı;
Eğlence, dinlenme ve kültürel etkinlikler için zamana sahip olma hakkı;
İstismar ve ihmalden korunma hakkı;
Uyuşturucu bağımlılığından korunma hakkı;
Ekonomik sömürüden korunma hakkı;
İfade özgürlüğü hakkı;
Düşünce özgürlüğü hakkı;
Dernek kurma özgürlükleri hakkı;
Çocukların kendileriyle ilgili konularda görüşlerini dile getirme hakkı;
Özel gereksinimleri olan çocukların hakları:
Özürlü çocukların hakları.

Devlet, Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin herkes tarafından öğrenilmesini sağlar. (Madde 42)
 Kaç kişi biliyor dersiniz?

Gündüz kuşağında yayınlanan TV programları gözden geçirilmeli. Özellikle yüksek izlenme rekorları kıran programlar aile ve çocuk eğitimi ile ilgili olmalı.
Tüm çocuklara haklarının ihlal edilmediği, incinmedikleri  incitilmedikleri bir dünya   diliyorum.

13 Nisan 2014 Pazar

ATATÜRK'ÜN EKONOMİ ANLAYIŞI VE PLANLI KALKINMA -- Haluk Bilgesay

“Şimdi arkadaşlar ekonomi hayatımızı gözden geçire-ceğim. Derhal bildirmeliyim ki ben ekonomik hayat denince ziraat, ticaret, sanayi faaliyetlerini ve bütün bayındırlık işle-rini birbirinden ayrı düşünülmesi doğru olmayan bir bütün sayarım. Bu vesile ile şunu da hatırlatmalıyım ki bir millete bağımsız hüviyet ve kıymet veren siyasi varlık makinesinde devlet, fikir ve ekonomi hayat mekanizmaları birbirlerine bağlı ve birbirlerine tabidirler. O kadar ki bu cihazlar birbi-rine uyarak aynı ahenkte çalıştırılmazsa hükümet makinesi-nin önde gelen sürükleyici kuvveti israf edilmiş olur, ondan beklenen tam verim elde edilemez. Onun içindir ki bir mille-tin kültür seviyesi üç sahada; devlet, fikir ve ekonomi sahalarındaki faaliyet ve başarıları neticelerinin hasılasıyla ölçülür.”

M. Kemal ATATÜRK

Bir Ekonomik Model

Büyük önderin görüşleri ile ilgili yapılan araştırmalar, O’nun ekonomi ala-nında da dehasının ışıklarını yansıtan bir ekonomik kalkınma modeli geliştirdiğini, uyguladığını ve büyük ekonomik sonuçlar aldığını göstermektedir. Dünyanın ezilen uluslarına bağımsızlık konusunda verdiği büyük örneklerle birlikte ekonomik ve toplumsal kalkınma modeli örneği de vermiştir. Bugünkü bilgilerimizle dahi bizlere ve dünyanın gelişmekte olan ülkelerine yol gösterici özellikler taşıyan bu model, toplum refahının bölgeler ve kişiler arasında dengeli dağılımı açısından türlü güç-lükleri olan gelişmiş ekonomileri yönetenlere de önemli yararlar sağlamaktadır. Bu özellikleri ile Atatürk’ün ekonomi politikası, uygulaması ve uygulamada aldığı sonuçlar, bütün ülkelerin yönetici ve uzmanlarınca önemle incelenmelidir. Görü-lecektir ki bu model, dünyanın kıt doğal kaynaklarının iyi kullanılmasını sağlamak açısından insanlık yararına büyük sonuçlar vermektedir.

Atatürk’ün yönetim ve ekonomiye ilişkin düşünceleri, ülkemizin çağdaş kal-kınma politikasına yön veren, hatta gelişmekte olan ülkelere örnek olan bir model olarak değerlendirilmelidir. Ülkemizin gelişmesinde başka modeller aranmasına gerek yoktur.

Model ortadadır. Özellikle 1929 büyük ekonomik bunalımı döneminde; yeni ulusal kurtuluş savaşından çıkmış, yeni bir devletin kurulduğu ve bu devletin her sektörde ve alanda yeniden inşa edildiği bir süreçte getirilen politikalar ve sanayileşme planları bu modelin en önemli uygulamalarıdır. Öyle bir model ki dünyada örneği olmayan bir kalkınma ve gelişme hızı bu dönemde gerçekleşmiştir. Atatürk, bu ekonomik model ile tamamen sıfırlanmış bir ekonomiden insan gücü, sermaye, bilgi, altyapı ve hiçbir dış destek olmadan ağır sanayisini kurmuş ve planlı kalkınma dönemini başlatmıştır.

Planlı Kalkınma

Atatürk, Onuncu Yıl Nutku’nda; “Yurdumuzu dünyanın en mamur ve medeni milletler seviyesine çıkaracağız” sözleriyle Türk Devrimi’nin çağdaşlaşmaya yöne-lik hedefini göstermiş ve bu hedefe çağdaş yönetim ve planlı kalkınma süreci ile ulaşılacağını belirtmiştir.

Çağdaş yönetim bilimi, yönetimin planlama, örgütleme, eşgüdüm, yönlendir-me ve denetim gibi temel öğelerden oluşan bir süreç olduğunu ortaya koymaktadır. Bu nedenle yönetim olgusunun ortaya çıktığı her yerde yönetsel anlamda planlama yapmak, eşgüdüm sağlamak ve yapılan çalışmaları sistemli olarak izlemek gerek-mektedir. Çünkü, bir ülkede planlı kalkınma yöntemleri uygulansa da, uygulanmasa da bu tür görevlerin yerine getirilmesi, belirlenen amaç ve hedeflere ulaşmada başarı sağlamanın temel koşulu olmaktadır.

Planlama, ister kamu, ister özel kesimde yer alsın, tüm kişi ve kuruluşlar için, saptadıkları amaç ve hedeflere, ellerindeki sınırlı kaynakları en iyi biçimde kullanarak erişme yol, yöntem ve araçlarını belirlemekte; eşgüdüm, bu araç ve kaynakları kullanacak kişi ve birimlerin etkinlikleri arasındaki uyumu sağlayarak amaç ve hedeflere ulaşılmasını kolaylaştırmakta; izleme ise, yapılan çalışmaların ne ölçüde amaç ve hedeflere ulaştığını göstermekte, denetim, yönlendirme ve yönetimi geliştirme işlevlerinin de yerine getirilmesine olanak vermektedir.

Atatürk’ün ekonomi anlayışının temel ilkelerinden biridir planlama. Planlama, 1930'larda olduğu kadar günümüz ekonomi politikalarının da vazgeçilmezidir. Bi-lindiği gibi, Atatürk'ün ekonomik politikalarını belirleyen ilk dönem 1923-1930 yıllarını kapsar. Mevcut ekonomik durum Birinci İzmir İktisat Kongresinde belir-lenmiştir.

Atatürk, ülkenin dış düşmanlardan kurtarılmasından sonra ekonomik durumu görüşmek ve alınabilecek önlemleri belirlemek amacıyla İzmir'de bir iktisat kongre-si toplamıştır. Kongre'de, önce ülkedeki ekonomik yapılanmanın, uygulanacak eko-nomi politikasının yönünü çizen bir “Misakı İktisadi” kabul edilmiştir. Kongre'nin üzerinde birleştiği politika; yurt sanayisini ve ticaretini geliştirmeyi amaçlayan, özel girişime öncelik veren, onu koruyan, mülkiyet haklarına saygılı bir ekonomik düze-ni, yasal çerçevesi ve kurumlarıyla oluşturmak ve kökleştirmektir.

Kongrenin açılış konuşmasında Atatürk; “Tarih, milletimizin yükselme ve gerileme sebeplerini ararken birçok siyasi, askeri ve sosyal sebepler bulmakta ve saymaktadır. Bir milletin doğrudan doğruya hayatiyle alakadar olan, o milletin, iktisadiyatıdır. Hakikaten Türk tarihi tetkik olunursa yükselme ve gerileme sebeplerinin iktisadi meselelerden başka bir şey olmadığı derhal anlaşılır… Yeni Türkiyemizi layık olduğu yüksek mertebeye ulaştırabilmek için, derhal iktisadiya-tımıza birinci derecede ve en çok önem vermek mecburiyetindeyiz.” demiştir.

1923 yılında devralınan, uzun süren savaşlar nedeniyle harap olmuş, kaynakları kurutulmuş, nüfuzu azalmış, yokluklar içindeki Türkiye ile 1933 ve sonrasındaki hukuk ve eğitim sistemini, teknolojisini, sanayisini, tarımını ve tica-retini değiştiren, geliştiren Türkiye arasında büyük fark vardır. Cumhuriyet’in ilanı ile başlayan ve birbiri arkasından getirilen yeniliklerin Türk devlet ve toplum düze-ninde on yıl sonunda bu önemli değişikliği yaratması, uygulayıcıların kararlılığının yanı sıra Türk toplumu tarafından benimsenip sahip çıkılmasıyla mümkün olabil-miştir.

Özellikle 1929 büyük ekonomik bunalım dönemindeki politikalar ile planlı kalkınma süreci uygulamaları, dünyanın hiçbir ülkesinde ve ekonomisinde görül-memiş bir sosyal ve ekonomik kalkınmayı gerçekleştirmiştir. Bu gelişmeler, Cum-huriyet ve devrimlerle getirilen yeni düzenin sürekli olacağı düşüncesine de güç ka-zandırmıştır.

Atatürk, ekonominin çarklarını döndürmek için devlet girişimciliğinin önemini Keynes’den önce görmüş ve gereklerini hayata geçirmiştir. Bu nedenle Atatürk, kan ve ateşle örülü bir yokluk ortamında, Türkiye’nin bağımsızlığını ve varlığını ger-çekleştirme mücadelesini sürdürürken, gerekli gördüğü ilkeler arasına Devletçiliği de yerleştirmiştir. Aslında dünyadaki gelişmeler de o yıllarda devletçilik ilkesinin uygulanmasını zorunlu kılmaktaydı. “Laissez Faire”ci liberal ekonomi politikaları Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere gelişmiş batı ülkelerinde başarı-sızlığa uğrayarak büyük bir ekonomik bunalıma dönüşmüştü. Dünya Ekonomisi, tarihinin en ağır ekonomik krizini yaşarken, Türkiye, Atatürk'ün akılcı ekonomi politikaları sayesinde bu buhranı en hafif biçimde atlatmıştır.

Atatürk'ün ekonomik politikasının temelleri ve esasları, 1930-1940 arasındaki ikinci dönemde ortaya çıkmış ve en üst düzeye ulaşmıştır. Bu dönemde; devletin öncülüğü, devlet yatırımcılığı, devlet işletmeciliği, ekonominin devletin belirlediği hedeflere yönlendirilmesi gibi hususlar ağırlık kazanmıştır. Atatürk, devletçilik konusunda “Bizim izlediğimiz devletçilik, bireysel emek ve faaliyeti esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde ulusu gönence ve ülkeyi bayındırlığa eriştirmek için ulusun genel ve yüksek çıkarlarının gerektirdiği işlerde -özellikle ekonomik alanda- devleti fiilen ilgilendirmektir.” demektedir.

Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler adlı kitabında, Atatürk’ün Cumhurbaşkanı iken 1934 yılında hükümetin hazırladığı beş yıllık kalkınma planlarını incelerken elinde eski harflerle yayınlanmış bir broşürü gördüğünü ve bu broşürün “İktisat Esaslarımız” adını taşıdığını ve kapağında “Milletimiz mazisin-den değil artık istikbalinden mesuldür” cümlesinin yazılı olduğunu belirtmektedir.

Atatürk, Birinci Kalkınma Planı'nı 1933-1938 yılları, İkinci Kalkınma Planı'nı ise 1938-1944 yılları için hazırlatmıştır. Bu planlar Atatürk'ün Türk Ulusu'na armağan ettiği önemli bir ekonomik devrim hareketidir. Bu kalkınma planları eldeki kıt kaynaklarla halkın ihtiyaçlarının en iyi biçimde karşılanmasına yönelik olarak hazırlanmıştır. Türk Devriminin ekonomik kalkınmayı plana bağlamasıyla; tam çalışmayı, hızlı ve dengeli sermaye birikimini, dış ödemeler dengesini, enflasyon-suz hızlı kalkınmayı, bölgeler arası dengeli kalkınmayı, özel girişimin gelişmesini, hızlı teknolojik gelişme için yabancı sermaye ile işbirliğini gerçekleştirmeyi amaçlamıştır. Her iki kalkınma planının da temel amacı, hammaddesi Türkiye'de olmasına karşın dışardan ithal edilmek zorunda kalınan ürünlerin ülkemizde üretilmesini sağlamaktı. Bu amaçla tekstil, iplik ve dokuma fabrikaları kurulmuş, devletin teşvikiyle özel girişim olarak bazı çiftçilerin de katılmasıyla Alpullu ve Eskişehir gibi bazı şeker fabrikalarının kurulmasına girişilmiş ve bunlar gerçekleş-tirilmiştir. 1925 yılında devlet sermayesiyle Sanayi ve Maadin Bankası kurulmuş-tur. Bankanın amacı fabrika kurup yönetmek olarak belirlenmiştir. Bu bankanın desteğiyle Kayseri-Bünyan İplik Fabrikası TAŞ, Isparta İplik Fabrikası TAŞ, Kütahya Çini İşleri TAŞ ve bunlar gibi bir çok özel kuruluş devletin de ortak olma-sıyla faaliyete geçmiştir.

Atatürk'ün fiilen ekonomiyi yönlendirdiği dönemde gerçekleştirdiği somut ekonomik girişimler, on beş yıl gibi kısa bir zamanda nasıl olağanüstü bir kalkınma çabasına girişildiğini göstermeye yeterlidir.

Bunlardan bazıları; Türkiye İş Bankası’nın açılması, Uşak’ta şeker fabrikası, Kayseri’de uçak fabrikası, Kayseri Bünyan’da dokuma fabrikası, Ereğli Bez Fabrikası, Nazilli Bez Fabrikası, Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası, Gemlik Suni İpek Fabrikası, Bursa Merinos Fabrikası, İzmit Kağıt Fabrikası, Kayseri İplik ve Bez Fabrikası, Eskişehir Şeker Fabrikası, Ticaret ve Sanayi Odalarının kurul-ması, Türkiye Ticaret ve Sanayi Odaları Kongresi, İstatistik Umum Müdürlüğü, Hükümete iktisadi konularda fikir vermek amacıyla çeşitli meslek kuruluşlarının temsilcilerinden oluşan Ali İktisat Meclisi, Birinci ve İkinci Kalkınma Planları, 1927 yılında Teşviki Sanayi Kanunu, 1930 yılında Sanayi Kongresi, 1931 yılında Ziraat Kongresi, Aşar Vergisinin kaldırılması, demiryollarının satın alınarak ulusal-laştırılması, Ulusal Ekonomi ve Araştırma Kurumu kurulması. Ve daha başkaları…

Atatürk’ün devletçilik anlayışındaki “planlı ekonomi siyaseti”, devlet merkezli değil tersine kaynak kullanımının hangi sektörlerde sanayileşmeyi sağlayıp sağlamadığını ortaya çıkaran demokratik plan anlayışıdır. Birinci (1932) ve İkinci (1936) Sanayi Planlarında programa alınan yatırımların tümü, o tarihe kadar hiçbir ülkede benzerine rastlanmayan bir anlayışla, verimlilik hesaplarına dayandırılmıştı. Mustafa Kemal Atatürk’ün ekonomi siyaseti, kaynakların nesnel üretime dönüş-mesini öngörüyordu ve şimdiki gibi reel (üretken, nesnel) ekonomi, parasal ekono-minin arkasından sürüklenir duruma gelmemişti.

Atatürk’ün planlı ekonomi anlayışı, ulusal çıkar ve halkçılık temeline dayan-maktadır. Bu nedenle yeterince gelişmemiş bölgelerde, o bölgenin kaynaklarını kullanıcı, gerekirse yeni kaynaklar yaratıcı bir politika ve plan yatar. Bu anlayış sayesinde Türkiye'nin geri kalmış bölgelerinde, yüzyıllardır özel sektörce yapılma-mış yatırımlar, 1930’lar Türkiyesi’nin güç koşullarında yapılmıştır. Atatürk’ün bu modelinde kamusal girişim, kalkınma hamlesinin merkezine oturtulduğu için özel sektörün, kâr getirmeyeceği için yapmadığı yatırımları bile finanse etmeyi göze almıştır. Ancak, günümüzde de varlığını ve önemini koruyan ve halen çözüm-lenemeyen en önemli konulardan biridir bölge ve iller arası ekonomik gelişmişlik farkı. Bugün Türkiye üretiminin beşte biri İstanbul'da, yüzde 40’ı da Marmara Böl-gesi'nde yapılmaktadır. Bu durum, 1970’li yıllarda hızlanan bir biçimde iç göç ol-gusunu da getirmiş, plansız kalkınmanın başlıca sorunlarından biri haline gelmiştir.

1930'larda bölgesel eşitliği sağlama amacıyla getirilen KİT modelinin etkisizleştirilmesi yönündeki çabalar da bunda etkili olmuş, zaten yeni yatırımlara ve üretime yönelik olmayan son yılların ekonomi politikalarıyla içinden çıkılmaz bir hal almıştır.

Atatürk, özellikle yönetim, eğitim, ekonomi, kültür, sanat konularını içeren söylevlerinde sürekli olarak ileriyi düşünme, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma vurgusu yapmaktadır. 1 Kasım 1937’de Büyük Millet Meclisini açış söylevinde; “Büyük davamız, en medeni ve en müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmektir. Bu, yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde temelli bir inkılap yapmış olan büyük Türk milletinin dinamik idealidir. Bu ideali en kısa bir zamanda başarmak için fikir ve hareketi beraber yürütmek mecburiyetindeyiz. Bu teşebbüste başarı ancak, türeli bir planla ve en rasyonel tarzda çalışmakla mümkün olabilir” demektedir.

Atatürk, sürdürülebilir bir kalkınma için ekonomik istikrara ne derecede önem verdiğini politika ve uygulamalarıyla göstermiştir. Atatürk döneminde dış ticaret açığı olmadan, enflasyona başvurulmadan, dengeli ve istikrarlı bir kalkınma sağlan-mıştır. Atatürk, para sıkıntısına bir çözüm yolu olarak emisyona başvurulması önerilerine her defasında karşı çıkmıştır.

Atatürk’ün temel ekonomik hedefi bütün toplumun mümkün olduğu kadar kısa sürede kalkınmasını sağlamak yönündedir. Osmanlı’dan alınan kötü miras bu yolda önemli engeller oluşturmuş ancak yine de az zamanda çok büyük işler yapıl-mıştır.

1933-1938 yılları arasındaki döneme, Türk sanayisinin ilk ve planlı kuruluş aşaması olarak bakılabilir. Yapılacak işler ciddi etütlere dayanan bir plana bağlan-mış, iç ve dış finansman sağlanarak çok başarılı uygulama sonuçları elde edilmiştir. Ham madde kaynakları ile enerji sorunları ciddiyetle ele alınmış, konunun bilimsel ve teknik yönü ile ciddi şekilde uğraşılmıştır.

Bu dönemde yapılan yatırımlar, hep devletçilik ilkesi adı altında yapılmıştır. Programın finansmanı, geniş ölçüde vergiler, iç istikrar ve devlet bankalarının kredileri ile karşılanmıştır. Ayrıca, 1934 yılında Sovyetler Birliğinden 8 milyon dolar, 1938’de İngiltere’den 13 milyon sterlin dış borç sağlanmıştır.

Yeni devletin kuruluşundan Atatürk’ün ölümüne kadar olan bu dönemin bir çok bakımdan özellikleri vardır:

a) Dış ticaret açığı olmadan enflasyona başvurulmadan dengeli ve istikrarlı bir kalkınma sağlanmıştır.

b) Hükümet, dış ticaret aktifinin sağladığı döviz geliriyle altın stokunu artır-maya çalışmıştır. 1931’de 6 ton olan altın rezervleri 1932’de 14 tona, 1933’de 17 tona, 1934’de 19 tona, 1937’de 26 tona çıkmıştır.

c) Mali dengenin korunmasına büyük itina gösterilmiştir. Ancak karşılaşılan zorluklar hükümetin tedbir almasını gerekli kılmıştır. Hükümet başkanı olarak İsmet İnönü para sıkıntısına karşı bir çözüm yolu olarak emisyon yapılmasını istemiştir. Devlet başkanı olarak Atatürk’te her defasında karşı çıkmıştır. Atatürk'ün ekonomi politikasında makroekonomik istikrarın önemli bir yeri olmuştur. Öyle ki, enflasyonsuz para politikası Cumhuriyet tarihinde sadece Ata-türk zamanında uygulanabilmiştir. İsmet İnönü, bu konuda Atatürk’e götürdüğü öneriler için, “Hükümet olarak yılda iki kez ödeme yapamayacak duruma düştüğü-müz olurdu. Gider konuşurdum. Birkaç milyon liralık emisyonun bizi ferahlata-cağını anlatmaya çalışırdım. Bir defa bile evet dedirtemedim” demektedir.

Türkiye Cumhuriyeti’nde enflasyon sorunu Atatürk'ün ölümünden sonra başlamış ve bir daha da durdurulamamıştır.

Atatürk’ün ekonomi politikası çağımızın gelişmiş ve gelişmemiş ülkelerine yön verebilecek özellikler taşımaktadır. Bu özellikler;

a) İmtiyazsız ve sınıfsız biçimde bütün halkın refahını yükseltmektir.

b) Bütün toplumun mümkün olduğu kadar kısa sürede kalkınabilmesi için ekonomik ve sosyal kalkınmaya bir bütün olarak yaklaşmak gerekir.

c) Atatürk’ün ekonomi politikasının temelinde piyasa ekonomisinin kuralları vardır. Devlet doğrudan endüstri, ticaret işleri yaptığı zaman kendisi de pazarın koşul ve kurallarına uymalıdır.

d) Atatürk pazarlardaki rekabet kurullarının işleyişini bir kalkınma planının disiplini içinde düşünmüştür.

e) Ekonomiye, ekonomi dışından yapılacak müdahalelere karşı önlemler almıştır.

f) Ülkede enflasyonun önlenmesi yurt içinde ve yurt dışında devlet hazinesi itibarının en yüksek düzeyde tutulması için bütçe denkliğine ithalat ve ihracat denk-liğine ve devlet yatırım harcamalarının devlet gelirleri toplamına denk olmasına dikkat edilmelidir.

g) Atatürk’ün ekonomi politikasının önemli bir amacı da ülkede tam çalış-manın sağlanmasıdır.

Atatürk’ün ekonomi politikasının temel amacı imtiyazsız ve sınıfsız biçimde bütün halkın refahının yükseltilmesidir. Bütün toplumun mümkün olduğu kadar kısa sürede kalkınabilmesi için ekonomik ve sosyal kalkınmaya bir bütün olarak yaklaşmak gereklidir.

Diğer bir deyişle bütün devrimler ve ekonomik kalkınma amacıyla yapılan uygulamalar birbirini desteklemelidir. Ekonomik ve sosyal kalkınmayı bu biçimde ele alış, son yıllarda gelişmekte olan ülkeler için çağdaş ekonomik plancılar ve işlet-mecilerce öne sürülen sistem yaklaşımının bir uygulamasıdır. Atatürk’ün ekonomi politikasının temelinde piyasa ekonomisinin kuralları vardır. Devlet pazarların kurallarına uymak zorundadır. Hatta devlet doğrudan endüstri ticaret işleri yaptığı zaman kendisi de pazarın koşul ve kurallarına uymalıdır.

Atatürk; “Kesin zaruret olmadıkça piyasalara karışılamaz, bununla beraber hiçbir piyasa da başıboş değildir. Sırası gelmişken Cumhuriyetin tüccar telakkisini de kısaca ifade edeyim; tüccar, milletin emeği ve üretimi kıymetlen-dirilmek için eline ve zekasına emniyet edilen ve bu bakımdan ihracatçılar hakkın-daki kanun, murakabe hakkındaki kanun, teşkilatlandırma hakkındaki hükümler müspet neticelerini vermektedir.” demiştir.

Atatürk, pazarlardaki rekabet kurallarının işleyişini, bir kalkınma planının disiplini içinde düşünmüştür. Planlı kalkınma düşüncesi ekonomik ve toplumsal kalkınma sorunları ile ilk karşılaştığı anlarda başlamıştır. Planlı kalkınmayı düşü-nürken aynı zamanda ekonomiye, ekonomi dışından müdahaleler yapılabileceğini düşünerek buna karşı önlemleri de zamanında alabilmiştir. Ali İktisat Meclisini, Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyetini, Türkiye İş Bankasını kurdurmasının, bu bankanın azınlıktaki bir devlet hissesiyle halkın ortaklığında mümkün olduğu kadar özerk çalışmasını sağlamasının, T.C. Merkez Bankası hisselerine halkın katılma-sıyla özerkliğin korunmasına özen göstermesinin, ekonomik uygulamalardan önce yerli yabancı uzmanlarla uzun süre tartışma yapmasının temelinde ekonomik sorun-lara ekonomi dışı müdahaleleri önleme amacı yatmaktadır.

Atatürk’ün ekonomi politikası üç temel dengeye dayanmaktadır.

- Devlet bütçesi denk olmalıdır.

- Devletin yatırım harcamaları bütçe fazlaları ile iç ve dış borçlanmadan elde edilen devlet gelirleri toplamına denk olmalıdır.

- İthalat, ihracat denk olmalıdır.

Bu üç denkliği korumanın amacı, ülkede enflasyonun önlenmesi ve yurt içinde ve yurt dışında devlet hazinesi itibarının en yüksek düzeyde tutulmasıdır. Atatürk, ödemeler dengesini korumanın tek yolunu dış ticaret dengesinin korunmasında bulmaktadır. Onun için ihracat yapmadan ithalatı artırmanın yolu yoktur. Hatta bu alanda belirli bir ülkeden ithalatın arttırılabilmesi için mutlaka o ülkeye ihracatı arttırmak gereklidir. Hızlı kalkınma ve devletleştirmeler devlet harcamalarını hızla arttıran uygulamalardır. Ancak O, yukarıdaki dengeleri bozmadan bunu yapabilme-nin yollarını sürekli olarak aramış, bulmuş ve uygulamıştır.

Atatürk’ün ülkeyi yönettiği 16 yıllık dönem boyunca, ülkede sözü edilebilecek bir hızlı enflasyon dönemi yoktur. Bazı krizlere rağmen Türk lirasının dış değeri 1921’de ve 1938’de aynı düzeydedir. Bu dönem, Türk ekonomisindeki kalkınma hızının Cumhuriyet ekonomi tarihinin en yüksek olduğu dönemlerden biridir. Atatürk’ün ekonomi politikasının önemli bir diğer amacı da ülkede tam çalışmanın sağlanmasıdır. Bütün ekonomik önlemlerden söz ederken çiftçiye, işçiye ve bütün faal nüfusa iş sağlanması görüşünden hareket etmesinin ve uygulama yaptırmasının başka anlamı olamaz.

Bu nedenlerle Atatürk devrimlerinin üst yapı devrimleri olduğu, bütün devrim-leri gibi ekonomi devrimi de Türk toplumunu temelden değiştirmek ve çağdaş-laştırmak amacına yönelmiştir. O’nun belki de bütün devrimleriyle eşdeğer bir ekonomi devrimi vardır. Her alanda olduğu gibi ekonomi alanında da daha uzun yıllar bizlere onun ışığı yol gösterecektir.

Günümüzde Ne Yapılmalı?

Dünya ekonomisinde ve kalkınma anlayışında meydana gelen değişmeler, AB ile uyum sürecimizde yaşanan gelişmeler ve planlama anlayışımızın öncelikleri birlikte düşünüldüğünde, ülkemizdeki idari bölümlemenin ve ülkesel yönetim sisteminin temeli olan “İl” ölçeğinde başlayan bir kalkınma anlayışının ve buna uy-gun bir planlama sisteminin geliştirilmesi gereği kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bölgeler arasındaki gelişmişlik farklılıklarının kabul edilebilir düzeye indirilmesi ve görece geri kalmış yörelerin kalkındırılması için, doğal olarak il ve hatta ilçe kademelerinden başlayan bir kalkınma ve planlama sistemi oluşturulması gerekli olmaktadır.

Anayasamızda da belirtildiği üzere, genel yönetimin taşradaki temel yönetim kademesi ve merkezi yönetimin taşradaki en üst yönetim birimi, “İl”dir. İl yönetim-lerinin genel yönetim içindeki özellikli ve öncelikli konumları dikkate alındığında, gerek yönetsel yeniden yapılanmada, gerekse kalkınma sürecinde, bu yönetim kademelerinin önemi daha iyi anlaşılmaktadır. Kalkınma açısından mekan boyutu-nun, yerel, bölgesel ve ülkesel düzeylerden oluştuğu göz önünde tutulduğunda, iller ve ilçeler, kalkınma ve strateji belirleme çalışmalarının yerel düzeydeki en önemli yönetim basamakları olmaktadır.

Günümüzün kalkınma anlayışı ve araçları aşağıdan-yukarı bir gelişme modeli çerçevesinde yerel birimlere önemli işlevler yüklerken, kalkınma stratejilerinin hazırlanması ve uygulanması aşamalarında “katılımcılık” ilkesinin yaşama geçiril-mesi de önemlidir.

Ülkemizin hızlı ve dengeli kalkınabilmesi; planlama ve uygulama süreçlerine kamu sektörünün yanı sıra, özel sektör, gönüllü sivil kuruluşlar, meslek odaları, üni-versiteler, vb. kesimlerin de katılımı ile olanaklıdır. Bu nedenle, il ve ilçe gelişme planlamasının hazırlık, uygulama ve izlenme aşamalarında geniş katılımlı kurum-sallaşma ve dayanışma gerekmektedir.

İl düzeyi bölgesel gelişme stratejilerinin hareket noktası olma özelliğine sahip-tir. Kimi durumlarda, havza, ilçe ve belde gelişme stratejilerine de ihtiyaç olmakla birlikte, bölgesel gelişme stratejilerinin hazırlanmasına temel alınması açısından il gelişme planları ve stratejileri hem hızlı ve dengeli kalkınmanın hem de yerel ihtiyaçlara ve dinamiklere duyarlı, yerel girişimleri harekete geçiren bir düzey olması açısından gereklidir. Bu kapsamda, il ve ilçe ölçeklerindeki kalkınma çalış-maları ve gelişme planlarının sağlayacağı başlıca yararlar şunlar olacaktır:

a) İl ve ilçelerdeki ilgili tüm kurum ve kuruluşların geniş ve aktif katılım-larıyla hazırlanacak olan gelişme planları yoluyla il ve ilçeler; kısa, orta ve uzun vadede gelişmelerine yön verecek, genel eğilimleri tespit edebilecek ve geleceğe yönelik projeksiyonlarını eşgüdümleyeceklerdir.

b) İl ve ilçelerimizin üstünlüklere sahip oldukları alanlar belirlenebilecek, mevcut ve gelişmesi muhtemel sektörlerde uzmanlaşmaları sağlanabilecektir. Böylece, il ve ilçe gelişme stratejileri, yöresel kaynakları ve potansiyelleri harekete geçiren, geri kalmış yörelerimizin sosyo-ekonomik düzeyini yükselten, kırsal kalkınmayı sağlayan ve ulusal plan ve programların gerçekleşmesini besleyen bir işlevi yerine getirecektir.

c) Bölgesel gelişme amaç, hedef ve stratejileriyle uyumlu biçimde hazırlana-cak alt ölçekli gelişme stratejileri, ülkemizin hızlı ve dengeli kalkınmasının önemli araçları olacaktır.

d) İl ve ilçelerin temel yönetim birimleri olduğundan hareketle hazırlanacak il ve ilçe gelişme planları; yerel yönetimlerin güçlendirilmesine de katkı sağlaya-caktır. İl ve ilçe, ülke, bölge ve yerel yönetimlerin kurumsal stratejik planlama çalışmalarının bütünleştirilmesi açılarından gerekli basamaklardır. Kent, belde ve kırsal alan planlamalarının etkinleştirilmesi açısından da il ve ilçe gelişme planları önemlidir.

e) Yerel ekonomiyi ve yerellik bilincini güçlendirecek ekonomik, sosyal, kültürel girişimler yönlendirilebilecek ve desteklenebilecektir. Böylece, toplumun istekleri, gereksinimleri, kapasiteleri ve tercihlerinin yeterince dikkate alındığı planlar yapılabilecektir. Yereldeki planlama çalışmaları yerel kurumlara ve yerel yönetimlere yansıdıkça yerelde topyekun planlı bir yapılanmayı tetikleyecektir.

f) Yerel katılımı ve yerel demokrasiyi ön plana çıkaran, yetki ve kaynak açısından güçlendirilmiş bir taşra yönetim düzeni oluşmasına katkı sağlayacaktır. Böyle bir sistem içinde, il ve ilçe yönetimleri, kamusal hizmet ve yatırımları makro politika ve uygulamalarla uyumlaştırarak eşgüdümleyecektir. Yerel hizmetler üzerinde karar verme yetkisi yerel karar alıcılara devredileceğinden, idari sistem daha demokratik bir nitelik kazanacak; böylece, taşranın siyasal ve sosyal kültürü olumlu etkilenecektir.

g) Kalkınmanın iller ve ilçeler ölçeğinden başlatılması, ülke kalkınması açısından kırsal yörelere götürülen hizmetlerin yüküne halkın daha kolay ve istekle katılımına fırsat verecektir. Hizmet istemleriyle bunun yükü arasında ilişki de böy-lece kurulmuş olacaktır.

h) Yerel potansiyellerin harekete geçirilmesi kolaylaşacak, böylece atıl kapa-site kullanımı azaltılacak; küçük ve orta boy girişimlerin ve girişimcilerin ekono-miye etkin biçimde katılımı sağlanacaktır.

İl gelişme stratejileri yoluyla; yöresel ve bölgesel ekonomik potansiyel ile kay-naklar harekete geçirilebilir, taşranın sosyo-ekonomik düzeyi adil ve dengeli bir tarzda yükseltilebilir, kırsal kalkınmaya katkı sağlanabilir, ulusal plan ve program-ların gerçekleşmesini destekleyen bir işlev yerine getirilebilir.Bu işlevin yerine getirilmesi ise, illerde etkili bir gelişme planlaması yapılması ve rasyonel stratejilerin belirlenip uygulanmasıyla yakından ilişkilidir.

Bu nedenler-le, topyekün ülke kalkınmasının başarılmasında il gelişme planlarının önemi büyük-tür. Ancak planlı kalkınma döneminde; mülki idare amirlerine bu yönde görev ve sorumluluk verilmekle beraber, hızlı ve dengeli kalkınmayı sağlayacak yasal ve yö-netsel önlemler gerektiğince alınamamış, kalkınmanın yasal ortam ve koşulları ye-terince oluşturulamamıştır.

SONUÇ

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, Onuncu Yıl Nut-kunda; “Yurdumuzu dünyanın en mamur ve medeni milletler seviyesine çıkaraca-ğız” diyerek ülkemizin çağdaşlaşmaya yönelik hedefini göstermiştir. 2006 yılındayız. Atatürk’ün doğumunun 125. yılında. Bu düzeye ulaşmak zorundayız. Cumhuriyetin 100. Yılında yani 2023 yılında bütünüyle gelişmiş çağdaş bir Türkiye kurulmalıdır. Bunun için en gerçekçi yol, öncelikle, 2023 yılını hedefleyen 20 yıllık “sürdürülebilir kalkınma”yı ve “uygulanabilir plan”ı içeren “Ulusal Gelişme Planı”nın hazırlanmasıdır. Hazırlanacak böyle bir plana giden yol-da bölge ve il gelişme planlarının hazırlanması ve uygulanması, dengeli, topyekün ve sürdürülebilir kalkınma için önemli uygulamalar olacaktır.

KAYNAKÇA

Prof. Dr. Afet İNAN, Medeni Bilgi ve M. Kemal Atatürk'ün EI Yazıları.

Prof. Dr. Afet İNAN, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler.

Prof. Dr. Bilsay KURUÇ, Belgelerle Türkiye İktisat Politikası.

Prof. Dr. Bilsay KURUÇ, Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi.

Prof. Dr. Cihan DURA, Atatürk Devrimi Yarım Kaldı.

Prof. Dr. Cihan DURA, Türkiye Ekonomisi.

Hamza EROĞLU, Atatürk ve Devletçilik.

Şevket Süreyya AYDEMİR, Tek Adam.

Yalçın KÜÇÜK, Planlama, Kalkınma ve Türkiye.

Seriye SEZEN, Devletçilikten Özelleştirmeye Türkiye’de Planlama.

Suna KİLİ, Atatürk Devrimi Bir Çağdaşlaşma Modeli.

Mustafa A. AYSAN, Atatürk'ün Ekonomik Politikası.

Mutlu DEMİRKAN, Kemalist Ekonomi Politikası.İl Gelişme Stratejileri ve Politikaları Alt Komisyonu Raporu, DPT- Ankara, 2006.

Haluk BİLGESAY, Atatürk’ün Yönetim ve Ekonomi Anlayışında Vizyon, Misyon Kavramlarının Karşılığı, Türk İdare Dergisi, Sayı 451, Mart 2006.

Kaynak:TİD Kay.tar:19.8.2008