29 Ağustos 2018 Çarşamba

Kurtuluş savaşında bir Alman subayı


Mustafa Kemal’e hayranlığı dolayısıyla Kurtuluş Savaşı’na katılan ve İstiklal Madalyası alarak ülkesine dönen Alman yüzbaşı Hans Toebst’in oğlu Cord Christian Troebst, babasının görev yaptığı yerleri görmek için Türkiye’ye geldi. Troebst, Türkleri çok seven babasının ablasına Gülnar ismini koyduğunu söyledi.

Fotograf: Hans Tröbst Türk subay üniformasi ile

KURTULUŞ Savaşı’na katılan tek Alman olan yüzbaşı Hans Troebst’in gazeteci oğlu Cord Christian Troebst, Türkiye’ye geldi. Almanlar tarafından inşa edilen Bağdat Demiryolu’nun kuruluşunun 100. yıldönümü nedeniyle, Adana’nın Pozantı İlçesi’ne gelen Sonntag Aktuell muhabiri Troebst, babasının tuttuğu günlük ve Türk ordusunu anlattığı ’Asker Kanı - Baltık Denizi’nden Mustafa Kemal Paşa’ya’ adlı kitapta Atatürk’e olan hayranlığını dile getirdiğini söyledi. Babasının Kurtuluş Savaşı yıllarında deniz yoluyla Ortaköy’e geldiğini ve Atatürk’e savaşa katılmak istediğini söylediğini anlatan Trobest, ‘Ona ‘Sen esir düşersen Alman olduğun anlaşılır, seni demiryolunda görevlendirelim’ demişler. Babam, önce Eskişehir demiryolunda, daha sonra Konya Ereğli demiryolunda, demiryolu subayı olarak görev yapmış. Alman ordusundaki yüzbaşı rütbesini, Türk ordusunda da kullanarak, Anadolu’da bu kez Türk üniforması altında verilen özgürlük mücadelesine katılmış’ dedi. Babasının, ülkesine dönerken kendisine verilen İstiklál Savaşı madalyasına gözü gibi baktığını belirten Troebst, şöyle devam etti: ‘Babam, 1923 yılında döndüğü Almanya’da uzun süre kalmamış ve 1924’de tekrar Türkiye’ye dönmüş. O dönemde (Alman Telgraf Merkezi) adı verilen ve devletin resmi ajansı olan kuruluşa gönderdiği yazılar beğenilince onu Türkiye muhabiri yapmışlar. Babamın ilk eşinden üç çocuğu olmuş. Babamın Gülnar adını verdiği ablam şu anda 80 yaşında ve halen yaşıyor.’

Fotograf: Eskisehir 01.02.1925 tarihlidir.

TÜRKLERDE OZ TAMGASI - SVASTIKA

Ari irkın-aryanizmin sembolü olarak görüldüğünden alman nazi partisi tarafından sembol olarak seçilen, esasen asya menşeili olup orta asya turan uygarlığından hintlilere geçen ve kayıp mu kıtası hakkındaki ender kaynaklardan biri olan naacal tabletlerinde de yer alan, sanskritçe’de “mutlu yaşam” anlamına gelen tamga…
evet svastika bir tamgadır.
hem de proto türk menşeili bir tamga…
uygar(!) batı’nın sürekli arayışta olduğu yunan uygarlığı kökeni hakkında 19. yüzyılda belirli fikirler şekillenmekteyken ve batı dünyası ata olarak eski yunan’ı görmekte oldğu yıllarda bu uygarlığın dip kültürünü ortaya çıkarmak için truva kazılarını yapan heinrich schliemann, efsanevi truva’nın yıllarca izini sürdükten sonra nihayet 1871 yılında çanakkale-hisarlık tepesinde kazılarına başladı ve birkaç sene zarfında antik truva kenti’nin kalıntılarını ortaya çıkarmaya başladı.
 schliemann’ın truva’da bulduğu svastika sembolleri)
schliemann’ın bulduğu antik eserler arasında önceden sıradan bir süs eşyası zannettiği bir de “gamalı haç(svastika)” da vardı.
schliemann’ın svastika’yı bulduğu günlerde avrupa uluslaşma sürecindeydi. batı dünyasında önce “milliyetçilik”, sonra “ırkçılık” birer “yükselen değer” haline gelmişti. avrupa bilim çevreleri aryan ırk’ın üstün nitelikleri hakkında tartışmalar yapmaktaydı…
tüm bu süreç devam ederken schliemann bulgularını paylaşmaya başlamıştı ve kendisini birden bire bu ari ırk tartışmasının odak noktasında buldu.
yayınlanan buluntular içindeki bu gamalı haç motifinin “ari ırkın sembolü” olduğu iddiası tüm almanya ve avrupa’da sansasyonlar yarattı.
kendilerini, tarihin başlangıcından beri dejenere olmamış bir ırk olarak addeden almanlar, bu gamalı haç’ın bunun bir kanıtı olduğunu benimsedi. tabii bu benimsemede schliemann’ın asistanının truva’daki gamalı haç motifleri’nin ari ırkın sembolü olduğu hususunda yazdığı yazılar da epey etkili oldu…
schliemann da yazmış olduğu “troy and it’s remain” adlı eserinde bu konuya değindi ve böylece svastika sembolü bir anda konum olarak farklı bir mecraya sürüklenmiş oldu…
tüm bu gelişmelerin neticesinde 1919’da alman nazi partisi (nsdap) bu svastika’yı kendisine sembol olarak seçti.
hitler’in ve naziler’in alman ırkının ari ırk olduğuna olan inancı ikinci dünya savaşı süresince de devam etti, hitler’in talimatıyla almanya’nın işgal ettiği ülkelerdeki tarihi eserleri yağmalamak üzre özel bir ss birliği kuruldu. bu özel birlik ari ırkın tarihi miraslarını toplayarak, hitler tarafından planlanan linz fuhrermuseum‘da sergilenmeye başladı. tabii bu çalıntı parçalardan oluşan müzenin en nadide parçası ise schliemann’ın truva’da bulup almanya’ya kaçırdığı meşhur gamalı haç’tı…
schliemann ve avrupa’lı bilim adamlarının ve de hitler’in tüm iddialarına rağmen bu gamalı haç-svastika ne yazık ki hint-avrupa ırklarının değil, kendilerinden farklı insanların, ural-altay dillerini konuşan turan halklarının ve proto türkleri’nin sembolü ve tamgasıydı…
truva’dan başka ve truva’dan çok eski tarihlere ait (mö3200) hasankale-beycesultan anıtı’nın üzerindeki ön türkçe-runik yazıların arasında bu gamalı haç motifi de vardı. tamga okuma ritüeline göre bu gamalı haç işaretinin manası “uç” ya da “ög”(öge’nin kökeni)dür.
istanbul arkeoloji müzesinde mö500 tarihli bizans sikkesi’nin üzerinde de bu svastika mevcuttur.(kazım mirşan)
kazım mirşan’a göre bu ög kelimesi’nin ön türkçe karşılığı “yüksek seviyede düşünce”dir.
aryan ırkın sahiplendiği meşhur gamalı haç, orta asya’daki proto türk göçleriyle birlikte hindistan’ın indüs vadisi’ne inmiş, oradan da silsile yoluyla ortadoğu-anadolu ve batı anadolu’ya geçmiştir.
öntürklerde “felsefi düşünce” anlamına gelen bu ög kelimesi yunanistan’da ses değişimi ile “gama” ya dönüşmüştür.
(haluk tarcan-tarihin başladığı öntürk uygarlığı)
  (kafkaslar’da bir hazar kalesindeki svastika tamgası)
asya kökenli gamalı haç konusunda batı dünyasını dumura uğratanlardan biri de kendi içlerinden çıkan ve naacal tabletleri’ni ortaya çıkaran ingiliz albay james churchward‘dır. churchward’ın hindistan ve meksika’da yaptığı uzun araştırmaları neticesinde pasifik’teki kayıp kıta mu‘nun izlerine rastlamıştı.(churchward’ın 50 sene süren bu çalışmaları 4 kitapta toplanmıştır) işte bu churchward’a göre gamalı haç mu kıtasının dinsel sembollerinden biriydi ve kutsal bir “öge” idi…
(Novajo yerlilerine ait bir kilim ve svastika motifi)

12 Ağustos 2018 Pazar

Türklerin İlk Kadın Hakanı: TOMRİS HAN



Saka Türklerinin Kadın hakanı Tomris Han, biraz sonra atlarını ölüme sürecek olan savaşçılarının önünde durdu ve yürekleri titreten bir sesle gürledi:
“…Geriye yalınızca bizler kaldık. Birçoğu kadınlardan ama erkeği kadar yiğit kadınlardan oluşan bir halk ve ordu…
Karşınızdakiler acunun en vahşi, en acımasız ve en kalabalık ordusu. Ancak biliyorum ki gök kubbenin altındaki hiçbir ordu, şu dolunayın altında ateş saçan gözlerinden daha cesur değil. Ve yine biliyorum ki yeryüzündeki hiçbir ordu, yurdu ve halkı için çarpan ulu yüreklerinizden daha büyük değil…
Günümü aydınlatan güne, gecemi aydınlatan ay ve atalarımın ruhları üzerine and olsun ki atımın çiğnediği bu topraklar kanımla kızıla boyansa da kimsenin, hele ki hain Perslerin esareti altına girmeyeceğim…”
Hanlarının ardından Saka Türk savaşçılarının hepsi aynı coşkuyla gürledi.Tomris Han-1 Macar ressam
And olsun
Gök kubbenin her zerresi kahraman kadınların tiz çığlıklarıyla dolmuştu artık. Arkalarına bir kez olsun bakmadan sürdüler atlarını savaş meydanlarına. Önde Tomris Han, ardında savaşçıları…
Yeryüzü daha önce, ölüme böylesine arzulu at koşturan bir millete tanıklık etmemişti…
Tarih, Milattan Önce 15 Aralık 528′ i gösterdiğinde Asya bozkırları akıl almaz bir savaşa tanıklık ediyordu. Bir tarafta, 9.000′ i kadın olmak üzere 13.000 kişilik Saka Türk OrdusuDiğer tarafta ise Pers İmparatoru Büyük Kiros‘un kumandasında, 100.000’ in üzerinde askeri ile Pers Ordusu.
Başlarında, Türklerin İlk Kadın Hakanı Tomris Han’ın bulunduğu Saka Türkleri için bu savaş, tam anlamıyla bir varlık-yokluk mücadelesiydi ve bu mücadelede bir tek silahları vardı.
Özgürlükleri için ölümü hiçe sayan Savaşçı Ruhları…
Tomris Han-2 Saka Türk Devleti

Tomris Han’ı tanıyalım!

Dünya tarihine ilk damga vuran, ilk kahraman kadın “Türk” hükümdar; Tomris Han! Türklerin ilk kadın hakanı…Tarihte bilinen, dünyanın da ilk kadın hükümdarı olarak kabul edilir.
“ Tomris Katun [¹]
M.Ö Altıncı yüzyılda Türklerin hükümdarı…
M.Ö 7. Yüzyılda yaşadığı sanılan Saka (İskitler) Türklerinin kağanı. Saka Türk Devleti’nin Başbuğu.
Yunanlılar ona, “ Leydi Origana” diyor.
Türkleri birleştirip Turan birliğini kuran ve Turan kağanı olan Alp Er Tunga’nın ( diğer söylenişi ise Tonga Alp Ertorunudur.
Alp Er Tunga-2
Asıl adının Demir olması gereken fakat eski Yunan tarihçilerinin Tomiris ve Demurus diye adlandırdıkları bu kağan, Peçenek Türklerindendir. İsmi öz Türkçedir ve günümüz Türkçesinde ”demir anlamına gelmektedir.
Çok güçlü bir kadın!
Onun çok akıllı, çok kıvrak bir zekâya sahip olduğu biliniyormuş. Savaş oyunlarını çok iyi biliyormuş.
Tomris Han-3
Tomris Han…Saka Türklerinin Kadın Hakanı… Ulu Kadın…Yiğit Kadın…Alp Kadın…Bilge Kadın…
Çağlar ötesinden ses veren kutlu bir destan kahramanı. Türk kadının erkeği kadar yiğit, bilge ve er olduğunun kanıtlarındandır.
Bazı tarihçiler onunla ilgili:
Acemlerin tümüne karşı, İran İmparatorluğuna karşı, muhteşem bir zafer kazanmış ve aynı zamanda dünyanın ilk kadın hükümdarı olduğu kabul edilmiş üstün bir Türk kadınıdır.
Diyorlar…
Bazıları ise;
İran’da da Ahamenid sülalesi hâkim bulunuyordu. Bu sülale zamanında İran orduları birkaç defa Doğuya doğru saldırarak Türklerle savaşmışlardı.
Onlarla savaştı ve onları yendi…
Diyor…
Tomris Katun’un savaşın sonunda haykırışları bu günlere kadar gelmiş…
Tarihe geçen asıl önemli olayı anlatırsak:
İran’ın başında o zamanlar kana susamış, çok can almış, cani bir kral varmış. Kiros [²](Diğer söylenişi ile veya Kirus)
İran orduları, Saka Türkleriyle birkaç kere savaşmış onları yenmişler…
İran hükümdarı Kiros, doğuya doğru gitmiş. Batı Türkistan’ın bir bölümünü ele geçirmiş. Kiros, sinsi ve hain biriymiş. Gözü Tomris Katun’un topraklarındaymış. O zamana kadar kalleşçe, birçok oyunlar yaparak çok can aldığı bu topraklarda, şimdi de sinsi bir planla almak istiyormuş.
Tomris Katun’a evlenme teklif etmiş. Haber göndermiş. Evlenelim demiş. Tabii evlendiği takdirde;
Tomris Katun’un tüm toprakları ona kalacak, çok uzun yıllardır baş edemedikleri düşmanları ile baş etmiş, hatta birde onların başına geçmiş olacakmış.
Bu tabii onun planı…
Tomris Katun böyle bir teklifi hemen red etmiş.
İran Hükümdarı Kiros, aldığı red cevabından sonra Tomris Katun’a savaş açmış.
Çok kanlı şekilde savaşlar başlamış.
Kiros sadece askerleri ile değil, eğittiği çok vahşi köpeklerle savaşa girmiş.
Tomris Katun’un savaşçılarının başında oğlu Başşad [³]Barsgan Tiğin (Persler onu Spargapies diye adlandırırmış) varmış.
Kiros, Tomris Han’ın oğlu Barsgan Tiğin’i sinsi bir oyunla tuzağa düşürmüş. Barsgan, Kiros’un eline esir düşmüş.
Savaş, İran Hükümdarının zaferi ile bitince Tomris Katun’un oğlu bunu kaldıramamış ve intihar etmiş.
Tomris Katun bu acı olaydan sonra deliye dönmüş. Çok üzülmüş, bir o kadarda kinlenmiş.
Tomris Katun, inanılmaz planlarla sabahı zor etmiş. Sabah savaş kaldığı yerden devam etmiş.
O dönemlerde Türkler:
Ok atmakta,
At binmekte,
Kılıç kullanmakta, Savaş arabalarını kullanmakta çok iyilermiş.
Tomris Han-4
Tomris Katun, savaşı bizzat yönetmiş.
Akıl oyunları, karşı tarafın gittikçe güçsüzleşmesine sebep oluyormuş.
Sonunda Kiros yenilmiş. Üstelik bunu canıyla ödemiş.
Türk askerleri, onun cansız bedenini Tomris Katun’a getirmişler.
Tomris Katun, kimsenin beklemediği bir şey yapmış, onun kafasını, kılıcı ile gövdesinden ayırmış.
Kan dolu bir fıçının içine elindeki kafayı atmış.
Bağırmış.
Onun sesi yerde, gökte çınlamış.
Hayatında kan içmeye doymamışsın. Şimdi kana-kana iç! “
Tomris Han’ı ve onun unutulmaz savaşını ve sözlerini anlattım…
Sizlere savaşmadan, barış içinde geçecek günler diliyorum.
Saka Türkleri Altın İşlemeciliğinde ileri bir Medeniyet olduğu biliniyor
Saka Türkleri Altın İşlemeciliğinde ileri bir Medeniyet olduğu biliniyor
**
[1] Tomris: Yunan tarihçiler (Tomyris, Demurus) diye adlandırır. Tomris veya Tomyris (Türkçe: temir – “demir”). Öz Türkçe bir kelimedir.
Katun: Hakan-han-kağan eşi, imparatoriçe, Hatun
* Eski Türk inancına göre “Han ile Katun” gök ve yerin evlatlarıdır.    Kadının yeri yedinci kat göktür.
[2] Kiros: Kirus olarak ta bilinir. Kiros’un oğlu Büyük Kiros
[3] Başşad: Başkomutan
**Alp Er Tunga Büyük Türk hakanıdır. Orta Asya’daki bütün Türk boylarını birleştirerek hâkimiyeti altına almış daha sonra Kafkasları aşarak Anadolu Suriye ve Mısır’ı fethetmiş ve Saka devletini kurmuştur. Pers İmparatorluğu (İranlılar (Med, Babil, Lidya krallıklarını) yenmiştir. Saka Türkleri, İskitler diye de anılır.
Persler, Alp Er Tunga’yı “Efrasiyab” diye anarmış. Kötülük tanrısı anlamına gelir.
“Divan ü Lügat-it Türk” ün yazarı Kaşgarlı Mahmud’a ve ” Kutadgu Bilig” yazarı Yusuf Has Hacip’e göre “Alp Er Tunga” İran destanı “Şehname” deki büyük ve efsanevî Turan hükümdarı “Efrasiyab”dır. İran’ın Firdevsî’nin Şehnamesi, Herodot’un tarihi asıl kaynaklardır.
***   Saka Türkleri (İskitler) “Altın işlemeciliği’nde ileri bir medeniyetmiş.
**** Makalede kullanılan resimler Macar ressam Zalán Kertai‘nin tablolarıdır.
Önemli Not: Altın madenini ilk kullanan M.Ö 6000 yıllarında Saka (İskit) Türkleri olduğu gözüküyor.
Her ne kadar Antik çağ ve Helenistik çağ tarihçileri, Altın madenini M.Ö 2000 yıllarında Peru’lular. En eski altın sikkelerin. M.Ö 8000 yıllarında Anadolu Lidyalılarının kullandıkları. Çorum-Alacahöyük’te yapılan arkeolojik kazılarda M.Ö 2500 yıllarına ait altın buluntular çıktığı. Bazı tarihçilerde M.Ö 1200 yıllarında altını Mısırlıların bulduğu iddia edilmektedir. Çok farklı bilgiler.
Antik ve Helenistik çağ tarihçilerin araştırması gereken şeyAltın madenini ilk kullanan medeniyet Saka-İskit Türkleri mi?
Almanya-Dresden Friedrichstadt Hastanesi Parkındaki Tomris Han anıtı
Almanya-Dresden Friedrichstadt Hastanesi Parkındaki Tomris Han anıtı

Tomris Han anıtı Almanya-Dresden
Tomris Han anıtı
Almanya-Dresden











Ali Alper ÇETİN
Araştırmacı

15 Temmuz 2018 Pazar

Ben Sümerli Öğretmen Ludingirra




”Ben bir Sümerli öğretmen, şair ve yazarım. Yaşım yetmiş beşi bulduğundan öğretmenliği bıraktım fakat şairlik ve yazarlık ölünceye kadar sürecek.
Bu yaşam öykümü daha çok gelecek kuşaklar için yamaya başladım. Bizim ulusumuz, dilimiz, geleneklerimiz, sosyal yaşantımız, sanatımız unutuluyor artık.
Bu güzel ve uygar ülkemize heryerden göz diktiler.Göklere uzanan basamaklı kulelerimizin,görkemli tapınaklarımızın,arı gibi çalışan çarşılarımızın, her tarafa ulaşan kervanlarımızın, dümdüz uzanan yollarımızın, bol ürün veren tarlalarımızın, nehirlerimizde ve açtığımız kanallarda salına salına yüzen teknelerimizin, her türlü bilgiyi veren okullarımızın ünü uzak ülkelere kadar yayıldığından;
ilkel olan bu ülkelerin halkı kıskandı bizi. Fırsat buldukça üzerimize saldırdılar. Kentlerimizi yakıp yıktılar. Biz yaptık, onlar yıktılar; biz yaptık, onlar yaktılar. Halkımız hatta krallarımız tutsak oldu. Ailelerimiz dağıldı.Tarlalarımız, bahçelerimiz bakımsızlıktan kurudu; hayvanlarımız açlıktan öldü ve böylece kökü binlerce yıl önceye dayanan ulusumuz yoruldu, dayanamayacak hale geldi ve içimize yavaş yavaş sızıp bizi yiyen yabancıların kucağına bırakıverdi kendini. Onlar yönetiyor bizi şimdi. Topraklarımıza ilkel geldiler; sayemizde uygar olmaya başladılar. Ne yazıdan, ne tarımdan, ne sanattan, ne dinden, ne okuldan, ne attan, ne arabadan, ne aydan, ne yıldan haberleri vardı.
Hepsini bizden öğrendiler. 
Sonra da ”biz yaptık, biz bulduk” diye övünmeye başladılar. Hep korkuyorum, birgün gelecek, adımız da uygarlığımız da unutulacak. Biz ne yaptık, ne başardıysak hepsini onlar üstlenecekler.Bu durum beni yıllardan beri üzüyordu. Ben küçük bir adamım, bunu önlemek elimden gelmez diye yakınıyordum.  Birgün aklıma geldi. Ben bir yazar olduğuma göre; ulusumuzun bulduklarını, başardıklarını,
geçmişini, geleneklerimizi yazmaya karar verdim. 
Böylece herkese ulaşacağını umut ediyorum.Bizim uygarlığımız belki binlerce yıl sonra yaşayan insanlara da geçecek. Bizim attığımız temeller üzerine yenilerini koyacaklardır.
Ah! Onlar da bizi hatırlayıp bıraktığımız kültür mirasları için teşekkür edebilseler!..”




25 Mart 2018 Pazar

200.000 YILLIK “ANUNNAKI” METROPOLÜ AFRİKA’DA KEŞFEDİLDİ


Afrika’nın güneyindeki bir bölgede hayret verici bir keşfe imza atıldı: yaklaşık 1500 kilometre karelik bir alana yayılan büyük bir metropolün, AnunnakiMetropolü’nün, kalıntılarına. Bu kalıntılar aslında hep oradaymış, insanlar onları daha önce fark etmiş; ama hiç kimsenin onları kimin ya da neden yaptığına dair bir fikri yoktu. Bu güne dek hiç kimse kaç tane olduğunu bilmiyordu. Şimdi ise her yerdeler, binlerce değil yüz binlercesiyle. Anlattıkları hikaye de insanlığın en önemli hikayesidir. Duymaya hazır olmayabileceğimiz türden bir hikaye.
Bu kalıntılar, yaklaşık 10.000 kilometrekarelik daha büyük bir topluluğun parçasıdır ve milattan önce, sıkı durun, 160.000 ile 200.000 yılları arasında inşa edilmiş gibi görünüyor.
Aşağıdaki resim, google-earth ile çekilen birkaç yüz metrelik bir manzaranın yakınlaştırılmış bir görüntüsüdür. Bölge kısmen uzaktır ve yerel çiftçiler bu “halkalara” sık sık rastlamış ve onların geçmişte yerel halk tarafından yapıldığını farz etmişlerdir. Ancak gariptir ki kimse bunların kim tarafından yapıldığını ya da kaç yıllık olduklarını sorgulama gereği duymamıştır.
Araştırmacı ve yazar Michael Tellinger, yıllarca harabeleri gözlemleyerek bölgeyi gezen yerel bir itfaiyeci ve pilot olan JohanHeine ile işbirliği yaptığında bu durum değişti. Heine’ın, bu garip taş temellerin sayısını ve kapsamını görmek için eşsiz bir avantajı vardı ve onların ne kadar önemli olduklarının fark edilmediğini biliyordu.
“Johan beni güney Afrika’nın antik taş kalıntıları ile tanıştırdığında, sonraki bir iki yıl içinde yapacağımız inanılmaz keşiflere dair hiçbir fikrim yoktu. Bugüne kadar biriktirdiğimiz fotoğraflar, eserler ve deliller, diğer tüm medeniyetlerden birkaç yüz ya da birkaç bin yıl değil binlerce yıl önce ortaya çıkmış, kayıp ve hiç görülmemiş bir medeniyetin varlığına şüphesiz olarak işaret ediyor. Bu keşifler o kadar şaşırtıcı ki, daha önce tecrübe ettiğimiz üzere, tarihi ve arkeolojik ana görüş tarafından kolayca kabul görmeyecektir.İnsanlık tarihine dair bakış açımıza tamamen değişik bir yaklaşım gerektiriyor.” diyor Tellinger.
Kalıntılar Nerede Bulundu?
Bölge, dikkat çekici bir sebepten dolayı önemlidir: altın.”Son 500 yıl içinde keşfedilen binlerce antik altın madeni, dünyanın bu bölümünde binlerce yıl yaşamış ve altın kazıları yapmış ve sonra ortadan yok olmuş bir uygarlığa işaret ediyor.” diyor Tellinger.“Ve eğer
burası aslında insanlığın beşiği ise, Dünya üzerindeki en eski uygarlığın faaliyetlerine bakıyor olabiliriz.”
Bu kalıntıların sayısını ve kapsamını görmek için google-earth’ükullanmanızı ve aşağıdaki koordinatlarla başlamanızı öneririm:
Carolina — 25 55′ 53.28″ S / 30 16′ 13.13″ E
Badplaas — 25 47′ 33.45″ S / 30 40′ 38.76″ E
Waterval — 25 38′ 07.82″ S / 30 21′ 18.79″ E
Machadodorp — 25 39′ 22.42″ S / 30 17′ 03.25″ E
Ardından bu dikdörtgenin oluşturduğu alanın içinde düşük bir uçuş araması yapın. Tek kelimeyle muhteşem!
Altın, bir zamanlar burada yaşayan yoğun nüfusa dair bir rol oynamış mıydı? Bölge, harika bir limana yaklaşık 150 mil uzaklıkta ve deniz ticareti böyle büyük bir nüfusu geçindirmeye yardımcı olmuş olabilir. Ama unutmayın – yaklaşık 200.000 yıl öncesinden bahsediyoruz!
Ayrık kalıntılar, çoğunlukla taş halkalardan oluşur. Çoğu kumda gömülüdür ve sadece uydu veya uçaklarla gözlemlenebilir. Bazıları değişen iklim kumları havaya uçurarak, duvarları ve temelleri açığa çıkardığında ortaya çıktı.
“Kendimi oldukça açık fikirli bir adam olarak görürüm ama itiraf etmeliyim ki yeryüzünde insanlar tarafından inşa edilmiş en eski yapılarla uğraştığımızı fark etmem neredeyse bir yılımı aldı.Bunun ana sebebi, önemli hiçbir şeyin Güney Afrika’dan gelmediğinin, güçlü uygarlıkların hepsinin Sümer’de Mısır’da ya da başka bir yerde ortaya çıktığının bize öğretilmiş olması.Bize hep şu öğretildi: Milattan sonra yaklaşık 12. yüzyılda kuzeyden gelen BANTU kabilesinin yerleşik hayata geçişine kadar bu alan avcı-toplayıcılarla ve buşmen(Botsvana ve Namibya’ya komşu Kalahari çölünde yaşayan Güney Afrika halkı) diye adlandırılan insanlarla doluydu ve bu insanlar ne teknolojiye ne de uygarlığa pek katkı sağlamadı.” diye ekliyor Tellinger.
Zengin ve Farklı Bir Tarih
Kaşifler ilk olarak bu kalıntılarla karşılaştıklarında, onların güneyde ilerleyip ve araziye 13. yüzyıldan bu yana yerleşen Bantu halkı gibi göçebe kabileler tarafından yapılan büyükbaş hayvanlar meraları olduklarını varsaydılar.Daha önceböyle yoğun nüfuslu bir topluluk inşa edebilecek herhangi bir eski uygarlığa dair herhangi bir tarihsel bir kayıt yoktu. Bölgeyi araştırmak için çok az çaba sarf edilmişti çünkü kalıntıların kapsamı tam olarak bilinmiyordu.
Son 20 yılda, CyrilHromnik, Richard Wade, JohanHeine gibi insanlar bu taş yapıların göründükleri gibi olmadığını keşfettiler.Aslında şimdi bunların binlerce yıllık eski bir medeniyetin antik tapınakları ve astronomik gözlem evlerinin kalıntıları olduğuna inanılıyor.
Bu dairesel kalıntılar devasa bir alana yayılır ve sadece havadan ya da modern uydu görüntüleri ile gerçek anlamda değerlendirilebilir. Birçoğu neredeyse tamamen aşınmış veya tarım ve iklim nedeniyle toprakla kaplanmıştır. Bazıları gerçek ve büyük boyutlarını ortaya koyacak kadar uzun süre dayanmıştır; bazı bölgelerde duvarlar 5 fit boyunda ve bir metre genişliğindedir. Tüm şehir veya metropole gelecek olursak son derece gelişmiş bir uygarlık tarafından geliştirilen iyi planlanmış bir topluluk olduğu çok açıktır.Antik altın madenlerinin sayısı, topluluğun neden burayı seçtiğinin göstergesi.  Peru’daki İnka yerleşimlerinde bulunanlara benzeyen, toprağı ve teraslı tarımı birbirine bağlayan ve yüzlerce kilometre uzanan yollar bulduk. Ancak şu soru cevabını bekliyor: 200.000 yıl önce insanlar bunu nasıl başarabildi?
Çeviren: Özlem SEİS

21 Mart 2018 Çarşamba

Sümer Dili ile Türk Dili karşılaştırmaları.

Sümer Dili ile Türk Dili karşılaştırmaları - Muazzez İlmiye Çığ





Sümerliler Bundan 6000 yıl önce Dicle ve Fırat nehirleri arası olan Mezopotamya’nın güneyine gelip yerleşmiş, orada büyük bir uygarlık kurarak en az 2000 yıl varlıklarını korumuşlardır. Onların uygarlıklarının en önemli olayı dillerine göre bir yazı icat etmeleri, okullar kurarak, kil üzerine yazarak o yazıyı geliştirip her istediklerini yazabilmeleridir. Çiviyazısı adı verilen bu yazıyı ile gerek Sümerliler zamanında var olan, gerek daha sonra tarih sahnesine çıkan Orta Doğu milletleri de kendi dilleri için kullanmışlardır. 1800 yıllarının başlarından itibaren bu yazının ve dilinin çözülmesi çalışmaları başlamış,  Nineve’de Asurbanipal kitaplığının bulunması ile yazının ve Asur dilinin 1855 yılında çözümü başarılmıştı. Okunan bazı Asurca metinlerin satır aralarında başka dilde yazılmış satırlar vardı.  İlk olarak  bu satırların İskit veya Turan dilinde yazılmış olacağını ve yazının onlar tarafından icat edildiğini, Çiviyazılarını çözmeyi başaran Rowlinson ileriye sürmüştü. 1869 da Jule Oppert  bu dile Sümerce adını verdi ve bu dilin Türk, Fin ve Macar dillerine akraba olduğunu söyledi. 1874’de Francois Leonorment da  dili Ural Altay dil grubuna koyuyor. Joseph Halévy ise bunlara tamamıyla karşı çıkarak bunun Sami Akadların özel bir amaçla uydurdukları dil, diye tutturuyor. Onun bu direnişine başkaları da katılıyor ve 50 yıl kadar bu sav sürüyor. Daha sonra güney Mezopotamya’da yapılan kazılarda çıkan bol miktardaki Sümer belgeleri üzerinde büyük bir gayretle çalışıldı sözlükleri, gramerleri yapılmaya başlandı. Bunlar üzerinde çalışanların hepsi batılı bilginlerdi. Onlar Türkçe bilmiyorlardı. Türkçe’nin etimolojik bir sözlüğü de yoktu. Yine de Fritz Hommel,[1] Diyakonov, İzakar Andereyas[2], İrene İskenderi[3] gibi bilim insanları Sümer dilini Fin, Kafkas, Uygur dillerine benzeterek bir hayli eş anlamlı Türk ve Sümer kelimelerini  karşılaştırmışlardır.
        
Herhangi geniş bir çalışma yapmadan Sümer dilini Türk diline benzetenler A.Falkenstein[4],  Hartmut Schmökel, ve S.N. Kramer[5] dir. Kramer hemen ekseri yazısında yeri geldikçe bunu tekrarlamıştır. Ölümümden iki ay önce çevirisini yaptığım ve Türk Tarih Kurumu tarafından yayımlanan “Tarih Sümer’de Başlar” kitabını eline aldığı 28 Eylül 1990’da  bana şöyle yazmıştı: 

“Ne de olsa bu kitap büyük bir olasılıkla Türkçe gibi bitişken bir dil konuşan ve Güney Mezopotamya’ya 6-7 bin yıl önce Orta Asya’nın herhangi bir yerinden göçmüş olan Sümer halkı hakkında. Sümerlilerin Türklerle ilgili bir halk olduğu fikri Atatürk zamanında geçerli idi. Böyle olabileceği hakikatten hiç de uzak değildir”.

Sümeroloji Hocam Benno Landsberger de : Sümer dili, hem dil bakımından, hem de, bütün Asya boyunca dağlık bölgelerde konuşulan dil olması bakımından önemlidir. Bu türden  olup bugün hala yaşayan dil Türk dilidir” diyor. Türkmen yazarları da Sümercenin daha çok Türkmen Türkçesine benzediğini ileri sürüyorlar[6].
        
Sümer dili ile Türk dilini karşılaştırmak o kadar kolay bir iş değil. Önce yazılı kaynak olarak bu gün için elimizde Orhun  kitabeleri var. Arada  4000 yıla yakın bir zaman dilimi bulunuyor.  Bu süre içinde Türkçe kuşkusuz bir çok değişikliklere uğradı.  Diğer taraftan Sümerce kendisinden çok ayrı bir gruba ait olan Akad dili yoluyla çözüldü. Akadca da ı,o,ö,ü gibi sesli harfler ç, f, ğ, g gibi sessiz harfler yok.  Sümerce işaretlerin birkaç tür


okunuşu var. Şöyle ki, somut bir kelimeyi anlatan resim yazısından çevrilmiş bir işaret, o resim ile ilgili soyut anlamları da taşıyor. Örneğin : Göğü ifade eden bir işaret hem gök, hem de tanrı anlamına geliyor. Ayrıca ayni işaretin hece okunuşu da var. Bu bakımdan okunuşlarda yanlışlar olabilir. Diğer taraftan Türkçenin en eski kelimelerini çeşitli Türk dillerindeki okunuşlarını bildiren tam etimolojik sözlük yok. Ayni şekilde DÖ. 3000 – 1850 yılları arasında yazılmış olan Sümer dilinin de bir etimolojik sözlüğü yok. Kuşkusuz bu süre içinde Sümer dili de  bir hayli değişmiş olabilir.  Karşılaştırmalar hiç de kolay değil. Sümer dili  Türk dilinde olduğu gibi kelimeler kök halinde, onlara ekler yapılarak yeni kelimeler oluşturuluyor. Sümer dilinde Türk dilinde olduğu gibi fiil bakımında çok zengin. Ses uyumu var. Erkek, dişi ayrımı yok. Türkçede olduğu gibi kısa anlatımla geniş anlam veriliyor.
        
Karşılaştırmalardaki bütün bu zorluklara rağmen son yıllarda Azerbaycan’dan Prof. Atakişi Celiloğlu Kasım, Sümer işaretlerine yeni okunuşlar da vererek çok eski Türk kelimeleriyle karşılaştırmalar yapmış ve  onları “Sümerce kesin Türkçedir” adlı bir kitapta toplamıştır[7]. S.N.Kramer’de Sümercenin tam tercüme edilemediğini, ileride değişebileceğini söylüyor.

Yüksek Mühendis Selahi Diker yaşamının kırk yılında bütün dillerle Türk dilini karşılaştırmış ve sonunda bütün dillerin kaynağının Türkçe olduğunu gösteren bir kitap yazmış[8].
İran’dan Roshan Kheyavi yazmaya başladığı bütün Ural-Altay dillerinin etimolojisini kapsayan sözlüğün ilk cildini yayımlamış. Bunda da başlangıç olmasına rağmen 101 kelime içinde 35 Sümer kelimesi Türkçe köküne bağlanıyor.[9]

Prof. Osman Nedim Tuna, 165 Sümer kelimesini, hem anlam hem de fonetik bakımından uyan Türkçe kelimelerle eşleştirmiş. O, bu tezini Amerika’da Türkolog ve Sümerologların olduğu kongrede sunmuş ve hemen hiç tartışma olmadan bu tez kabul edilmiş.[10] Ona göre Sümerliler ile Türkler arasında tarihsel bir ilişki bulunmasını, Türklerin en az 3500-4000 yıl önce Anadolu’nun doğu bölgesinde yerleşmiş olmalarına bağlıyor. Türk dili 5500 yıl önce bağımsız ve iki kollu bir dil olarak bulunuyordu. İlk ana Türkçe ise 10.000 yıl eskiye gidiyor, diyor.

Türkmen olan Begmyrad Gerey, Sümer kültürünü arkeolojik buluntular, mimarlık, efsaneler, yer adları ve dil yoluyla  Türkmen kültürü ile karşılaştırmış, anlam ve fonetik bakımından Türkçe – Sümerce 295 kelimeyi eşleştirmiştir. Böylece, 5000 yıllık Sümer ve Türkmen bağlarını bir kitap halinde göstermiştir.[11]

Bazı bilim insanları, iki dil arasındaki benzer kelimeler için her yerde insan zekasının aynı sözü bulabileceğini, bunların bir tesadüfe bağlı olduğunu söylemişlerdir. Buna karşın ünlü dilci M. Swadesha, bilgisayar kullanarak “Eğer iki ayrı dilde fonetik ve mana bakımından benzeyen kelimeler, 100’den fazla ise bunların bağımsız olarak icad edilmiş olma ihtimali birkaç milyonda birdir. Aynı şekilde çift kelimelerde 7’den fazla olursa, o iki dil arasında tarihi bir ilişki vardır.” diyor.[12]

        


Osman Nedim Tuna da; “En ideal şartlarda Sümerce ve Türkçede hem fonetik hem de anlam bakımından benzer bir çift kelimenin bulunması 25 milyonda birdir.” diyor. Buna göre; Sümerce ile fonetik ve anlamca benzer 10 kelimeyi bulmak İzmir’den Erzurum’a kadar olan mesafenin (1280 km) 1 mm.sinden daha azmış.[13] 

Diğer taraftan bazı bilim insanları da kelimelerin gelişi güzel karşılaştırmalarını doğru bulmuyor, ancak ayni konulardaki kelimelerin uyması gerektiğini söylüyor. Bunu 1975 yılında ilk uygulayan Olcas Süleyman. O, insan, tanrı ve tabiat ile ilgili fonetik ve anlamda ayni olan 60 Türkçe ve Sümerce kelimeyi bulmuş ve Rusça bir kitapta yayınlamış.  Kitap rejim değişinceye kadar  yasak kalmış. Şimdi Türkçesi de var.[14] 

Son yıllarda bu çalışmalara Yüksek Mühendis Ünal Mutlu katıldı. O bir kubbe tamirini yaparken kubbe yapmasını ilk kimler icat etti merakına düşmüş ve araştırmaları onu Sümerlilere götürmüş. Sümerliler bütün kültürleri başlattığına göre bu kültürlere ait kelimelerin de onlarda başlaması gerek düşüncesiyle Sümer diline ait sözlük arıyor. Ancak internette 2500 kelimeyi kapsayan Sümerce İngilizce bir sözlük buluyor. Aslında Sümer dilinin tam anlamıyla henüz sözlüğü yapılmadı. Philadelphia Üniversite Müzesinde başlanan sözlük 2019 yılında tamamlanacakmış. Fakat elde olan malzeme ile yapılan çalışmalar var. Ünal Mutlu bunlardan yararlanarak, Kültür ve Sanat, Bilim, Siyaset, Mühendislik, Ticaret gibi 20 konuya ait Sümerce kelimeleri buluyor. Bunların  çeşitli Türk dillerindeki karşılıklarını arıyor. Hatta daha ileri giderek batı dilleriyle, Etrüskçe ile karşılaştırıyor ve inanılması güç sonuçlar çıkarıyor[15].

Bunlardan başka D.Ö 2400 yıllarında yazılı çiviyazılı belgelerde Türk adları bulundu. Bunlar o tarihlerde Mezopotamya’ya akın eden ve orada 125 yıl kadar krallık sürdüren Gut/Kut Krallarının adları idi. Bunları 1937 yılında D.T.C.Fakültesinde Sümeroloji hocam Prof.B. Landsberger bir Türkolog ile yaptığı çalışmasında saptadı. Kut’ların Mezopotamya da kaldığı  125 yıl boyunca 12 kralları oluyor. Bunlardan dördünün adı kendi zamanlarına yazılan belgelerde, diğerleri de daha sonra yazılan kral listesinde. Bunlardan Yarla, Yarlagan adı Orhon kitabelerinde, İnkişi adı da Enkiş olarak Dede Korkut’ta bulunuyor.

Konumuzu toparlayacak olursak: Sümer belgelerinin ilk okunuşundan itibaren Sümercenin Ural-Altay dillerine benzediği söylenmiş. Daha sonra ayni anlam ve fonetikte olan Sümerce ve Türkçe kelimeler karşılaştırılmış. Bu yeterli görülmeyerek konulara göre karşılaştırma istenmiş. Son çalışmalarda bu da yapıldı ve Türk dili ile Sümerce arasında büyük bir yakınlık ortaya çıktı, hatta bazı kelimelerin zamanımıza kadar ulaştığı görüldü. Bilim insanları da Türk dilinin çok sağlam, kolay kaybolmayan bir dil olduğunu kabul ediyorlar. Bunlara göre Sümer dilinin  Türk dili veya o dilin bir dalı olduğunu, Türk dilinin de, Prof. Osman Nedim Tuna’nın öne sürdüğü gibi, on bin yıl önceye kadar gittiğini korkusuzca söyleyebiliriz. Bunlara ek olarak son yapılan arkeolojik buluntularda, yer adlarında, efsanelerde, destanlarda Orta Asya, özellikle Türkmenistan ile Sümerliler arasında pek çok benzerlikler, bağlantılar bulunmuştur. Sümerliler Mezopotamya’ya daha göç etmeden Türkmenistan’da tarım ve hayvancılığın başlamış olduğunu, Sümerlilerin en eski yazı işaretlerinden bazılarını içeren bir de yazı bulunduğunu öğreniyoruz[16]  Bunların hepsini toplayınca Sümerlilerin Orta Asya’dan göç eden Türklerin bir kolu olabileceği savı hiçte yabana atılamaz.
                                                                                                                
http://muazzezcig.blogcu.com/sumer-dili-ile-turk-dili-karsilastirmasi/2426089 ´den ALINTIDIR

[1] Fritz Hommel, Ethnologie and Geographie des alten Orients, 1925 München , S.16-22.
[2] Zakar Andereyas, “Current Antropologie”, World Journal of the Science of Man, 1971 p. 212
[3] Irene Iskenderi, Der Tarikia Hazereha, S.215.
[4] A.Falkenstein, W. Von Soden, Sumerische und Akkadisch Hymnen und Gebete, s.7

[5] S.N.Kramer, Cradle of Civilization, P. 33
[6] Ödek Odekop, Sumer Hakda Kelam Ağız, 1990 Yaşlılık  Jurnali, sayı 12 s. 30
  Begmyrat Gerey, 5000 yıllık Sumer- Türkmen Bağları.
[7] Atakişi Celiloğlu Kasım, “Sumerce” kesin olarak Türk dilidir. İstanbul, 2001
[8] Selahi Diker,Anadolu’da on bin yıl, Türk dilinin beş bin yılı, Eski Kayıp Dillerin Çözümü, Töre Yayınları, 2000.
[9] Roshan . Kheyavi, Historical – Comparative Dictionary of Ural – Altaic Languages, Vol:1, Iran.Karaj.

[10] Osman Nedim Tuna, Sumer ve Türk Dillerinin Tarihi İlgisi İle Türk Dilinin Yaşı Meselesi, Ankara, 1990
[11] Begmyrad Gerey, 5000 Yıllık Sumer – Türkmen Bağları, IQ Kültür Sanat yayınları, 2001,
[12] Ord.Prof.Dr. Reha Oğuz Türkan, Kızılderililer ve Türkler, Bir Tarihin Bir Dramın Hikayesi, E yayınları, 1999, 2003, s.122-123
[13] Osman nedim Tuna, a.g.y.,s.38
[14] Olcas Süleyman, AZ  İ  YA , Rusca aslından çeviren Natık Seferoğlu, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı. İstanbul 1992.
[15] M.Ünal Mutlu, Dünya Uygarlıklarında Türk Dili, yayınlanmak üzere.
[16] Begmyrar Gerey, 5000 yıllık Sumer Türkmen bağları s.7, 41, 78…