2 Nisan 2014 Çarşamba

ATATÜRK’ÜN PARTİSİ KEMALİZM’E GERİ DÖNMELİDİR. Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

      Dünya tarihinde ender görülen bir siyasal kurtuluş olayının kahramanı olan Atatürk’ün partisi, aynı zamanda devlet kuran bir siyasal parti olarak geçmişten gelen bir çizgiyi bugün de devam ettirmek durumundadır. Ne var ki, son dönemlerde ortaya çıkan siyasal gelişmeler ve
parti yönetimi tarafından izlenen yanlış siyasetler, bu siyasal örgütü devlet kuran parti sorumluluğundan ve görünümünden hızla uzaklaştırarak yeni ortaya çıkan emperyalist küreselleşme döneminin çok görülen liberal partilerinden birisi konumuna sürüklemiştir. Böylesine çelişkili bir durum Türk siyasal yaşamında önemli ölçülerde sarsıntılar yaratmış ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti kendisini kurmuş olan siyasal partinin uzağında kalmıştır. Her devletin arkasında bir kurucu siyasal güç bulunmaktadır. Dünya haritasında yer alan devlet yapılanmaları güçler dengesine göre oluşmakta ve bu doğrultuda bir siyasal yapılanma küresel arenada gerçekleşmektedir. Çeşitli ülkelerin dünya haritasındaki konumu ya da tarihsel konjonktür içerisinde işgal ettikleri durum, devlet yapılarının oluşumunu birinci derecede etkilemekte ve buna göre bir siyasal düzen yerküre üzerindeki toprak parçaları üzerinde gündeme gelmektedir. Türkiye Cumhuriyeti‘de jeopolitik haritanın tam ortasında yer alan bir siyasal düzen olarak böylesine bir oluşum sürecinin bugüne uzanan yansımasıdır. Yaklaşık bir asırlık geçmişe sahip bulunan Atatürk’ün partisinin geçen yüzyıldan gelen bir siyasal birikimin temsilcisi olarak bugün de Türkiye Cumhuriyetinin kurucu iradesinin temsilcisi olması kaçınılmazdır.
           Soğuk savaş sonrasında Türkiye’nin üzerine çullanan batı emperyalizmi daha yirminci yüzyılın başlarında, eski Osmanlı hinterlandını ele geçirerek, ipek yoluna ve dünya coğrafyasının merkezi bölgesine egemen olma girişimleri, karşı kutup olan Sovyetler Birliğinin çözülmesinden sonra hız kazanmış ve bu yüzden son yirmi yıl yeni süper güç olan ABD’nin dünya ülkelerine yönelik askeri saldırıları ile geçmiştir. İki bin yıllık bir maceranın uzantısı olarak son üç yüz yılda örgütlenen Siyonizm bu aşamada, ABD süper gücünü kullanarak kutsal kitabına göre ilân etmiş olduğu kutsal toprakları ele geçirme doğrultusunda, merkezi coğrafyanın bütün ülkelerine yönelik bir toplu saldırı sürecini uygulamaya geçirmeğe çaba göstermiş ve bu doğrultuda dünyanın en büyük ordusunu hem kapitalist düzenin hem de Siyonist plânların bekçisi düzeyinde kullanarak Birinci Dünya Savaşından sonra çizilmiş olan dünya haritasını değiştirtmeğe çaba göstermiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun gücünü yitirdiği on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından sonra merkezi coğrafya için, batılı emperyal ve Siyonist güçlerin hazırlamış olduğu yeni hegemonya haritalarına karşı Sevr antlaşmasını yırtan Anadolu ve Rumeli halkı direnince, Osmanlı sonrası projeler gerçekleşememiş ve bu nedenle dünyanın büyük devletleri Lozan Antlaşmasını imzalayarak yirminci yüzyılda verilmiş olan ilk antiemperyalist ulusal kurtuluş savaşının zaferi olan Türkiye Cumhuriyeti ulus devletini kabul etmişlerdir. Ulusal kurtuluş zaferini uzun süren mücadeleler sonucunda elde edebilen Türk halkı, aynı zamanda savaş yıllarında örgütlenerek geleceğe dönük bir devlet yapılanmasının kalıcı temellerini atmıştır.
         Sevr Antlaşmasını imzalayarak teslim olan Osmanlı devletinin bittiği noktada, Anadolu ve Rumeli halkı teslim olmamış ülkeyi işgal etmeğe gelen batının Hıristiyan devletlerinin ordularına karşı kutsal bir direniş mücadelesi başlatmıştır. Ülkenin her köşesinde bir araya gelen eski Osmanlı vatandaşları, yeni ortaya çıkan devletsizlik aşamasında, Misakı Milli sınırları içerisinde kalan son toprak parçalarını savunmak üzere örgütlenme girişimlerine kalkışmışlar, büyük yerleşim merkezlerinde iki yüzden fazla halk kongresi toplayarak gelecek için örgütlü bir arayışa kalkışmışlardır. Gençler devletsizlik döneminde ellerine silâhı alarak dağlara çıkarken ve düşmana karşı kutsal bir var olma mücadelesine kalkışırken, okumuş kesimler, aydınlar ve orta yaş temsilcileri de hemen bölgesel cemiyetler oluşturarak geleceğin bağımsız yapılanmasını ortak bir çatı altında oluşturmağa çalışmışlardır. Bu doğrultuda Müdafaa-i Hukuk, Kuvayı Milliye ve Reddi İlhak gibi cemiyetler kurarak düşmana karşı direniş güçlerini birleştirebilmenin arayışı içerisine girmişlerdir. Ülke tam bir buçuk yıl süre ile devletsizlik dönemini yaşamış, bu ara dönemde halkın oluşturduğu yerel kongreler ve cemiyetler ulusal kurtuluş mücadelesinin temsilcisi olarak Osmanlı Devleti’nin sona ermesinden dolayı meydana gelen kamusal alan boşluğunu doldurmağa çalışmışlardır. Ülke güvenliğinin sağlanması ve kamu hizmetlerinin yürütülmesinde, kongreler döneminin önde gelen cemiyetlerinin son derece önemli katkıları olmuştur. İmparatorluk devletinin sona ermesinden sonra ortaya çıkan siyasal boşluk Müdafaa-i Hukuk ve benzeri cemiyetler aracılığı ile doldurulurken, bugünkü bağımsız Türk ulus devletinin kurulmasına giden siyasal yol halk inisiyatifi ile açık tutulmuştur.
        Devletin bitmesine rağmen halkın teslim olmayarak direnmesi ve yerel örgütlenmelerle ulusal bağımsızlık savaşını yürütmesi üzerine, Osmanlı genelkurmayı son İttihat Terakki hükümeti ve Teşkilatı Mahsusa örgütü ile bir araya gelerek, çeşitli bölgelerde dağınık bir biçimde sürdürülen direniş ve kurtuluş mücadelelerinin bir bütünsellik içerisinde yürütülebilmesi için bir hazırlık yapmıştır. Bu doğrultuda geleceğin önderi olarak gündeme gelen Mustafa Kemal, en sevilen Osmanlı paşası ve Çanakkale zaferinin kahramanı olarak Türk Ulusal Kurtuluş savaşının önderliğine seçilmiş ve bundan sonra I9 Mayıs’ta Samsun’a çıkarak örgütlü kurtuluş mücadelesi başlatılmıştır. Atatürk belirli bir kadro ile Samsun’a çıkarken yerel kongreler ve cemiyetlerle örgütlenen halk desteğinin tamamını arkasına alarak bütünleştirmeyi hedefliyordu. Bu nedenle Anadolu’daki bütün yerel kongreler ve dernekler ile temasa geçiyor ve telgraf telleri üzerinden ülkenin ulusal bağımsızlığa giden yolunu çiziyordu. Ulusal kurtuluş hareketi kongreler ve cemiyetler oluşumundan sonra önderliğini bulunca, hızla yeni ortaya çıkan ulusal lider çevresinde örgütsel bütünlük sağlanmağa çalışılıyordu. Mustafa Kemal ve yerel insiyatifler arasında telgraf telleri üzerinden kurulan bağlantı, daha sonraki aşamada hızla ulusal kongreler aşamasını gündeme getiriyordu. Önce Erzurum Kongresi ile doğu Anadolu’nun birliği sağlanıyor ve burada alınan kararlar doğrultusunda bir ulusal heyet seçilerek başına Mustafa Kemal getiriliyordu. İkinci aşamada ise Sivas’ta toplanan kurultay ile bütün Anadolu ve Rumeli vilayetlerinin temsilcileri bir araya gelerek bir ortak yönetim çatısı altında birleşiyorlardı. Sivas bu nedenle Türkiye Cumhuriyetine giden yolun en önemli dönemecidir. Burada alınan kararlar ile geleceğin Türk ulus devletinin çatısı kuruluyor ve bu amaçla örgütlenen bütün yerel dernekler tek bir çatı altında birleştirilerek, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti oluşturuluyordu.
        Yerel kurtuluş derneklerinin bir büyük çatı altında birleştirilmeleri bağımsız Türk ulus devletine giden yolda örgütsüzlüğün aşılmasında önemli bir adımdı. Bu birleşik derneğin başkanlığını da üstlenen Heyeti Temsiliye başkanı Mustafa Kemal, daha sonraki aşamada Ankara’ya gelerek Türkiye Büyük Millet meclisi hükümetini bütün dünyaya ilân ettiği aşamada arkasındaki güç Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i hukuk Cemiyeti idi. Adı cemiyet olmasına rağmen bir ulusal kurtuluş partisi gibi siyasal amaçlı çalışan bu kitlesel kuruluş, aslında kurtuluşun önderi Mustafa Kemal ve onun başkanlığını yaptığı Heyeti Temsiliye üzerinden Türk devletinin kurucu iradesini oluşturuyordu. Devletlerin tarih sahnesine çıkışı sırasında bunu gerçekleştiren siyasal kurucu güçler açısından konu ele alındığında, Anadolu ve Rumeli halkının bağımsız yaşama ve bir ulus devlet çatısı altında yaşamını sürdürme iradesinin örgütlü bir yapıya dönüşmesi olarak Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, ana aktör olarak tarihsel dönüşüm aşamasındaki yerini alıyordu. Bu örgütün kurulduğu Sivas kongresinde alınan kararlar, hem kurucu iradenin örgütü olarak cemiyeti bağlıyor hem de cemiyetin gücü ile Ankara’da kuruluşu ilan edilen yeni Türk devletinin temel ilkeleri oluşan siyasal modelini gündeme getiriyordu. Türkiye Cumhuriyeti devletinin temel normunu oluşturan bu siyasal devlet modeli,  böylece Anadolu ve Rumeli Müdafai Hukuk cemiyetinin temsil ettiği halk iradesinin bir ürünü olarak siyasal aşamadan hukuki sürece geçiyordu. Doksan yıl sonra Türk devletinin aynı siyasal modeli koruyarak yoluna devam etmesinin ana nedeni, kurucu iktidarı oluşturan bu cemiyetin Türk halkının eğilimlerinden gelen ulusal, üniter, merkezi, demokratik, sosyal ve laik bir cumhuriyetin kuruluşunu anayasal bir çatı altında aynı zamanda hukuk devleti olarak ortaya koymasıdır. Türk devletinin ve cumhuriyet rejiminin kurucusu olan bu iradenin hukuki kişiliğini temsil eden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti bütünüyle bir Atatürk önderliğinin eseridir.
       Türk devletinin ana omurgası olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldıktan sonra, anayasal bir devlet yapılanmasına geçerken, devleti kuran cemiyetin çağdaş demokrasilerdeki uygulamalara paralel bir düzeyde siyasal partiye dönüşmesi sağlanmış ve önce Halk Fırkası adını almış daha sonra da Cumhuriyetin ilanı üzerine Cumhuriyet Halk Fırkası olarak yoluna devam etmiştir. Cumhuriyetin ilk yılları geçtikten sonra bir dil devrimine gidilirken partinin adı Cumhuriyet Halk Partisine dönüştürülerek, çağdaş, ulusal ve devrimci bir siyasal yapılanmanın öncüsü konumuna getirilmek istenmiştir. Daha sonraki yıllarda kısaca CHP adı ile anılan Atatürk’ün partisi Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucu siyasal iradesini temsil eden bir parti olarak, Türk devriminin tamamlanma sürecinde önde gelen bir misyonu başarıyla yerine getirmiştir. Türkiye’nin Cumhuriyet tarihi Atatürk’ün partisinin Türk devriminin özü, ilkeleri ve Atatürk’ten gelen devlet modelinin kurucusu olarak sürdürdüğü siyasal ve sosyal mücadeleler ile dolu bulunmaktadır. Cumhuriyetin ilk yılları ile beraber ikinci dünya savaşının sonuna kadar iktidarda kalan Atatürk’ün partisi, Kemalizm olarak adlandırılan Cumhuriyet ilkeleri ve Atatürk’ün devlet modelinin yerleştiricisi görevini tamamlamağa çaba göstermiş, Kemalist devrimin Amerikan ve Fransız devrimleri benzeri bir doğrultuda çağdaş bir toplum ve devlet yapılanması yaratabilmesi doğrultusunda devrimci girişimlerini tamamlamağa çalışmıştır. Devlet kuran parti, bu çağdaş cumhuriyet modeline uygun bir toplum yaratabilmek için sosyal ve siyasal adımlar atmağa devam etmiştir. Cemiyet döneminde emperyalist işgale karşı savaşan bu örgüt partiye dönüşünce, bu misyonuna uygun olarak her türlü dış müdahaleye karşı çıkmış ve Atatürk’ün önderliğinde dünyanın ortasında tam bağımsız bir devletin yoluna devam edebilmesi için ciddi bir siyasal mücadele dönemine girmiştir. Türk siyasal tarihi, merkezi coğrafyada hegemonya kurmak isteyen emperyal devletlerin saldırgan müdahaleleri ve bunlara karşı Türkiye Cumhuriyetinin direniş örnekleri ile dolu bulunmaktadır.
        Atatürk’ün partisinin tarihini Atatürk dönemi ve sonrası olarak önce ikiye ayırmak gerekmektedir. Daha sonraki aşamada ise, ikinci adamın başta bulunduğu İnönü dönemi ve sonrası olarak da genel hatlarıyla iki bölüme ayrılarak incelenebilmektedir. Atatürk’ün başta bulunduğu yirmi yıllık süreçte, ulusal kurucu önder her yönden belirleyici olurken, kurucu siyasal partide önderin insiyatifi doğrultusunda hareket ediyor ve bir anlamda cumhuriyetin ilk yıllarında yaşanan parti devlet ayniyeti nedeniyle, yeni Türk devletinin oluşumunda çekirdek örgüt olarak devreye giriyordu. Atatürk’ün belirlediği temel cumhuriyet ilkeleri zaman içerisinde anayasa ve yasalarda yer alırken, devlet diğer devletlerden farklı bir yapıda Atatürk’ün devlet modeli olarak ortaya çıkıyor, Atatürk’ün partisi de kurucu siyasal iradenin örgütü olarak, kurucu kadronun yönetiminde ve kurucu önderin izinde üzerine düşen siyasal misyonları yerine getirmeğe çalışıyordu. Devletin kuruluşu ve cumhuriyetin ilanı ülke ve dönem koşullarına uygun olarak özel bir süreçte tamamlanmağa çalışılırken, batı tipi demokrasilere uygun bir çizgide demokratik rejime geçilebilmesi için kurucu kadro yeni arayışlara yönelirken, ikinci parti deneyleri Atatürk döneminde yaşanıyordu. Devletin ilk kuruluş aşamasında ve daha sonraları ikinci dünya savaşına sürüklenme döneminde ortaya çıkan demokratikleşme girişimlerinin, cumhuriyet düşmanı gerici tepkiler nedeniyle başarısız kalması ve Atatürk’e yönelen suikastlar yüzünden, batı tipi çok partili demokrasiye geçişin İkinci Dünya Savaşı sonrasına ertelenmesi zorunluluğu doğmuştur. Savaş sonrası ABD’nin bölgeye gelmesi ve Türkiye üzerinde siyasal baskı kurması üzerine, demokrasiye geçiş çok partili seçimlerle beraber gündeme gelmiştir. Normal koşullarda Türkiye’nin daha rahat gerçekleştireceği demokrasiye geçiş aşaması, ABD emperyalizminin gereksiz müdahaleleri yüzünden problemli olarak başlamış ve sonraki aşamalarda da gene birçok sorunlarla dolu olarak yaşanmıştır. Büyük devletlerin hegemonya savaşı alanına dönen Orta Doğu bölgesinde, bir orta boy devlet olarak Türkiye cumhuriyeti ikinci dünya savaşı sonrasında bağımsızlık düzenini korumakta zorlanmış ve zamanla bu statüsünü kaybetme aşamasına sürüklenmiştir.
       Cumhuriyetin kurucusu olan Atatürk’ün partisi ikinci adam döneminde ulusal kurtuluş savaşı geleneğinden gelen antiemperyal tutumunu sürdürmeğe çalışmış ama Atatürk sonrasında onun kadrosunun siyaset ve kamu yönetimi alanından uzaklaştırılması yüzünden, Türk devletinin eskisi gibi iki kutuplu dünya dengelerinden yararlanarak bağımsız bir yapıda yola devam etmesi giderek zorlaşmıştır. Atatürk’ün batı bloku ve Sovyetler birliği arasındaki iki kutuplu yapıdan yararlanarak ortaya çıkarabildiği tam bağımsızlık dönemi, ikinci adamın ondan sonra göreve gelir gelmez Atlantik güçleri ile gizli antlaşmalar imzalaması yüzünden tehlikeye girmiştir. Önce gizli antlaşmalarla Türkiye’ye giren Atlantik güçleri daha sonraki aşamada ABD’nin açıkça bölgeye gelmesi, İsrail devletinin kurulması ve Türkiye’nin NATO’ya girişi ile beraber Atatürk’ün tam bağımsızlık statüsünün ortadan kalkmasına giden yolu açmıştır. Atatürk’ün partisinin başına geçen ikinci adam kendisini milli şef olarak ilân ettiğinde paralardan Atatürk’ün resmini indirerek kendi resmini koydurmuş, Sovyet dengesi yerine İngiliz ve Fransız destekleri gibi Atlantik inisiyatifleriyle ülkeyi götürmeğe çalışmıştır. İkinci adamın Atatürk’ün aktif tarafsızlık siyasetinden vazgeçerek Atlantik insiyatifine sığınması Savaş sonrasında ABD’nin bölgeye gelmesine uygun bir ortam yaratmış, ABD askeri gücü ile Orta Doğu’ya gelirken dolaylı yollardan gizlice Türkiye’ye yerleşmiş ve Arap dünyasının ortasında İsrail için koruyucu şemsiye Türkiye üzerinden oluşturulmuştur. Atatürk’ün sağlığında karşı çıktığı İsrail projesi Atlantik güçlerinin devreye girmesi üzerine ikinci adam döneminde gerçekleştirilerek, Türkiye Cumhuriyetinin geleceğini tehdit edecek bir siyasal gelişmenin önü açılmıştır. Siyonist lobilerin Atlantik ülkelerindeki örgütlü gücü ABD emperyalizmi üzerinden bölgeye taşınmış ve Türkiye merkez ülke olarak içeriden ele geçirilmiştir. Soğuk savaş döneminde Sovyet tehdidine karşı dünya jeopolitiğinin merkez ülkesi konumundaki Türkiye bir sınır karakolu olarak kullanılmış, İncirlik üssü uluslararası hukuka ve Türkiye cumhuriyetinin uluslararası antlaşmalar ile belirlenen bağımsız statüsüne aykırı bir çizgide bölge ülkelerine karşı kullanılmıştır. Bu yüzden Türkiye ikinci dünya savaşı sonrasında bütün komşularına karşı bir konuma sürüklenerek batının ileri karakolu konumuna düşürülmüştür. Türkiye İran ve Irak ile kapılarını kapalı tutarken, Belçika ve Hollanda gibi küçük ülkelere öncelik tanıyarak kendi ulusal çıkarlarına aykırı bir doğrultuda yönlendirilmiştir. İnönücü bir denge anlayışında sürdürülen dış politika Türkiye’yi Atatürk’ün bağımsızlıkçı yaklaşımının çok ötesine götürerek, sonraki yılların teslimiyetçi ortamını hazırlamıştır.
          Atatürk’ün partisi ikinci adamın yönetiminde giderek Atatürkçü tam bağımsızlık çizgisinden uzaklaşırken, aynı zamanda belirli bir azınlığın eline geçmeğe başlamış ve bu nedenle de bürokratik bir yönetime sürüklenmiştir. Ülkedeki bir göçmen azınlığın temsilcilerinden oluşan yönetici kadrolar parti ve devlet yönetiminde öne çıkarlarken, Türk halkına ters düşen ve azınlık kesimlerinin çıkarlarına hizmet eden politik yanlışlara, Atatürk’ün partisi ikinci adam döneminde düşmüştür. Batıcı aydın bir kadro parti ve devlet yönetiminde öne geçerken, Atatürk’ün halkçılığından geri gidilmiş ve giderek laiklik ilkesini öne çıkaran bir bürokratik yönetim anlayışı Müslüman halk kitlelerinin üzerinde baskı kuracak doğrultuda örgütlenmeğe başlamıştır. Atatürk ilkeleri içinde çok önemli yere sahip olan halkçılık ve milliyetçilik anlayışları zaman içerisinde batıcılık ve batı hayranlığı doğrultusunda terk edilirken, çağdaş uygarlığa yönelen arayış sadece laiklik ilkesi ile tanımlanmağa başlanmış, bu durumda Atatürk’ün partisini tek adam yönetimi altında baskıcı bir yönetimin uygulayıcısı durumuna düşürülmüştür. Bir anlamda karşı devrim Atatürk’ün öldüğü gün başlamış ve onun tam bağımsızlıkçı yolundan Atlantikçi eğilimler doğrultusunda uzaklaşılırken, daha sonraki dönemlerde Türkiye’yi tam bağımlılığa ve giderek Osmanlı devletinin son döneminde olduğu gibi yarı sömürge durumuna düşüren bağımlı adımlar yanlış bir çizgide atılmıştır. Ulusal kurtuluş savaşının antiemperyalizm anlayışı terk edilirken, Atlantik emperyalizminin dümen suyunda bir yarı sömürge devlet olma sürecine uygun adımlar bağımlı kafa yapısına sahip bulunan politikacılar tarafından atılmıştır. Atlantik güçleri Türkiye’yi bir merkez üs ve karakola çevirirlerken ülkenin her kesiminin içine girmişler ve ulusal kurtuluş savaşını yaratan ulusal refleks ve bağımsızlık direnişini zaman içerisinde yok etmişlerdir. Bu aşamada Türk aydınının ve işadamlarının ihaneti büyük olmuş kişisel çıkarlarına öncelik veren okumuşlar ve zenginler ülkenin ulusal çıkarlarına aykırı bir çizgide davranarak, Atatürk’ün bağımsız Türkiye cumhuriyetinin zamanla batı emperyalizminin yarı sömürgesi konumundaki bir ileri karakol düzeyine düşmesine neden olmuşlardır. Atatürk’ün dünya dengelerine ve güçler arası rekabet çekişmelerine dayalı olarak geliştirdiği tam bağımsızlıkçı dış politika ikinci adam döneminin hataları yüzünden tarihte kalmıştır.
            Soğuk savaşın son döneminde ikinci adamın yaşlanması üzerine önce bir Atlantikçi gazeteci Atatürk’ün partisine genel başkan olmuş, daha sonra da gene Atlantikçi bir siyaset bilimcisi bu örgütün uzatmalı yöneticisi olarak bir numaralı koltuğu işgal etmiştir. İkinci adam döneminde ülkeye yarı yarıya girmiş olan Atlantik emperyalizmi Atlantikçi gazetecinin genel başkanlığı döneminde tam olarak girmiş ve ülkenin Atatürk çizgisinden uzaklaşmasında son derece etkili bir rol oynamıştır. Sovyet dengesi doğrultusunda imzalamak zorunda kaldıkları Lozan Antlaşmasını, sonradan tanımak istemeyen Atlantikçi güçler, önce İngiltere’nin sonra da ABD’nin hazırlamış oldukları merkezi coğrafyaya egemen olma planları doğrultusunda hareket ederek Türkiye’yi doğu blokuna ve Arap dünyasına karşı bir ileri karakol konumuna getirmişlerdir. Demokrasiye geçilmesiyle beraber, Atlantik emperyalizminin etkisi daha da artmış, Sovyet tehdidi Türkiye’nin NATO’ya alınarak kontrol edilmesine gerekçe yapılmış, İsrail’i iki binyıl sonra yeniden kurma başarısını gösteren Siyonizm, Türk toplumu ve devleti üzerinde fazlasıyla Atlantik güçleri üzerinden hegemonya kurma şansını elde etmiştir. Demokrasiye geçilmesiyle beraber Türkiye’yi sürekli olarak merkez sağ partiler yönetmiş, bunların başına geçirilen batı hegemonyasına bağımlı kafa yapısındaki önder kadrolar, Türkiye’de giderek teslimiyetçiliğin öncüsü olmuşlardır. Atatürk’ün partisi bu aşamada sürekli olarak muhalefete tutsak edilirken, Atlantikçi liderler yüzünden gerektiği gibi Cumhuriyet rejimine ve Atatürk ilkelerine sahip çıkamamış, Kemalizm’den bu aşamada uzaklaşma doğrultusunda Avrupa tipi bir sol anlayışı önce ortanın solu, sonra da demokratik sol adı altında siyasal programlar üzerinden benimsemeğe ve uygulamaya çalışmıştır. Cumhuriyetin kurucusu bir siyasal parti olarak Atatürk’ün partisi batı ülkelerindeki cumhuriyetçi bir çizgiyi, Kemalizm doğrultusunda izlemesi gerekirken, popülist bir uygulama olarak ortanın solu politikaları bu çizgiyi geri itmiş ve bir halk dalkavukluğunu gündeme getirerek Atlantikçi gazetecinin iktidarını sağlamıştır. Atatürk’ün partisinin başında iktidara gelen bu üçüncü genel başkan Avrupa, Amerika ve Rusya politikalarını etkin bir dış politika ile dengelerken, geleceğin Büyük Orta Doğu yapılanmasının öncülüğünü yapan bir doğrultuda daha sonraki aşamada Atatürk’ün partisini terk ederek, Kemalizm’i bütünüyle dışlayan bir uygulama döneminde demokratik sol adı altında ne olduğu pek anlaşılamayan ama oportünist politik girişimlere son derece elverişli olan bir yeni yaklaşımı Atatürk’ün partisine rakip olarak öne çıkardığı yeni siyasal yapılanma içinde uygulamaya çalışmıştır. Böylece Atatürk’ün partisinin temsil ettiği ulusal sol potansiyeli bölerek, bu çizginin iktidar olma şansını azaltmış daha sonraki aşamada ise yeni partinin merkez sağ partilerle koalisyonunu gündeme getirerek, Atatürk çizgisinin bütünüyle siyaset sahnesinden silinmesine giden yolu açmıştır.
        Atatürk’ün partisinin üçüncü genel başkanı bir ara dönemde partiden istifa ederek, bu partinin siyasal ömrünü tamamladığını ilân etmesi ve NATO güdümlü askeri dönem sonrasında da Büyük Orta Doğu’ya açılan belirsiz politikalara yönelmesi ile Atatürkçülük akımı büyük zarar görmüştür. Cumhuriyeti kuran partinin temel programında yer alan Atatürk ilkelerinden uzağa düşmesi ve zamanla tamamen tersi politikalara alet edilmesi, Türk devletinin bağımsızlıktan bağımlılığa sürüklenmesine ve giderek bir yarı sömürge durumuna düşmesine yol açmıştır. Atlantikçi gazetecinin verdiği büyük zararlar sonrasında Atatürk’ün partisinin bir genel durum değerlendirmesi yaparak gerçek kişiliği olan Kemalist çizgiye yönelmesi beklenirken, bu kez de gene Atlantikçi bir siyaset bilimcinin yönlendirmesinde liberal yönetim dönemi belirli siyasal merkezlerin desteği ile Atatürk’ün partisinin başına getirilmiştir. Rockafeller burslularının yönetiminden bir türlü kurtulamayan Atatürk’ün partisi bazen dünya devletinin yönlendirmesinde bazen da Avrupa Birliği ya da ABD güdümündeki küresel politikalara açık bir tutuma girmiş, cumhuriyetin kurucusu bir örgüt olarak Atatürk ilkeleri ve Kemalizm doğrultusunda antiemperyalist çizgide gerçek bir muhalefet yapacağına batıcı bir anlayış çerçevesinde hareket ederek, dünyanın merkezi ülkesi olan Türkiye Cumhuriyetinin batı hegemonyası altına girmesine dolaylı olarak yardımcı olmuştur. Ülke Atatürk’ün partindeki liberal yönetim anlayışı yüzünden muhalefetsiz kalırken, sürekli olarak seçimleri merkez sağ partiler kazanmış ve Atlantik emperyalizmi ile Siyonizm’in Türkiye’de cirit atmasına elverişli bir ortam yaratılmıştır. Emperyalizmin küresel aşamaya geldiği noktada özelleştirmelere karşı çıkmayan, emperyal ekonomik çıkarlara seyirci kalan ve muhalefet etmeyen, batının ekonomik emperyalizmine karşı ulusal bir ekonomi yaratmak üzere kurulan Atatürk’ün bankasının İstanbul’a taşınmasına ses çıkarmayan teslimiyetçi bir anlayış, temelinde antiemperyalizm ilkesi bulunan Atatürk’ün partisine hiç bir şekilde yakışmamıştır. Bu tür emperyal müdahalelere karşı çıkmayan, Atatürk’ün bankasını kapitalist ve emperyal çıkarlara teslim eden bir anlayış başka bir partinin yönetiminde olabilir ama Atatürk’ün partisinde olamaz. Türkiye bir an önce böylesine bir çarpıklıktan kurtulmak zorundadır. Atatürk ilkelerine ve Kemalizm’e ters düşen bu tür politikalar liberal yönetim tarafından yıllarca ısrarlı bir biçimde uygulanırken, partinin geleneksel Atatürkçü tabanı dışlanmış ve bir siyasal hizbin çıkarcı hegemonyasına Atatürk’ün partisi teslim edilmiştir.
         Atatürk’ün Cumhuriyeti her türlü emperyalist saldırı ile yıkılmağa çalışılırken, Atatürk’ün partisinin yeniden Atatürk ilkelerine ve Kemalizm’e geri dönmesi zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Türk toplumunun üçte birini oluşturan cumhuriyetçi ve Atatürkçü tabana ters düşen, merkez sağ partiler ile sağcılık yarışına çıkan bir liberal anlayışın Atatürkçü tabana sahip çıkmasının mümkün olmadığı yıllar sonra anlaşılmıştır. Kemalist devrimin bir karşı devrim ile ortadan kaldırılabilmesi için liberal ve dinci çevreleri destekleyen, bu doğrultuda bölücü akımları finanse eden bir emperyalist saldırıya karşı Türkiye cumhuriyetinin kurucusu olan Atatürk’ün partisinin karşı çıkması gerekmektedir. Bunun içinde yeniden köklerine dönmesi ve kendisini var eden Kemalizm’i kararlı bir biçimde savunması gerekmektedir. Aile fotoğrafı gibi duvara asılan altı ok ile yeterince Atatürkçü bir mücadele yapılamamaktadır. Emperyalizme karşı antiemperyal bir çizgide ortaya çıkan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk derneğinin uzantısı olarak bugüne kadar varlığını sürdüren Atatürk’ün partisinin tarihsel çıkış noktasına geri dönmesinde, Atatürk cumhuriyetinin varlığını sürdürebilmesi açısından zorunluluk vardır. Atatürk’ün altı temel ilkesinin yeniden tutarlı bir bütün olarak savunulmasını sağlayacak ve bu doğrultuda yeni koşullara uyum sağlayacak bir Kemalist program ile devletin ve cumhuriyetin kurucusu olan bu parti Türk ulusunun ve devletinin gelecek güvencesi olarak alternatif programı ile ortaya çıkmalıdır. İç ve dış merkezler tarafından desteklenen liberal yönetimden partinin acilen kurtulması sağlanmalı, oy toplamağa dönük çelişkili politikalara Atatürk’ün partisinin alet olması önlenmelidir. Yıllarca bir grup gayrimüslim azınlığın çıkarları doğrultusunda tepeden inmeci laikliğe teslim olarak halk kitlelerinden uzak düşen liberal yönetimin, yeni dönemde fırsatçı bir yaklaşım ile geri dönerek kara çarşafa rozet takan çelişkilerine artık daha fazla izin verilmemelidir. Halk kitlelerini ezen ve baskı altına alan bir laiklik anlayışı yerine, onlarla Atatürk’ün halkçılık anlayışı doğrultusunda bütünleşen yeni yaklaşımlara ihtiyaç varken, belirli sermaye kesimlerine yakın durma uğruna Atatürk’ün halkçılık ve milliyetçilik ilkelerinden bilinçli olarak uzak duran liberal yönetim seçimler yaklaşırken, kara çarşafa rozet takarak Türk halkının desteğini yeterince alamaz ve giderek daha fazla komik durumlara düşer. Türk ulusu, doksan yıllık Atatürk devleti modeline gene eskisi gibi sahip çıkacak ve egemen güçlerin çıkarlarına alet olan liberal anlayışlara karşı, tıpkı ulusal kurtuluş savaş yıllarında olduğu gibi antiemperyal bir çizgide tepki gösterecektir. Türkiye’nin yarı sömürge olmasına seyirci kalan ve bu doğrultuda kapitalist politikalara muhalefet etmeyen liberal anlayışın bir an önce Atatürk’ün partisinden gitmesi ve yerine gerçek Kemalist çizgide bir ulusal ve halkçı yönetimin gelmesi gerekmektedir.
           Yeni bir döneme doğru Türkiye yol alırken eskimiş ve yıpranmış liberal yönetimden Atatürk’ün partisinin uzaklaşması ve cumhuriyetin kurucusu olan partinin yeniden Atatürk ilkeleri doğrultusunda Kemalist çizgiye dönerek ulusal ve üniter devlet yapısı ile çağdaş ve laik cumhuriyet düzenine halkçı bir açılım ile sahip çıkması gerekmektedir. Yeni Bizans hazırlıkları içinde olan dışa bağımlı sermaye çevreleriyle koalisyon pazarlıkları yapılacağına, egemen çevrelere karşı yeni bir halkçı iktidarı gündeme getirecek, laik, ulusal ve üniter devlet yapısına sahip çıkacak, Atatürk ilkeleri doğrultusunda gerçek Kemalist bir program, kadro ve önderlikle Türk halkının önüne çıkılmalıdır. Ancak o zaman Türkiye’yi bir iç savaşa sürüklemekte olan etnik ve mezhepsel kavgalar önlenebilir ve yeniden Atatürk halkçılığı çerçevesinde Türk halkı kucaklanarak halkçı bir iktidar gündeme getirilebilir. Devleti ve Cumhuriyeti kurmuş olan Atatürk’ün partisini önümüzdeki dönemde böylesine bir ulusal görev bellemektedir. Genel seçimler öncesinde  yeni bir kurultaya giderken, belirli bir liberal hizbin çıkarcı tekelinden kurtulmak durumunda olan Atatürk’ün partisi, toplumun üçte birini oluşturan cumhuriyetçi ve Atatürkçü taban ile  bütünleşerek, Türkiye’nin gerçek ihtiyacı olan ulusal ve halkçı bir iktidarın  öncüsü ve  kurucusu olmalıdır. Devleti kuran Atatürk’ün partisi, bu dönüşüm aşamasında hem devleti hem de cumhuriyet rejiminin aynı zamanda kurtarıcısı olarak iktidara gelmelidir. Çıkar çevrelerine yakın duran liberal politikalar yerine bütünüyle halk kitlelerini kucaklayan ulusal ve halkçı politikalar yolu ile iktidara gelecek olan Atatürk’ün partisi, yeni dönemde Türkiye’yi var eden Kemalizm’i bölgesel açılımın temeli yaparak ve bir Kemalist Avrasyacılık dönemini başlatarak, dünyanın merkezi coğrafyasındaki otorite boşluğunun ortadan kaldırılmasını sağlayacak ve bu nedenle gündeme gelen terör ve savaş girişimlerinin önlenmesini gerçekleştirerek, merkezi coğrafyanın model ülkesi olarak komşularına ve bölge ülkelerine önderlik yapma şansını elde edecektir. Her şey Atatürk’ün partisinin yeniden eski köklerine yani Kemalizm’e geri dönüşü ile başlayacaktır. Türk halkı ve ülkenin Atatürkçü potansiyeli, böylesine bir dönüşümü önlemekte olan liberal güçlere karşı gereken önlemleri alarak yeniden bir ulusal kurtuluş mücadelesini gündeme getirmek durumundadır. Atatürk’ün partisi yeniden Kemalizm’e geri dönünce Türkiye’nin siyasal dengeleri Türk ulusunun ulusal çıkarları doğrultusunda değişecek ve daha olumlu bir noktaya gelecektir.  Atatürk’ün partisinin tüm üyelerine ve partiden liberal hizip tarafından dışlanmış olan bütün Atatürkçülere içinde bulunduğumuz durum, yani Atatürk’ün deyimi ile manzara-i umumiye,  saygı ile arz edilir.


Hiç yorum yok: